EV ARKADAŞI ARANIYOR!
—3+1
—Merkezi sistem ısıtmalı (Doğalgaz)
—Kira Bedeli: 350 Lira
—Eko’ya 5dk, tramvaya 10dk, Gökkuşağına 15dk. (Tahmini varış süreleri)
Tel: 0581 242 34 81
E-Posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Not: Evde sigara içilmesi, alkol tüketilmesi kesinlikle yasaktır. Temizlik hususuna dikkat edecek, düzenli, tertipli arkadaşlara duyurulur!
Böyle bir ilan görüp de aramamak olmaz. Sigara içmeyen, alkol tüketmeyen, hiçbir kuruma bağlı olmayıp da kendi özgürlük sınırları içerisinde, kendi kurallarına uyan kaç öğrenci vardır? Evdekilerle husumetim kötü yerlere varacağından önlem almalıyım. Sığınacak bir yer bulduktan sonra hepsine rest çekerim; nasılsa haklıyım. Ben de istemezdim böyle olmasını ama bazen yapacak bir şey gelmiyor elden...
Telefonumu çıkartıyor, numarayı çeviriyorum: Yetersiz bakiye! Maaş gününe daha var bugün ayın yirmisi, yedisi gelecekte… Büfedeki telefondan arasam? Hayır. Parası olmayan adam imajı uyandırabilir; kendi telefonumdan aramalı, ileride arkadaş olduğumuzda da bu numarayı adıma kaydettirmeliyim. Devletten hayır yok, baba-hesabına bakmaya gidiyorum. Koskoca bankanın bir tane atemesi var, bir makinenin ardı sıra bir sürü insan… Karttan direkt çektiremez miyim? Çektiririm ama ya para yoksa hesapta. Adam derse paranız yetmiyor diye, ne derim elin adamına… Elin adamı… Bunlar hep babaannemin lafları: Elin çocukları girişkendir bizimkiler pısırık, elin adamı dışarıda hakkını arar bizimkiler anca evde çemkirir… Bu huylar da ondan yadigâr: Başkası ne der, başkasına göre şekil alma uğraşısı… Beklemektense rezil olmak daha iyi –eğer rezillikse.
Gidiyorum; bakiye büfede dolacak gibi değil, markete geçiyorum. Bir sürü kız. Rezil olmak… Hayır. Ya da? Çıkıyorum marketteki sıradan. Büfeye tekrar dönüp kontörlü telefondan arıyorum:
“Merhaba,”
“Merhaba,”
“Ben ilan için aramıştım, ev arkadaşı olabilmek için…”
“Hee evet, kurallara uyacaksınız yani?”
“Evet.”
“Peki, yarın müsaitseniz öğlen gibi ararım, bu numara sizin mi?”
“Evet, yani şey… Hayır! Ben ararım sizi öğleden evvel, yarın görüşürüz o zaman…”
“Görüşürüz…”
Mal oğlu mal! Yarın arayacakmış, lan sen söyle saati, yeri, ben gelirim. Yarın niye arıyorsun bir daha! Kurallara uymayacaksam ne diye arayayım! Ulan sigara içmiyorsun, alkol tüketmiyorsun ama beyin hâlâ yok! Sağlık uzmanları gelsin de bir incelesin seni! Mal oğlu mal!
Sövgüler eşliğinde telefonun parasını ödüyorum. Çay ocağına doğru yollanıp günlük çay ihtiyacımı karşılamak üzere hareket ediyorum; gündüz nezlinde, fırsat yaratabildiğim her boşlukta, vücudumda doğan bu zarureti giderebilmek için elimden geleni yapıyorum. Lakin akşam yemeğinden sonra epey zor oluyor. Koskoca mahallede kahvehane yok. Kafelerde bir bardaktan bir lira alarak köşe olma hevesinde. Zaten yanında kız olmadı mı gidilmez kafeye. Hep senin yüzünden Özer bunlar! Yaktın gül gibi çaydanlığı, yenisini de almadın! Benden para bekleme deyince de kızıyorsun… Gidiyorum işte evinizden, kışın ortasında iki kişi dımdızlak kalın da görün… Tek sebep bu değil tabii. Çetin’in yaptıkları da cabası, daha doğrusu yapmadıkları… İnsan bir gün olsun yemek yapar. Söyledin de yapmadık mı? Kaç yaşında adamsın, ben mi sana söyleyeyim! Çizelge yaptık oraya, bulaşık sırası, çöp dökme sırası… Ama nerede kurallara uyacak adam! Çöpler yine balkona taşar, keriziniz de elleriyle toplar nasılsa... Lan bir çıkayım belediyeye çöp-ev diye ihbar etmezsem sizi!
Uyku bastırıyor. Akşamüzeri uyumak sakıncalı diyenlere inat akşamüzeri uyuyorum ben. Hafızam silinirmiş! Keşke! Şu derslerde öğrendiklerimin hepsini unutur da vatana millete daha hayırlı bir insan olurum belki… Eve doğru yürüyorum. Üst geçit için eylem yapıyorlar. Ben de katılsam mı aralarına diye düşünüyorum. Neci ki bunlar; siyasidir kesin, fişleniriz sonra… Bu çağda eylem mi olur kardeşim; yürüyün, oturun, aç kalın, imza toplayın hepsi boş… Seslerini duyuracaklarmış! Koskoca başkanların ses duymaya ihtiyacı mı var, anlamıyorlar mı, bilmiyorlar mı yapılması gerekenleri… Beceremiyorlarsa seçmeyin. Ülkenin yarısı boş versin seçimde, adam yok bu memlekette desin; tepki böyle olur böyle… Hem üst geçit yapsalar altından geçersiniz; siz yok musunuz siz! Olmadı mı arar, oldu mu kullanmaz ama olması gerekip de olmadı mı bağırır durursunuz olmamışa… Siz yok musunuz siz! Önce refüje oradan ortadaki büyük kaldırıma tekrar refüje ve karşıya… Benzinlikten geçiyorum. Apartmanların arasından kıvrıla kıvrıla gidiyor, eve varıyorum.
Kapıyı açıyor, ayakkabılarla giriyorum içeriye ilk defa. Yasakçısı olduğum bu hareketin ilk fiili uygulayıcısı olmadığımı bilerek yapıyorum. Birinin rast gelmesini, beni böyle çamurlu ayakkabılarla içeride görmesini istediğimden ağır ağır çözüyorum bağcıkları. Kimse denk gelmiyor ne yazık ki… Odama geçip yatağıma uzanıyorum. Aklımda bir mesele varken uyumam imkânsız. Bilgisayarı açıp vakit geçirecek bir şeyler okuyorum. Olmuyor. Vakit geçiyor; fakat istediğim gibi değil… Kimi terk ederseniz edin, ayrılık kötü bir hadise. Hele, ‘kim’ dediğiniz arkadaşlarınızsa, birini taa liseden beridir tanıyor, kardeşim diye hitap ediyorsanız; diğerini de kısa süredir tanımanıza rağmen, size ruh ikiziniz kadar yakınsa ve yoktan sebepler yüzünden ayrılığı kafanıza koymuşta radikal-değişim-bahaneli bir neden bulmuşsanız, ayrılık kötü değil de nedir?
Bilgisayarı kapatıp kâğıt kalem alıyorum elime. Evde hissem olan eşyaların bedelini hesap edip bu ayki kira, yakıt ve bilumum faturalara para vermeyeceğimi ya da çok az bir miktar ödeyerek işin içinden, evin içinden sıyrılacağımı düşünüyorum. Odamdaki eşyalar dışında halı, küçük fırın, birkaç tabak, iki de tencere var bana ait olan. Bir de çaydanlık vardı… Yanan… Hiçbirini almaya bilirim; ya da zıtlaşmanın şiddetine göre deterjandan, küp şekerden, tuvalet kâğıtlarından bile hakkım olanı alır kök söktüre söktüre giderim. Lanet olsun bana bunları düşündüren, bu adi sisteme! Her şeyi bir kenara fırlatıp gitmek istiyorum. Pencereden kar geliyor, aman annem gurbet bana zor geliyor… Daha sana söylemedim annem. Canın sıkılmasın. Geldiğimde, karşılıklı oturup konuşuruz. Sen de bana hak vereceksin. Evet, hiç tanımadığım biriyle aynı evde kalmayı göze alıyorum. Bu sorumluluk benim. Koskoca adamım ben, güven bana. Sevdiğimi eller almış, aman annem o da bana ar geliyor… Evet, anne bu da oldu ama içimde kaldı hepsi. Yuttum. Erittim. Dışarı savurdum. Sana söylemeyi hiç mi hiç düşünmüyorum. Seninle bu konuları konuşmaktan utanırım bilirsin. Ve bilirsin ki… Off bu türkü de nereden çıktı şimdi! Mevzumuz başka! Kalorifer peteğine vuruyorum. Alt kattaki kızlarla anlaşma yöntemimiz böyle. Onlarda rahatsız olduğunda aynını yapıyor; rahatsızım. Ses kısılıyor. Uyku bastırıyor. Yarın nasıl bir gün olacak acaba?
* * *
Bugün dünden tasarlanıp kurgulanacak kadar basit bir metin mi? Günün ilk cümlesi de uykuyla uyanıklık arasında teşrif etti. Saat on bir olmuş! Öğleden önce arayacaktım adamı! Öğleyi öğlen ezanına göre düşünürsek? Hmm bir mi, on iki mi, on iki buçuk mu? Cuma namazı on iki kırk mıydı? Evet, yarım saat içinde ararsam iyi olacak. Yatak-içi faslını fazla uzatmadan kalkıyorum. Üzerimi giyinip, kapıları çarpa çarpa çıkıyorum dışarıya. Arkamdan bir ses bekliyorum, bir mırın kırın, bir küfür. Yok. Hızla merdivenleri iniyorum. Apartmanların arasından, benzinlikten, üç refüjlü yoldan sıyrılıp doğrusun doğruya büfeye gidiyorum. Saat on bir buçuk. Vakit uygundur. Arıyorum:
“Efendim?”
“Ee şey ben dün aramıştım ev arkadaşı olabilmek için…”
“Evet?”
“Bugün görüşecektik ya?”
“Tüh yaa ben onu unutmuşum, iyi ki aradınız. Saat kaç gibi uygunsunuz?”
“Ben her saat uygunum, siz söyleyin…”
“Peki saat ikide Kırkam-bar’da buluşalım.”
“Kırkambar derken?”
“K’lar q ile yazılıyor (Qırqam-bar) gerisi duyduğunuz gibi…”
“Tamam, bulabilirim inşallah…”
“Görüşürüz.”
Senin taaaaa… Şerefsiz puşt ibne… Soyunu sopunu düdüklediğimin dingili… İçki içmek yasak yazıyor, bara çağırıyor. Öğleden evvel ararım diyorum, daha görüşeceğimizi hatırlamıyor gavat. İşsiz başımıza iş aldık! Yum gözlerini görme eksik olanları, milletin bekçisi sen misin. Yat odanda kalk odanda. Al işte beterin beteri… Vazgeçmek de olmaz artık. Bir karar verdim uygulayacağım. Çocuk muyum ben. Hem soğudum; öyle soğudum ki konuşmaları bile yapmacık geliyor. Mutfaktan seslerini duyduğumda seslerin o yüzlere ait olmadığını düşünüyorum her seferinde. Nasıl böyle oldu, neden? Kendinde kabahat aramayan devlerden de değilim. Düşünüyorum. Yok. Gerçekten yok. Varsa sıkıntınız gelin, söyleyin dedim. Gelmediler. Yapacak bir şey gelmiyor elimden artık…
Saat ikiye kadar oyalanacak bir şeyler düşünüyorum. Karnım bu sırada gürültüsüyle yardımcı oluveriyor. Büfenin arkasındaki alışveriş merkezine gidiyorum. Hemen girişteki dönerciden ayransız bir ekmek arası yiyorum. Doymadım dersem daha yerim, daha yersem ayın sonu gelmez. Doydum şükür deyip kalkıyorum. Kütüphaneye yol alıyorum. A salonu, B salonu? Yok. Süreli yayınlar: Edebiyat dergilerine göz atıyorum. Birkaç üstadın öyküsüne bakıyorum; yine bir şey anlamıyorum. Bu ritimsiz, bu benzi soluk betimlemeler beni öldürecek bir gün. Çözüm aradım. Kütüphanenin kasvetli havasından diye şüphe edip, paraya kıyıp, yedi lira verip satın aldım. Evde okudum sıcacık çayımla, yine olmadı. Demek ki sevgili virtüözüm yanlış enstrümanla haşır neşir olan sizsiniz. Selam ederim. Nokta.
Süreli yayınlar bölümünden kalkıyorum. Girişteki bilgisayarlara birkaç yazar adı girip birkaç kitap bakınıyorum. Bilge Karasu’ dan Troya’da Ölüm Vardı var mı? Yok. Garip. Fernando Pessoa mı o da kim? Ondan hiç yok. Burası Üniversite Kütüphanesi kardeş, Milli ve milli benzeri değil… Hadi naşş. Eyvallah.
Öyle böyle derken saat bir oluyor. Şimdi mesele kırkam-bar denen yeri bulmak. Alışveriş merkezine giriyorum tekrar. Köşede konser için bilet satan keçi sakallı küpeli arkadaşa soruyorum. Bir bana bakıyor bir de kırkambarı düşünerek ikimizi ortak paydaya nasıl denk getirebileceği fikrin göz bebeklerine. Bir bana bakıyor bir de… Denkleştiriyor nihayet ve aşağıyı işaret ediyor, yalnız, diyor, damsız girilmez… Ulan filmlerde olur da inanmazsın ama gerçek işte, hakikaten birine bakıp çıkacağım ben, yok yok biriyle sohbet daha doğrusu görüşme yapacağım. Oğlum ben erkek adamım dam olacaksan sen ol! Sen de olma, senin gibi (a)damın! Ulan ne dürzüymüşsün sen! Kahvehane yok mu, hadi geç kafe mafe söyle! Ne işimiz var barda! Hem gündüz nasıl açık oluyor buralar? Bu işin içinde iş mi var. Tongaya mı geliyoruz. Kısmet, bakalım. İyi ki erken geldim. Kapıda bekler tutar koluna dışarı sürerim. Nah sürerim. Adamı tanımıyorum! O aramadıkça onu bilemem, bulamam. Offff… Bekliyorum. Saat tam iki olduğunda telefonum çalıyor:
“Merhaba”
“Merhaba”
“Ben geldim, içeride sizi bekliyorum.”
“Ben de geldim, sizi dışarıda bekliyorum.”
“İçeriye gelsenize.”
“Siz dışarıya gelseniz...”
“Lütfen…”
“Peki…”
Ulan şimdi ağzımı bir bozarsam içeride de toparlayamam. Dişlerimi sıka sıka, dudaklarımı ısıra ısıra içeriye giriyorum. Hani damsız girilmezdi! Girdim, işte girdim! Film sahneleri birer birer çürüyor. Kahraman benim geri kalan figüratif kadro ise egonuzun parçacıkları sayın yönetmen!
“Selamunaleyküm”
“Merhaba”
“Ben …………….”
“Ben de …………….”
“Hasiktiiir (…)”
“Efendim?”
“Yok size demedim.”
“Bana söylemiş olsanız bile anlamadım…”
“İyi iyi…”
“Bişey mi dediniz?”
“Yok yani şey ne tesadüf demek istedim…”
“Aslında değil…”
“Nasıl yani?”
“Oturun şöyle…”
“Dışarı çıksak, burası beni boğuyor da…”
“Biliyorum boğduğunu ama burası iyi.”
“Peki o zaman hemen konuya girelim…”
“Konu?”
“Ev mevzusu?”
“Hmm evet o konu… Şu an iki kişiyiz, bir kişi daha bulduğumuzda evi tutabiliriz…”
“Nasıl yani ev yok mu?”
“Elbette yok!”
“O zaman neden ilan astınız?”
“Ev tutabilmek için arkadaşa ihtiyacım vardı…”
“Ama ev olmadan ilan verilmez ki…”
“Öyle bir kural mı var? Hazıra konmak kolay, ben arkadaşlarımı ta en baştan seçerim…”
“Mantıklı ama ben o kadar yükün altına giremem bir kez daha…”
“Biliyorum…”
“Biliyorsun da neden soruyorsun!”
“Şşş bağırma lütfen… Yüzüme bak, dikkatle bak… Hâlâ tanımadın mı?”
Karanlıkta hiç önemsemediğim bu yüze bakıyorum: Boyun, çene, yanaklar, sakal, bıyık, gözler, kaşlar, saç, kulaklar, burun… Burundaki ben? Ben yok diyorum sende. Ben yok! Ben olsa sen olurdum diyor. Ben değilsen kimsin diyorum? Susuyor. Yüzünü karanlığa saklayarak kayboluyor. Öteki’ne gidiyor aklım fakat bir şey eksik kalıyor? Ben. Susuyorum o gün bugündür ya da iki kişilik konuşuyorum üçüncüyü arayarak...




