ben
Yalnız kalmak için çöllere gidiyorum. Orada bile insanlar var. İnsanlar durmuş beni seyrediyorlar. Mırıl mırıl konuşuyorlar. Ne söylediklerini duyuyorum. Hepsine hak veriyorum. Ben de bir şeyler söylemek, belki ben de haklı olmak istiyorum. Ağzımı bile açamıyorum. Ne yapmam gerekiyor bilmiyorum. Konuşmak, yapmak, etmek, kazanmak istiyorum. Nasıl olacak bilmiyorum. Sapsarı, uçsuz bucaksız çöller beklerken, her şeyin siyah beyaz ve sınırlı olmasına şaşıyorum. Belki de cevap sessizlikte saklıdır, diyorum. Kendi kendime gülümsüyorum. Uzun sürmüyor. (Yüzsüz adamı görünce nasıl bir kâbusun içinde olduğumu anlıyorum.) Meğer ben kitapta yokmuşum.


sen
Mağrur duruşunu hiç bozmadın. Aklından geçenleri okumak kolay oldu. Bir sonraki hareketini merak ettiğimizi düşünüyordun. Sana göre tüm dünya seni izliyor, nefesini tutmuş bekliyordu. Tüm oyun, senin içindi. Biz, yukarıda bir yerlerde muhtemel bir varlığın kuklaları (fazla düşünmeyi sevmiyordun), sana hazırladığımız oyunun bile farkında değildik. Yazılmış olanı oynayacağını düşünüyordun. İçin rahattı. Biraz daha merak etmemizi, beklememizi istiyordun. Hâlbuki hiç de merak etmiyorduk. Sana bir sır vereyim: Kitaba yazılmamıştın.


o
O, kitaba yazılmadı. Kitabın varlığı, zerre kadar da umurunda değildi. Hayatın anlamını yakalamış gibi, dünyayı fazla ciddiye almadan zevklerinin peşinde sürükleniyordu. Alaca kanatlı bir kuş olup, dağların tepesinden süzülüyordu. Bir gün olsun düşünmedi. Çocuk kalmakla yetindi. Öldüğünde yalnızdı.


biz
Beraber olduğumuzda kendimizi çok iyi hissediyorduk. Kimse olmadığında yaptıklarımız izlensin istiyorduk. Özgür olmak için sorumlu olmak istemiyorduk. Şafakla doğuyor, gün biterken kayboluyorduk. Biri bizi suçlarsa, onu ya birbirimize ya da suçlayana atıyorduk. Günah keçileri, grup terapileri, alkol, akran baskısı, futbol, partiler, plaj, mitingler, seminerler… Evet, biz de kitaba yazılmamıştık.


siz
Kitaba yazılmadığınızın farkındaydınız. Başkalarının ne düşündüğünü merak ediyordunuz. Merak etmekle kalmıyor, hikâyeler yazıyordunuz. Büyük hayaller kuruyor, onları küçük zannedip üzülüyordunuz. Varlığınızla ‘ben’in hayatının merkezine yerleşiyordunuz. Rüyalarına giriyor, hep yanında duruyordunuz. Ne sorumluluktan korkuyor, ne de sessiz kalıyordunuz. Kaçamadığınız için erken ölüyordunuz.


Onlar kitaba yazılmadığının bilincinde olmayan milyonlarca, milyarlarca insan. Dünya döndükçe var olacaklar. Deniz misali, kum misali eksildikçe azalmayacaklar. Salgıları, uzuvları, sesleri, renkleri birbirine karışacak. Arada bir esen rüzgârla dalgalanıp, fırtınalardan korkacaklar. Güneşli günlerde neşe, yağmurda hüzün bulacaklar. Beni, seni, onu, bizi, sizi anlamayacaklar.






