Keşif

e-Posta Yazdır PDF

Omzumda çantam ve elime tutuşturduğu kâğıtla sağ ayağımın altındaki küçücük, yumuşak bir tümseğin üzerinde kapalı kapının önünde ağarıyorum, ağrıyorum, sıkışıyorum çaresiz. Gücüm eksildi mi? Öyle mi göründü? Çok güçlü müydüm ya da ben? İki seçenek sunup soru sorduruyor. Bir oyun mu bu? Değil ama neden ben yine de şüpheliyim? Dinliyorum kapıyı. Koridorda arkamdaki duvara dayalı metal iskemlelerden ortada olanına oturmuş sırasını beklerken beni gözetleyen kâküllü kadın bu yaptığımı kimseye ispiyonlayamaz, biliyorum.

Odadalar; o ve kâğıtçı kadın... Şaşkın bir boşluktalar ama hiç heyecan yok gibi onda. Niye olsun ki? Söyleyecek ve bitecek. Ya kâğıtçı kadın? Heyecanlı mı? O tedirgin, ilk kez tedirgin... Onun söylediklerini yapmak isteyecek ve yapacak. Ya yapamadığında ne olacak? Yoksa artık bu kapı hep böyle kapanacak mı? Kapıyı kapatan benim. Odada kalan onlar. Çıkmam lazım, diyor kâğıtçı kadın, ona. Duyuyorum, karşı karşıyalar. Odadan çıkması lazım. Devam edebilmesi için. İşini doğru yapmalısın, diyor o da, daha uzaktan geliyor sesi. Ama dosdoğru, dümdüz. Masadan, oturduğu yerden. Yüzünü kâğıtçı kadının yüzüne dönmüş. Sırtını yine pencereye vermiş. Bir hesaplaşma değil ama bu, sır da değil. Bir uyarı sadece, belki de bir duvar. Ama çok eski, kerpiçten bir duvar... Binlerce yıllık. Yıkıldı yıkılacak. İstediği gibi konuşamıyor ki kâğıtçı kadın bu duvarın önünde, şimdi yıkılırsa onun üstüne yıkılacak. Tetikte bekliyor. Evet, işimi doğru yapamıyorum, diyor. Yapmalısın, diyor o da. Nasıl yapacak, onu söylemiyor. Devam etmiyor konuşmasına.

Kağıtçı kadın korktuğu için mi onaylıyor onu? Yoksa gerçekten işini doğru yapamıyor mu? Doğru yapmakta zorlanılacak bir iş değil ki onunki. Altı üstü o anda odada görüşme yapan kişi için hazırlanmış birkaç kâğıt parçasını koridorun girişindeki bankonun arkasında otururken örneklere bakarak doldurup zamanı geldiğinde de odaya getirip onun masasına bırakıyor. Sonra da tıpış tıpış yerine geri dönüyor. Neyi doğru yapamıyor? Örneklere mi bakamıyor, kâğıtları mı dolduramıyor? Yoksa onları zamanında mı getiremiyor odaya? Özel bir yeteneğe sahip olmasına gerek yok, sadece biraz dikkat gerekiyor. Yapılması gerekenlerden bir tekinin bile yanlışlığı baştan aşağıya herşeyin yanılması demek. Eğer söylediği doğruysa bu zamana kadar doğru yapılamayanlar ne olacak peki? Ben ne olacağım?

Ya o? Odadayken kâğıtçı kadının getirip masaya bıraktığı kâğıtlardan en üstte olanının tam ortasında gördüğüm büyük harflerle yazan “SEN” ben miyim diye ona sorduğumda neden bana “hı hı,” dedi? Benim o “SEN” olmadığımı anlamamı mı bekledi? Hiç anlamayabilirim, anlayıp hiç söylemeyebilirim. Buraya gelmeye devam edebilirim. İşleri yürüten kâğıtçı kadınsa, yapılanların doğruluğunu denetleyen o olmalı. Doğruluğu denetleyense bana doğruyu söylemeli. Demek ki işlerin doğru yapılıp yapılmadığını denetlerken aynı zamanda doğruyu söylemekle de yükümlü değil. İkisi bir olup beni kandırıyorlar mı? Ben mi kendimi kandırıyorum? Onları tek tek düşünürsem beni kandırmıyorlar. Tek başıma ben de kendimi kandırmıyorum. Ya ikisi bir araya geldiğinde... Ama kapıyı kapatan benim. Getirilen kâğıtların ve üzerinde yazılanların doğru olmadığını anlamadım mı? Ben anladıysam o da anladı. Hatta ben anlamadıysam da o anladı. Biraraya geldikleri için mi kâğıttaki “SEN” ben değilim anladım yoksa zaten anladığım için mi onları biraraya getirdim? Peki ya üçümüz biraraya gelsek...

Koridorda arkamdan beni gözetleyen kâküllü kadın paçalarına hâkim olamıyor, hissediyorum. Suçlanıyor sonra da salınıveriyor. Kaç yıl diye düşünürken özgür kalıyor. Yaşadıkları, hayatının yarısı. İkinci yarısı. Beni ne kadar gözetlese de tanıyamaz, bilmiyor, ben o hayatın ilk yarısıyım. Neden burada olduğunu öğrenmek istiyor. Sıra ona gelmeyecek bile. Ama o hep bekleyecek. Kapıyı kapatan benim, bizi koridorda bırakan da.

Sağ ayağımı hafifçe kaldırıyorum yerden, tümseğin üzerinden, ayağımın altından ağırlığımdan sersemlemiş bir sinek çıkıyor. Kanatları büzüşmüş. Bu halde uçacak, bir pencere bulacak da buradan çıkacak. Önünde durduğum odanın kapısı zaten kapalı, koridorda da pencere yok. Sinek binayı dolaşmalı, kapısı açık bir oda bulup penceresinden dışarı uçmalı ya da tekrar aşağıya inip giriş kapısının açılmasını beklemeli. Binayı dolaşacak hali kalmamış, yine de dolaşıp kapısı açık bir oda bulsa bile kapısı açık olan odanın penceresi de açık olacak mı? Aşağıya uçması en mantıklısı, orada giriş kapısının açılmasını beklemeli. Ya biri içeri girerken buradan çıkabilecek ya da birisi dışarı çıkarken o da çıkacak. Onu buraya getiren ben değilim, dışarı çıkaracak olan da ama ezen benim. Borçlu muyum ona bu yüzden? Borçlu falan olamam. Onun da iki seçeneği var tıpkı benim gibi; ya kabul edecek ya da vazgeçecek.

Bir adım kadar sola kayıyorum kapalı kapının önünde. Artık sineğin üstünde değilim, kapının da tam önünde. Kapının metal kolu ise tam karnımın karşısında, beni iki eşit parçaya bölüyor. Sol tarafım duvara daha yakın. Duvar soğuk, koridor gibi. Kapı tarafım daha sıcak, oda gibi.

Koridorda iki kişiyiz; ben ve alnı kâküllü kadın...

Odada iki kişiler; o ve kâğıtçı kadın...

Koridorda yerde, ezilmiş bir sinek...

Ve hatırlıyorum; odanın penceresinde, bahçedeki tek ağaca bağlı bir köpek...

           

Demek ki kapının kolu beni, kapıysa bizi iki eşit parçaya bölüyor. Ama iki tarafı da iyi bilen sadece benim. Üstelik şimdi kapıyı tekrar açabileceğim en rahat pozisyondayım.

Uzanıyorum, sağ elimle yokluyorum kapının kaygan kolunu. Açabilecek miyim? Tekrar aşağıya salıyorum elimi. Açabilirim ama buna gerek yok. Üçümüzün birarada bulunması akıllıca bir fikir mi ki? Hem iki tarafı da gerçekten iyi biliyor muyum? Kâğıtlar hakkında onunla ayrı konuşabilirim. Sonra başka bir gün geldiğimde de kâğıtçı kadınla. Şimdi arkamdaki kâküllü kadın işleri karıştırabilir. Kapıyı açtığımda ya “sıra bendeydi,” diyerek arkamdan odaya girmeye kalkışırsa... Odada yapacağı ilk şey, koridorda, o iskemlenin üzerinde o kadar zamandır tek başına oturup beklemekten ne kadar bunaldığını ağlayıp sızlayarak anlatmak olur. Odada o haldeyken kimse onu teselli edemez, benden başka. Bense onu teselli etmeye çalışırken kapıyı boşu boşuna açmış olurum. Kapıyı boşuna açmaktansa kapının kapalı kalması çok daha uygun olur. Bu, bir şansım daha var demektir. Peki şimdi hem onu buradan gönderip hem de kapıyı açabilme şansım olamaz mı? Bu kaygan kola tutunmaya bu kadar uygun bir andayken.

Yerdeki ezilmiş sinek, gerine gerine büzüşmüş kanatlarını yeniden düzleştirmeye çalışırken baygın, içi geçmiş vızıltısı da kulaklarıma doğru geliyor. Koridorda bir hareketlenme... Ama tam arkamda. Kanatlar düzleştikçe kâküllü kadın da kıpırdanıyor. Sinekle arasında bir bağ varmışcasına. Sineği buraya getiren o olmasın? Eğer o getirdiyse, o buradan çıktığında sinek de çıkacak. Ya da tam tersi, sinek buradan çıkarsa...

Kapının kaygan koluna sağ elimle bir hamlede yapışıp kolu çevirir çevirmez kapıyı arkasındaki duvara çarpana kadar savuruyorum. Kapı duvara çarpıp üzerime doğru hızla geri geliyor. Avucumu üzerime gelen kapıya bastırınca sağ elimin tüm parmakları birbirinden ayrılıyor. Bu kez elimle yavaşça itiyorum kapıyı ileri doğru. İçeridekilerin ne durumda olduğuna bakacak vaktim yok. Yalnızca ikisinin de ayakta olduklarını farkediyorum. Hemen pencereyi açmalıyım. İki iskemlenin yanından geçerek masanın arkasındaki cama doğru ilerliyorum. Pencerenin kolunu da bir hamlede çevirip açıyorum. Daha arkama bile bakmadan sineğin tam başımın üstünden uçup gittiğini görüyorum. Başardığımı hissediyorum. Koridordaki kadın içeri giremeden çekip gitmiş olmalı. Rahatlıyorum.

Pencerenin kolu hâlâ elimde, dışarıdaki temiz havayı içime çekiyorum. Onun masasının karşısındaki iskemlede otururken tam göremediğim arka bahçeye daha yakından bakıyorum. Çevresinde tel örgüsü ya da duvarı olmayan, banksız, insansız, tek ağaçlı bahçeye... Ağaca bağlı köpeği rahatça görüyorum, yine uysal, yine ipi bol. Ama birdenbire bütün hesabım şaşıyor. Köpeğin yanında dikilen siyah pantolon ve ceket giymiş o adam da kimin nesi? Ben odadayken orada değildi. Onu görmemiş olamam. Koridordayken işler değişmiş. Eşit falan değilmişiz! Köpeğin ipini de farkediyorum, ip değiştirilmiş. Kalın bir ip ve sımsıkı, büyük bir düğüm...

Odanın penceresinde, bahçedeki tek ağaca bağlı bir köpek ve onu ağaca daha kalın bir iple yeniden bağlamış bir adam...

Hesaplarım yanılıyor, tıpkı kâğıtlar gibi. Eşitlik bozuluyor. Ben odadan çıkarken onun “bu köpeğin daha sağlam bir iple bağlanması lazım, ipi koptu kopacak, çok çekiştiriyor” diye mırıldanışını hatırlıyorum. İşte, söylediği yapılmış! Peki söylenen doğru mu ki? Kahverengi, parlak tüyleri olan köpek iri yarı olmasına rağmen saldırgan görünmüyor, uysal. Tıpkı daha önce odadayken pencereden dışarısını izlerken gördüğüm gibi. İpini çekiştirmiyor. Sadece bir kaç adım dolaşıyor ipin izin verdiği yere kadar bile gitmiyor.

Ağacın gölgesinin altında, tekrar bağladığı köpeğin yanında dikilip duran adam başını kaldırıp ağacın dallarına bakıyor. Başı yukarıda olduğu yerde dönüp duruyor. Eğiliyor, yerden bir küçük taş alıp dallardan birine sertçe fırlatıyor. Ağaçtan bir meyve düşüyor açtığı avucuna. Acıkmış olmalı. Bu kez daha yakından, iskemleden değil, açtığım pencereden baktığım halde yine anlayamıyorum, bu ağacın ne ağacı olduğunu. Nara benzetiyorum ama bu mevsimde nar olamayacağını biliyorum. Elindeki meyveyi ağzına götürüken gözgöze geliyoruz adamla, başıyla selamlıyor beni. Bağlı değil ama köpekten çok daha saldırgan görünüyor. Elindeki meyveyi ısırıyor.

Sarsılıyorum bu eşitsizlikle karşılaşınca. Sanırım, biraz oturmalıyım. Pencereyi kapatıyorum. Arkamı döndüğümde ikisinin de bana baktıklarını görüyorum. Onu ilk kez ayakta görüyorum, otururken kol boyundan tahmin ettiğim gibi benden yaklaşık on santimetre kadar daha uzun. Kafası hafifçe öne eğik olduğu için çenesine değen kırmızı kazağının balıkçı yakası beni boğuyor. Siyah, uzun saçlarının uçlarını yakalayıp kurtuluyorum. O sakin, kendinden emin. Oysa sadece bize öyle görünüyor, bunu anlıyorum. Kalemini bir sağ bir sol eli arasında gezdirip duruyor. Endişe, hepimize uzak olmadığı gibi ona da uzak olmamalı. Kâğıtçı kadınla hemen hemen aynı boylardayız, zaten biliyordum. Başının tepesindeki gevşek topuzundan ensesine dökülmüş uzun, kumral saçları kindar çene kemiklerinin yanlarından görünüyor.  Açık kapıdan çıkıp gidebileceği anı kolluyor, telaşlanmış.

Benim geçtiğim aralık kadar açık kalan kapıya bakıyorum. Aralıktan koridordaki iskemleleri görüyorum, bomboş, tam tahmin ettiğim gibi alnı kâküllü kadın çoktan gitmiş. Masanın karşısındaki iki iskemleye doğru yaklaşıyorum, bu kez sağdakine oturuyorum. O da masasının arkasındaki koltuğuna geçiyor. Kâğıtçı kadın oturmuyor, yanımdaki boş iskemleye. Burada en az suçlu olan benim, diyorum. Üzeri kâğıt dolu masasına dirseklerini dayayıp uzun, siyah saçlarını, başını sallayarak boynunun arkasına atıyor. Buraya gelip gideli ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum ama ilk kez onun bu kadar kadınsı hareket ettiğini görüyorum. Dönüp kâğıtçı kadının yüzüne bakıyorum, o hâlâ aynı. Sanki ikimizden de öç alacak.

Hiç birimiz eşit değiliz. İki tarafı da artık gerçekten iyi biliyorum. Adil olunmadığı için eşit değiliz. Eşit olmadığımız için ben de adil olamam. Olmamalıyım. Odaya tekrar girince anladım ki burada en güçlü olan benim, suçu en az olan olduğum halde bütün suçu yüklendiğim, sırtımda taşıdığım için. Üstelik biliyorum ki, bütün suçu yok edersem daha da güçleneceğim.

Çantamın açık fermuarından elimi içine sokup karıştırıyorum. Sigara paketim geliyor elime. Aradığımı bulamıyorum. Paketi çıkarıp masaya koyuyorum. Tekrar arıyorum. Çakmağımı buluyorum. Elimi dışarı çıkarır çıkarmaz “bina içinde sigara içmemelisin,” diyor. Çakmağımı da masaya bırakıp açık kapıdan gelen soğuktan kurumuş saçlarımı kulak arkası yapıyorum. Kâğıtçı kadın ayaklarını durduğu yerden ayırmadan öne eğilerek sigara yakmamam için masanın üzerindeki çakmağıma doğru uzanıyor. Elini tutuyorum, buz gibi. Isınacaksın, diyorum.

Kalkıyorum iskemleden. Masadaki kâğıtları masaya yayıp önce alt üst ediyorum sonra kenarlarından ite ite biraraya topluyorum. İçlerinden en üstte kalanını alıyorum elime, çakmağımı çakıp ucunu tutuşturuyorum. Masanın arkasındaki koltuğundan kalkıyor, boyu yine uzuyor. Kâğıtçı kadınsa bir adım geri çekiliyor. Bırakıyorum elimdeki kâğıdı, diğerlerinin üstüne. Yavaş yavaş, çıtırdaya çıtırdaya tutuşuyorlar. Mavi, turuncu dalga dalga bir ateş oluşuyor kâğıtların kenarlarında. Güçleniyor, kenarlardan gitgide içe vuruyor dalgalar. Ateş yükseliyor, aralanıyor, tekrar birleşiyor gözlerimizin önünde. Yanmış kâğıt kokusunu ilk kez duyuyorum.

Çok sıcak, alnımdan terler akmaya başlıyor. Gözlerimi kısıyorum, kaşlarım çatılıyor. Ateş büyüyor. Neredeyse onun boyu kadar yükseliyor. Aralanan ateşten dalgalanan pencereyi görebiliyorum. Adam, üzerindeki siyah ceketini çıkarmış beyaz gömleğiyle pencereye doğru bakıyor. Köpeği göremiyorum, ateş aşağıya kadar aralanmıyor. Ama köpeğin sesini duyuyorum. Ateşe havlıyor olmalı. Ateş tekrar birleşiyor. Arkama, kâğıtçı kadına bakıyorum, olduğu yerden bir kaç adım daha uzaklaşmış. Elimi uzatıyorum, elleri ısınmış mı kontrol edeceğim. Tutmuyor elimi, zorlamıyorum, kendi haline bırakıyorum onu.

O ise ne kadar soğukkanlı, boyu kadar ateşin arkasında kımıldamıyor bile. Sönecek biliyor. Umrumda değil, ben de ateşin diğer tarafında yerimden kımıldamıyorum. Köpeğin havlaması kesiliyor. Tekrar aralanıyor ateş, bu kez büyükçe. Pencereyi, bahçedeki tek ağacı ve adamı görebiliyorum. Adamın elinde köpeğin ipi ama ipin ucunda köpek yok. Kalın bir iple tekrar sımsıkı bağladığı köpeği yine kendisi çözmüş. Köpek serbest! İşte, olması gereken de buydu. Ateş korkusu mu yoksa köpeğin havlaması mı buna sebep oldu? Kim gerçekten bilebilir ki?

İpin bir ucunu ağacın dallarından birine fırlatıyor, adam. İp dalgalanıyor, fırlattığı uç kendisine tekrar geri geliyor. Beyaz gömleğinin sıvanmış kollarıyla ipe uzanarak özenle, sıkı bir düğüm atıyor, bir halka hazırlıyor. Aceleyle bahçedeki büyük taşlardan birini yuvarlıyor, ipin altına doğru. Taşın üstüne çıkıp büyük düğümlü halkayı boynuna geçiriyor. Ateş kapanıyor bütünleşiyor göremez oluyorum. Şaşkınım. Ama yerimden kımıldayamam. Yapması gerekenleri ona söyleyen şimdi niye ona yapmaması gerekeni söylemiyor? Ya da belki de ona bunu da yapması gerektiğini söylüyor.

Ateş yavaş yavaş küçülüyor, masanın sıcaktan erimiş boyasının kokusu geliyor burnuma. Plastik kokusu... Mavi, turuncu ateş küçülüp kahverengini aldıkça dışarıyı daha rahat görmeye başlıyorum yeniden. Köpek çalılıkların arasında geziniyor, yerleri kokluyor. Bahçedeki tek ağacın ne olduğunu anlamadığım kalan meyveleri de dökülmüş, yerden kesilmiş havada sallanan kaliteli, iki siyah ayakkabının etrafına.

Artık odadan çıkma zamanı, anlıyorum. O,  büyük ateşin arkasında ürkmüş. Şimdi görüyorum. Dümdüz saçlarının uçları ateşin sıcaklığından kıvır kıvır olmuş. Saçlarını kestirmesi gerekecek. Arkamı dönüyorum, kâğıtçı kadın çok bitkin... Başı önünde ve çatlamış elleri kızarmış, aşağıya salık. Bugün çalışamaz. Yanından geçip kapının benim kadar olan aralığından koridora çıkıyorum. Tam kapının önünde sineği ezdiğim yerde kızılımsı bir iz, kan izi olmalı bu. Daha dikkatli bakıyorum. Hayır, değil. Sineğin yattığı yerde, altında ezilmiş kızıl, büyük bir çil... Üzerinden atlıyorum çilin. Aşağıya inip şu arka bahçedeki köpeği biraz seveceğim.

 

İlknur Güneylioğlu Cuma, 16 Temmuz 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Kar". Kar temalı çalışmalarınızı 30 Ocak 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
fmag bilgi için tıklayın
Reklam