Onun için mahallenin delisi diyemeyiz. Gerçi çok da aklı başında sayılmaz. Kaba saba bir abası, (palto diyemiyorum o şeye) yarı beyaz sakalları, kır saçları vardır. Her şeyi yarımdır. Pabucu yarım. Abasının kolları yarım. Sigarası yarım. Yakar içer, doyunca söndürür, saklar. Bu yüzden üstü başı hep tütün kokar. Mahalle kahvesinin önüne tahta sandalyeyi çeker, gelene gidene laf atar. Bir de işte o yarım sigaraları içer.
Ben de herhalde en az onun kadar tuhaf biriyim ki onu eve alıp, böyle bir işte bana yardımcı olmasını istedim. Vahap Amca’ya olan ilgim kendimi ona yakın hissetmemdendir belki de. Dün öğleden sonra kahvenin önünde geçerken aklıma geldi bu fikir. Başım önde yürürken bana seslendi.
“ Ne haber Fenerbahçeli ?...Ne oldu son transferler haaa? …Yine kof çıktınız… Hadi yürü!”
En kötü huylarından biri de budur. Herkesin damarına basar. Benimki Fenerbahçe, yan sokaktaki eczacı Selin hanımın fazla kiloları, fırıncının çırağı Mahir’in sivilceleri. Durmadan söyler. Şuna da ilişmeyeyim demez.
Bu kadar doğrudan biri, yarı deli, yaşlı bir adam hayallerinde ne yaşar merak ettiğim için, böyle biri öykü yazsaydı ne yazardı diye kara kara düşündüğüm için, onu eve çağırıp cevabını merak ettiğim soruları öğrenmeye karar verdim. Evden çıktım. Bizim evin sokağından köşeyi dönüp, Mekikspor klüp binasının (bizim mahallenin spor kulübü) önünden geçip, ıslık çalarak kahvenin önüne geldim. Vahap amca öğlen yemeğini yemiş, kestiriyordu. Yanına yaklaştım, dürttüm. ‘Hoop dalmışsın’ dedim. Uyandırılınca hep ürkek olur.
“Ne var be?”
“Nasılsın Vahap amca?”
“İyiyim fenerli senden ne haber?”.
“İyidir de başımda bir iş var sorma”
“Ne işi be?”
“Bizim edebiyat hocası beni sınıfta bırakacak.”
“Yapma ya… Ders çalışmıyorsun demek ki sen.”
“Yok çalışılacak şey değil bu. Hoca herkesten bir hikâye yazmasını istedi. Bu işler de senin gibi yetenekli değilim ben. Sen bir anlatınca bütün kahve dikkat kesilip, seni dinler saatlerce. Ben ne anlarım hikâyeden .”
“Ee delikanlı hayat tecrübesi bunlar. Yaşayacaksın ki anlatacaksın.”
“İşte yok bizde Vahap amca be. Sen şöyle bizim eve gelsen ben de sana güzel bir çay pasta yedirsem sonra sen anlatsan ben yazsam olmaz mı?”
“Bilmem ki…”
“Hatta bir otuz beşlik de açarım sana. Annemden gizli…”
“Olur…”
Vahap amcayla kahveden çıktık. Yine o sokağın köşesinden döndük. Annem teyzemlere gitmişti evde kimse yoktu. Eve girdik. Benim odaya geçtik. Yanımdaki koltuğa bağdaş kurarak oturdu. Abasından berbat bir koku geliyordu. Allah bilir ya, yıllardır yıkanmamıştı bu aba.
“Evet. Şimdi sen söyleyeceksin, ben yazacağım.”
“Ne söyleyeceğim peki?
“Canım işte kahvede anlatıyordun ya”
”Yav o başka bu başka.”
“Hani senin şu babası subay bir Çerkez kızı vardı. Onun öyküsünü anlatsan.”
“Ulan dinleye dinleye bıkmadınız. Neyse anlatayım hadi…
***
Fi tarihinde ben Bolu 14. Mekanize Tugay’da askerim. O zaman ben tabii böyle çakı gibi delikanlıyım. Şimdiki delikanlılar gibi miskin değilim. Sen beni asıl o zaman görecektin. Akşamları böyle elimde çakı, tahtadan asker yontardım bazen de satranç taşları. Her üç ayda bir, bir takım satranç taşı hazır olurdu. Ya yüzbaşıya ya da bölük komutanına hediye ederdim. Bana da zaman zaman iltimas geçerlerdi. Bir gün bu işte, Çerkez kızı, görmüş benim satranç takımını. O gün annesiyle yüzbaşılara misafirliğe gitmişler. Yüzbaşının hanımı Manisalıydı. Kadın hamarat tabii, bunları yedirmiş, içirmiş, ağırlamış. Benim satranç takımı da salonda, büfede öyle dururmuş. Çerkez kızının annesi sormuş o da anlatmış işte böyle bir er var Diyarbakırlı o yaparmış bunları diye. İlla tutturmuş bu “Bana bir kolye yapsın!”. Yüzbaşının hanımı “Kızım olur mu? Yanlış anlaşılır.” dediyse de iki yaşlı kadın ikna edememişler bu deliyi. ”İlla da isterim” diye tutturmuş. “Ortasında da baş harflerim yazacak. Benim hiç mi kıymetim yok sizin yanınızda?” demiş. Laf dinletememişler. Dedim ya Yüzbaşının karısı akıllı kadın “dur ya” demiş. “Ben nasıl olsa yaşını başını almış kadınım, bana istemiş gibi yaparız.”
Yüzbaşı da hanımını çok sever, bir dediğini iki etmezmiş. Akşam konuşmuş kocasıyla Süheyla Hanım. Evet evet adı Süheyla’ydı. Bugün gibi aklımda.
Ertesi gün yüzbaşı beni çağırdı odasına. Girdim odaya esas duruşta selam verdim. ‘Emredin komutanım’ dedim. Yüzbaşı elini omzuna koydu.
“Delikanlı sen tahtadan eşya yontarmışsın.”
“Komutanım vakit geçmez yatakhanede bazen kış geceleri. Köyden beri alışkanlığımdır.”
“Satranç takımları yontarmışsın, kolyeler, bilezikler yaparmışsın.”
“Komutanım satranç taşları doğrudur ama kolye ve bilezik hiç yapmadım.”
“Ben öyle duymadım ama. Hem ne var canım bunda! Satranç taşı yapan kolye de yapar.”
“…..”
“Bekâr mısın evli misin?”
“Bekârım komutanım.”
“İyi öyleyse evlenince anlarsın. Kadın milleti böyle özel el işi kolyeyi, bileziği pek sever. Benim hanımın da doğum günü yaklaşıyor. Ona şöyle güzel bir kolye yapacaksın. Ortasında da baş harfleri olacak. On beş güne kadar bitmesi lazım. Ben astsubayına söylerim sana nöbet yazmasınlar.”
“Komutanım ben pek bec…”
“Höst itiraz istemem. Emir demiri keser unuttun mu?”
“Emredersiniz komutanım.”
Kapıya doğru yöneldim, son adımda esas duruşumu gösterip odadan çıktım. Akşam yatakhaneye vardım. Başımda bir düşünce bir düşünce. Öğleden sonra marangozhaneden Niğde meşesinden iki adet iyisinden kereste ayarlamıştım. Koltuğumun altından çıkarıp yatakta karşıma koydum. Öylece düşüncelere dalmıştım. Ya beceremezsem komutan ne der bana? Hem bu kız ne tuhaf biri! Tanımadığı askerden kolye ister. Deli midir? Nedir? Neye benzer bu? Kesin şımarık bir şeydir. Derken böyle atar tutarken uyumuşum. Rüyama kim girdi dersin?
“Çerkez kızı mı?”
“Evet”
Upuzun sarı saçlarıyla karşıma dikildi. O tahtaları eline aldı. “Bana bunları mı layık gördün? Neden ormana girip halis meşe toplamadın?” dedi. “Bak saçlarıma, altın rengi. Ya senin tahtaların?” dedi. “Etme Çerkez kızı bu tahtalar birinci sınıf hem bak senin tenin renginde tahtanın içi, bembeyaz.”
“Hıh güleyim sana ben” dedi. Bembeyaz bir gecelik vardı üzerinde ecinniler gibi, yürümeden, kayarak geldi yanıma kadar.”
“Bak tenime” dedi. İnce parmaklarını geceliğinin üstüne koydu, aşağı doğru çekti yakasını.
‘Vay vay vay’
“Vay tabii.”
O korkuyla uyanmışım. Uyanır uyanmaz kendime bir tokat attım. Ulan ne biçim rüyadır bu? Türk askerine yakışır mı? “Ey benim doymaz hayta nefsim. Paşalar bu vatanın namusunu bize emanet etmişler. Sen ki bir komutan kızına art niyet beslersin. Bre zındık!” dedim.
Derhal üniformamı giydim. Kepimi sıkı sıkı oturttum başıma. Askerde kep kaybetmek iyi değildir. Ters laf ederler. Bugün kepi kaybeden… Bolu’nun da rüzgârı pek serttir. Her neyse vazife beni beklerdi. Öğlen arası hemşerilerle sohbeti yarım bırakıp, lojmanların oradaki ormana gittim. Rüya beni pek etkilemişti. Yüzbaşım da her şeyin en iyisini isterdi zaten.
Ağaçların arasında bir gözümü kapatıp, bir ona, bir buna bakarak, on beş yirmi ağaç yürüdüm ki bir de ne göreyim? Karşıdan bir kız bana doğru geliyor. Gözlerimi ovuşturdum, bu kadarı da fazlaydı. Hem kolye iste, odununu beğenme, ormana gönder, bir de ormanda karşısına çık adamın.
“Heyt be!” dedim. “Yeter be! Nedir senden çektiğimiz? Devletin askerinin senden başka uğraşacak işi yok mu?“
Bir anda, sanki hayalmiş gibi kayboldu. Buharlaştı. Arkasından koştum, tam kaybolduğu yerde ayağım ince bir dal parçasına bastı, bir çıtırtı duyuldu. Yere eğilip , o dal parçasını aldım. Tam aradığım şeydi. Koynuma sakladım, yüreğim güm güm ediyordu. Ben delirmeden bu kolye işinden kurtulmalıydım. Ortasına baş harfleri yazılacak.’Yahu dur bir dakika” dedim. Bu yüzbaşı ne tuhaf adam “Ortasında adının harfleri olacak” dedi ama söylemedi harfleri. Tekrar çıkıp sorsam mı? Olmaz ki ama komutan emir verdi mi gidip sorulmaz ki. Astsubaya sorsam hiç olmaz. Eee nerden öğreneceğiz biz bu kızın ismini. Aldı beni bir düşünce. Yahu olmadı boş bırakırım, elle yazsınlar sonra. Öyle de olmaz ama…‘Boş ver’ dedim komutan nasıl olsa beni yeniden çağırır, o zaman sorarım bende.
Akşam yatakhaneye varınca dal parçasını çıkarttım. Arka cebimden çakımı çıkarıp, kabuklarını soyunca beyaz tahta parçasının üzerinde BV harflerini görmemle dal parçasını elimden fırlattım… Çocuklar soruyorlar “Ne oldu? Ne yaptılar sana? Bu işte bir bit yeniği vardı. Bu Çerkez kızı bana büyü yapmıştı belliydi. Ben gözümün gördüğünden gayrisine inanmam. Ecinniymiş, periymiş bunları hiç bilmem ama işte olanlar da bir tuhaftı.
Kafam kızmıştı bir kere. Dal parçasını yerden alıp, çakımı açtım. Her çentikte biraz daha söyleniyordum. Bir beni mi buldun be koca bölükte, kolye molye isteyip dalga geçecek? Bin tane asker var burada. Şu Aydın’lı hâkimin oğlunu seçsen ya! Sabahtan akşama kadar karargâhta, sandalye üstünde uyuklar. Bana ne ilişirsin be hey Çerkez kızı? Garip mi gördün bizi?
O yüzbaşının da alacağı olsun. Emir demiri kesermiş… Bir çentik… Bir çentik daha… Böyle öfkeyle, sinirle bir de baktım, kolye bayağı oldu. BV harflerini de ortasında bıraktım. Belma mı acaba adı? Berrin de olabilir… Yok canım… Hem bana ne!
Böyle böyle derken ben kolyeyi bitirdim daha on gün geçmeden. Ertesi gün de kapıyı vurup yüzbaşının odasına girdim. Yine çakı gibi selamı verip, potinimin topuğunu yere vurdum. Tekmil verdim. ‘Kolye hazır komutanım’ dedim. Yüzbaşı arkasını döndü. Yüzüme uzun uzun baktı. Beni aşağıdan yukarıya şöyle bir süzdü. Gözlerimin ta derinine baktı…
“Ne kolyesi oğlum?” dedi.
“ Komutanım hani beni çağırmıştınız… Hanımınızın doğum günü için… Ha ha ha kadın milleti sever…”
Dedim ve yüzümün ortasına tokadı yedim. Yüzbaşı beni yakamdan tutup, duvara yapıştırdı.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun ulan?”
“Hayır komutanım! Siz hani beni çağırmıştınız. Ben tahtadan satranç takımları yapıyordum sizde satranç takımı yapan kolye de yapar dediniz.”
“Oğlum sen deli misin? Seni ne çağırdım ne de kolye istedim!”
Komutan yüzüme dikkatle, uzun uzun baktı. Bir müddet düşündü. Odada bir iki volta attı. Sonra bana döndü.
“Sen en son ne zaman doktor muayenesinden geçtin bakayım?”
“Dört ay önce komutanım.”
“Gece sık sık uyanıyor musun?”
“Hayır komutanım”
“Ateş basması, titreme?”
“Hayır. Asla komutanım.”
Masasına döndü. Telefonu çevirdi. “Bana revir çavuşunu gönderin” diye emir verdi. Beş dakika sonra çavuş geldi. Aynı benim gibi selam verdi, tekmil verdi.
“Emredin komutanım”
“Al bu askeri. Tabip asteğmenine söyle bunu iyice bir muayene etsin. Bakın bakalım aklı başında mıymış?”
“Emredersiniz komutanım.”
Çavuş koluma girdi. Birlikte revire girdik. Beni bir odaya soktular. Beş dakika sonra Tabip asteğmen geldi.
“Üstünü çıkar… Nefes al… Nefes ver… Şimdi tut… Kaç doğumlusun sen bakayım?”
“Bin dokuz yüz kırk iki komutanım.”
“Nerelisin?”
“Diyarbakır Lice komutanım.”
“Asker anlat bakalım şu kolye hikâyesini. Yüzbaşıyla telefonda konuştuk”
“Her şey o Çerkez kızının yüzünden oldu” deyip, bütün olan biteni asteğmene anlattım.
“Hımm… Şimdi anlıyorum” dedi asteğmen.
“Asteğmenim siz yoksa tanıyor musunuz bu Çerkez kızını?”
“Yaaa tanımaz mıyım? Bu Çerkez kızları hep senin gibi yiğit askerleri bulurlar. Ondan sonra da oyuncak gibi oynarlar.”
“Yapmayın komutanım. Aman etmeyin eylemeyin kurtarın beni bu dertten”
“Ulan bulmuşsun sarı saçlı, beyaz tenli kızı, bir de kurtulmaya çalışıyorsun!”
“Hiç olur mu komutanım? Bu memleketin namusu bize emanet… Yakışır mı?
“Oğlum sana ne! Sen keyfine bak. Alan razı satan razı.”
“Olmaz öyle şey!”
“Evladım sen bu dertten kurtulmak istiyor musun?”
“Evet komutanım.”
“O zaman benim dediklerimi yapacaksın.”
“Emredersiniz komutanım.”
“Şimdi bu Çerkez kızı belli ki böyle el işine falan düşkün. Bu senin peşini bırakmayacak.”
“Aman komutanım. Hani kurtaracaktınız siz beni bu dertten?”
“Dur hele… Şimdi bu kız artık öğlen mi olur, akşam mı olur, gece mi olur, orasını bilemem, senin karşına çıktı mı? Sen buna şöyle bir yaklaşıp, geceliğinin yakasından yakalayacaksın. Merak etme. Ben sana rahmetlik ninemden öğrendiğim duaları öğreteceğim. Bu eğer ecinniyse sana zarar veremeyecek bu duaları okuduktan sonra… Evet… İşte böyle yakasından tutup saçından bir tutam kesip bana getireceksin. Sonrasını bana bırak. Ben hallederim.”
“Komutanım sonra şey olmasın…”
“Evladım sen dediğimi yap. Hiç merak etme. Ben bu önemli işte seninleyim. Hiç korkma! Bu kız karşına çıkarsa, geceyse üç kulvallahü beş Elham, gündüzse beş kulvallahü , üç Elham okuyacaksın. Anlaşıldı mı? “
“Şey..ben..”
“Hadi şimdi vazifene dön, kız karşına çıkıncaya kadar da bu işi düşünme. Ne yapman gerektiğini biliyorsun artık.”
Gömleğimi giydim. Selam verip odadan çıktım. O gün, temizlik, spor vesaire, çabucak geçti. Akşam olunca herkes yatakhaneye geldi. Tabii onların başında böyle dertler yok. Mışıl mışıl uyumaya başladılar. Ben elimde çakı uyuyakalmışım. Birinin beni dürtmesiyle uyandım. Yatakhanede ince mavi bir ışık yanıyordu ve lambanın ulaşamadığı her yer karanlıktı. Bembeyaz geceliğiyle üzerime eğilmiş, yanağımı okşuyordu. İşaret parmağıyla, elini göğsümde gezdirmeye başladı. Kolye ne oldu, demek istiyordu belli ki. Ben uysallıkla başımı sallayıp elimi sanki kolyeyi verecekmiş gibi cebime soktum. Çakıyı kavradım, tam bu anda yüzüne gülümsüyordum, anlamasın diye. Çerkez kızı ise yüzümü şefkatle okşamaya devam ediyordu. Çakımı cebimden yavaş yavaş çıkarıp yattığım yatakta hafifçe doğruldum. Bir yılan gibi hızla geceliğini tutup, onu kendime doğru çektim, yemyeşil ormanların ıslak iğne yaprağı kokusu geldi burnuma ve elimle o sarı saçları kavradım, çakıyla da bir anda kesiverdim. Hızla geri çekildi. Ben elimi koynuma soktum. Eliyle saçlarını yokladı. Artık yüzüme öfke, hayal kırıklığı ve dehşetle bakıyordu. Odadaki mavi ışık artmaya başladı. Yüzünün çizgileri giderek kasılmaya başladı, yıldırım çarpmış gibi titremeye başladım. Beni çarpıyordu, vücudumdan yüz binlerce volt elektrik geçiyordu sanki… Sonra öfkesi dinmiş olacak… Kayboldu yine…
Ben yine uyuyakaldım. Sabah uyanır uyanmaz, avucumda saçlar, asteğmene koştum. Saçları masasının üzerine koydum.”Komutanım kestim saçlarını” dedim. Komutan şaşkınlıkla bakakaldı. Saçları eline aldı.”Tamam evladım sen çık” dedi yüzünde bir korkuyla. Ben bekleme odasında asteğmeni bekledim. Dışarı çıktık. “Gel bakalım” dedi. Birlikte yüzbaşının odasına çıktık. Komutan elindeki saçları yüzbaşının masasına koydu ve geri çekildi.
Yüzbaşı benim oturduğum sandalyeye yaklaştı. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Evladım bu saçları nerden buldun?
‘Komutanım size anlatmıştım ya hani? Kolye isteyen bir Çerkez kızı? Hani eşiniz? Dün akşam geldi hatta beni çarptı…Bu saçlar da zaten..’
Yüzbaşı odanın içinde volta atmaya başladı. “Sen dışarı çık” dedi. Asteğmenle hararetli bir tartışmaya daldılar. İçerden gelen sesleri duyuyordum.
“Böyle uzun saç askerde ne gezer yüzbaşım…Sahte saç da olabilir…Yahu bunca yıllık doktorsunuz…”
Yüzbaşı kararlılıkla odadan çıktı. Tüm alayın içtima alanına toplanmasını emretti. On beş dakika sonra ben de dâhil olmak üzere tam bin elli beş asker içtima alanında verilecek emirleri bekliyorduk.
Yüzbaşı yine odasındaki gibi volta attı ve elinde megafon konuşmaya başladı.
“Bolu 14. Mekanize Tugay’ın askerleri“
“Rahat…”
“Hazırol.”
Alayı çevreleyen dağlardan yankılanarak gelen bin elli beş askerin topuk sesleri duyuldu. Askerler dümdüz ileriye bakıyorlar, o geniş arazide çıt çıkmıyordu.
“Şimdi beni dikkatli dinleyin. Alayımıza kaza eseri bir genç kız ölü veya diri olarak gelmiştir. Tüm bölük olarak bu vatanın ve bu milletin namusu bize emanet edildiğinden bu kızı bulup, sağ salim annesine babasına teslim etmemiz bir namus borcudur. Şimdi emrimle birinci bölük üst kat yatakhaneleri, ikinci bölük depo ve silah talim alanını, dördüncü bölük cephaneliği iğneden ipliğe araştıracaktır. Kız ise… Gel evladım. Anlat bakayım neye benziyor bu kız?
“Komutanım böyle upuzun beline kadar sarı saçları var.”
“Üzerinde ne var?”
“Beyaz bir gecelik.”
“Boyu posu?”
“Şöyle benden bir baş uzun.”
“Bir yetmiş beş boylarında, sarı uzun saçlı, beyaz entarili bir kız bölüğümüzde bulunmaktadır. Derhal görev yerlerinize dönerek aramaya başlayınız.”
Bölükten uğultularla, gülüşmeler yükseldi.
“Bölük hazırol…Rahat”
“Uyarılarımı sakın unutmayın. Marş marş.”
Komutanın emriyle askerler yıldırım hızıyla yatakhanelere, cephaneliğe, depoya daldılar. Çarşaflar minderler dışarı çıkarılıyor, cephanelikteki silahlar bir bir dışarı çıkıp her delikte her köşede Çerkez kızı aranıyordu. Arama emrinin verilmesinden yarım saat sonra askerlerin Tilki Nuri dediği Bayburtlu ince burunlu Nuri, bembeyaz bir gecelikle komutanın odasına vardı. “Komutanım buldum… buldum” diye haykırıyordu. Yüzbaşı hararetle çıktı odasından, geceliği eline aldı. Şaşırmıştı. Gecelik burada olduğuna göre kız da buralarda bir yerlerde olmalıydı. Megafonu eline aldı.
“14. mekanize tugay askerleri aramanızı son süratle devam ettiriniz, kayıp kişi bulunmak üzeredir. Kızın geceliği bulunmuştur.”
Bir duraksama ve ardından öksürme sesi geldi.
”Kız çıplaktır… Size yaptığım uyarıları unutmayın. Uçkurunuza sahip olun ulan! Birinizden bir kaza gelirse, hepinizi sürüm sürüm süründürürüm.”
Gece karanlığı bastırıyordu. Komutanın son emrinin üzerinden dört saat geçmişti. Depodaki iki yüz elli yatak minder, ranza ne varsa dışarı çıkarılmış, cephaneliğin her tarafı aranmış, tüm alay karmakarış olmuştu. Kız ortada yoktu. Komutan tüm bölüğü topladı. Megafonu açtı.
“14. Mekanize Tugay Askerleri… Yapılan tüm aramalara rağmen kız bulunamamıştır. Yarın resmi makamlarla irtibat halinde tüm şehirde kız aranmaya devam edecektir. Bu işle ilgisi olan, kızı gören, duyan, benimle konuşmak isteyen askerler hiç çekinmeden odama gelebilirler. Şimdi herkes yatakhanelerine dönsün. Yarın aramalarımıza devam edeceğiz…
Rahat.
Hazır ol
Yatakhanelere, marş, marş…”
***
“Neyse işte böyle… Gerisini de yarın anlatırım…”
“Ne demek yarın anlatırım?”
“Yarın anlatacağım işte”
“Olmaz. Şimdi anlat!”
“Yarın dedim sana!”
“Aman sende, böyle heyecanlı yerde bırakılır mı?”
“Ben gidiyorum. Hadi eyvallah.”
Vahap amca kapıyı arkasından kapattı ve sokakta kayboldu.
***
O gün okulda teslim ettiğim ödevin hafifliğiyle şen şakrak takılıyor, önüme gelenle dalgamı geçiyordum. Edebiyat dersinin sonunda hoca;
“ Cevdet sen biraz kal, dersten sonra seninle konuşacaklarım var” deyinceye kadar da bu neşem devam etti. Hocanın talimatına uyarak tekrar sırama oturdum ve tedirginlikle çalan zille birlikte dışarıya çıkan öğrencileri izlemeye başladım. Ben sıramda otururken hoca her zaman ki titizlik ve özeniyle sınıf defterini dolduruyordu. Pek öyle sert bir adam değildi ama bir sinirlendi mi çok fena giydirirdi. İnce ince dokundurur, yerin dibine sokardı insanı. Hikâyeyi benim yazmadığımı anlamıştı besbelli. Nihayet defteri doldurmayı bitirip, yanıma geldi. Sıralardan birine yaslanıp, Vahap amcanın yüzbaşısı gibi yüzüme uzun uzun baktı. O ayakta ben oturuyordum. Cebinden gözlük silme bezini çıkardı, camlara hohladı ve sabırla ağır ağır gözlüğünü silmeye başladı.
“Cevdet, yazdığın hikâyeyi okudum. Gerçekten ilginç bir konu seçmişsin. Bir bölük askerin içine düşen genç bir kız. Nedense bende alışkanlıktır okuduğum kitaplarda hikâyenin yazarın aklına nasıl geldiğini, nasıl doğduğunu merak ederim. Ben size ödevi verdiğim de mi aklına geldi bunlar? Bir anlat bakayım bana.”
Dürüst olmaya karar verdim. Adam cin gibiydi.
‘Hocam açıkçası hikâye tamamen bana ait sayılmaz. Bizim mahallede Vahap amca diye biri var. Biraz delidir ama çok zeki biridir aslında. Akşamları kahvede böyle hikâyeler anlatır, biz de dinleriz. Benim bu yazdığım hikâye de işte onun anlattığı bu hikâyelerden birinden esinlendi.’
“Hımm.Demek esinlendin!”
Yani…evet… Dediğim gibi esinlenmek, sanırım yani… ıhhm… demek istediğim… sanatta normal olsa gerek…. Zaten tüm yazarlar birbirlerinden etkilenirler demiştiniz siz de…”
“Ah evet doğru tabii ama bu etkilenme çalma noktasına varmamalıdır.Hatta halk hikayelerimizin kitaplaştırılmasını ben fevkalade gerekli buluyorum aslına bakarsan.Yalnız….”
Dayanmakta olduğu sıradan kalkarak yanıma kadar geldi tam karşıma oturdu.
“Bak Cevdet aslında bu yaptığın davranış hiç dürüstçe değil ve bu yüzden seni disiplin kuruluna vermeliyim.”
“Hocam hayır, bakın yanlış anladınız. Hikâye tamamen bana aittir ve yani esinlenerek… yani zaten Vahap amca hiç takmaz…yani demek istediğim..”
“Dur dur hemen telaşlanma. Seni affedeceğim yalnız bir şartla. Biraz önce de belirttiğim gibi halk hikâyelerimizin kitaplaştırılması konusundaki hassasiyetimden dolayı bu olayda sana biraz iltimas göstereceğim. Tek bir şartım var sadece… Beni şu Vahap amcayla tanıştıracaksın.”
“Vahap.. Vah.. Şey tabii olur ama Vahap amca biraz tuhaf biridir hocam. Yani sizin gibi okumuş biri… İstiyorsanız tabii ama… Bilmem ki…
“Yani tabii dersi tekrar almak da isteyebilirsin…”
”Yo yo yo hocam hiç gerek yok. Zaten ne olacak bizim kahve Erenköy’de tam caminin arkasındadır. Dostlar Kahvesi.”
“Tamam öyleyse. Ben de yakın oturuyorum oralara. Yarın akşam saat dokuz da buluşalım.”
“Ta.. ta tabii hocam”
***
Ertesi Gün
“Hemen şu sokağın köşesinden döneceğiz... Şöyle… Yürüyerek çok yakın zaten.”
“Hadi bakalım tanışalım şu Vahap’la.”
Sokağın köşesini döndük. Kahveden içeri girdik. Hocayı köşedeki masalardan birine oturttum. Vahap amcayı aramaya başladım. “Cami de uyuyor” dediler. Hocadan izin alıp, koşa koşa camiye gittim. Vahap amcayı dürttüm.
“Vahap amca…Hişşş kalksana…Hişş aloo””
“Ne var be? Rahat bırak beni”
“Ya kalksana işte .”
“Ne istiyorsun gene bu saatte, rahat bıraksana beni.”
“Bizim hoca geldi kahveye. Seninle tanışmak istiyor. Kalk çabuk.”
“Ne hocası be?”
“Hani sana anlatmıştım ya hoca beni sınıfta bırakacak diye”
“Ee ne olmuş”
“Adam anladı hikayeyi benim yazmadığımı.Bir şartla affedecek, seni ona tanıştırırsam..”
“Yahu bırak Allah’ını seversen. Manyak mısın nesin? Ulan ben kendi derslerime bu kadar yorulmadım? Kalırsan kal be! Uğraşamam bu yaştan sonra hocayla mocayla”
“Yahu kalksana be! Bir çay içer, kalkarsın. Adam seni yiyecek değil ya!”
“Kalkmıyorum be ne var?”
“Kalk dedim!”
Abasından tutup sürükleyerek götürmeye başladım. Kavga kıyamet kahvenin kapısına kadar getirdim. Camdan hocayı göstererek
‘Bak işte orada, koskoca adam seninle tanışmak istiyor, bak orada seni bekliyor…’
Abasını hırsla çekip kurtardı elimden.
“Hani kim nerde?”
“Şu işte… şu gözlüklü.”
“Şu kahverengi ceketli olan mı?”
“Evet o”
“Adam… Dur bir dakika yahu.. Bir dakika… Bir dakika…”
Hızla içeri daldı, hızlı adımlarla hocaya yaklaştı.
“Ulan Tilki… Vay sen burada haa.”
Hoca da onu görünce sevinçle ayağa kalktı.
Birbirlerine sarıldılar.
“Hiç aklıma gelmezdi arkadaş. Tilki Nuri sen haaa?”
“Hem de buralarda hoca oldun demek?”
“Vay deli Vahap. Ulan boşuna deli koymamışlar senin adını deli diye. Yüzbaşının gediklisi.”
Kahkahalar ve gözyaşları arasında birbirlerine bir daha sarıldılar. Ben şaşkınlıktan dilimi yutmak üzereydim. Koyu bir sohbete daldılar. Aval aval dinliyordum.
İşte Vahapcığım okuyunca böyle 14. Bolu Mekanize Tugay falan filan, Çerkez kızı. Dank etti kafama..Allahın işine bak dedim”
“Tam otuz dört sene olmuş be Nuriciğim be..”
“Hey gidi günler”
Nuri hoca, Vahap amcanın omzuna vurdu.
“Hiç değişmemişsin tertip”
“Demek üniversiteye gittin askerden sonra”
“Yaa işte”
“Hep söyleyip duruyordun zaten, okuyacağım ben diye..”
Sohbet gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürdü.Bir ara..
“Yahu Nuri sen bu Çerkez kızıyla arkadaş olmayı nasıl başardın? Hadi oldun hangi arada görünmeden kızla buluştun,. Ha ha ha bilmesem bu kız duvarlardan geçiyor diyeceğim. “
“Vahapçığım belki de her zaman her şeyi öğrenmek iyi değil. Bazı şeyler bilinmeden kalmalı”
“Bilmiyorum. Demek sen de bir daha haber alamadın. O gün komutandan nasıl kaçmayı başardıysa senden de kurtulmayı başardı demek. “
“Evet Vahap kadınlar böyledir işte. Göz açıp kapayıncaya kadar…”
“Açıkçası ben bu işin peşini bırakmak niyetinde değilim. Konuyu derinlemesine araştıracağım hatta bir gazeteci arkadaş var sen tanımazsın ondan da yardım alabilirim belki. Bilirsin ilgilenirler bu tip şeylerle…”
“Ah evet belki de… Neyse ben kaçayım Vahapçığım.Yine görüşürüz umarım.”
“Görüşürüz sevgili çapkın dostum. Ha ha ha.”
Ertesi gün okulda ilk işim Nuri hocayı bulmak oldu.
“Hocam merhaba”
“A merhaba Cevdet nasılsın bakalım?”
“Pek iyi değilim hocam.”
“Hayırdır?”
“Şu Çerkez kızı benim de rüyalarıma girmeye başladı.”
“Ha ha ha. Demek ki sen de yiğitten sayılıyorsun artık.”
“Hocam dalga geçmeyi bırakalım da ben deli gibi bu hikâyenin sonunu merak ediyorum”
Gülümsedi. Gel bakalım şöyle odama.
Birlikte odasına çıktık. “Otur” dedi. Tahta sandalyelerden birine oturdum. Çalan telefona cevap verdi.
”Evet Müdür bey. Tabii tabii konuşuruz öğleden sonra.”
“….”
“Tabii efendim..”
“….”
“Hay Hay”
“…”
“Saygılarımla”
“Evet gelelim sana delikanlı. Ne diyorduk?”
“Hocam hani siz Çerkez kızının beyaz elbisesini bulmuştunuz”
“Haa evet.Anlatayım..”
***
Komutanın emriyle birlikte ben de diğer arkadaşlarım gibi büyük bir gayretle aramaya koyuldum. Bizim bölüğe depo alanı verilmişti. Depoda saklanan kum torbalarının altında beyaz bir elbisenin ucunu gördüm. Hemen çekip çıkardım. Arkadaşlarıma bağırdım, etrafımı sardılar. Koşarak açık araziye çıktım. Komutanın yanına ulaştım. Beyaz elbise yüzüme değiyordu ve tıpkı senin öykünde anlattığın gibi ıslak iğde ağaçları gibi kokuyordu. Komutanın odasına vardım. Kapıyı tıklattım.
Tam bu sırada bizim oturduğumuz odanın kapısı da çalınmaya başladı. Buzlu camdan bir kadın silueti göründü. Nuri hoca kapıdaki kişiye beni işaret ederek;
“Gülnur hocam, size bahsettiğim öyküyü yazan öğrenci arkadaşımız da işte burada.”
Arkam dönük olan kapıya gitmek için sandalyeden kalktım, bu sırada odadan içeri girmişti ve arkamı dönüp elimi uzattım. Beyaz tenli, uzun sarı saçlı bir kadın elimi sıktı. Saçlarından gelen iğde kokusu başımı döndürdü ve ellerinden ellerime yüz binlerce volt elektrik geçmeye başladı. Nuri hocanın yüzündeki tüm sevecen ifade gitmiş, yüzüme şeytanca sırıtıyordu. Titriyordum, bu arada yan odalardan birinde çalan radyodan on dört haberleri okunuyordu.
“Mahalle kahvesinin arkasındaki boş arazide cesedi bulunan Vahap Çalışkan’ın elektrik çarpmasından öldüğü sanılıyor. Kimi kimsesi olmayan maktul, mahallelilerce sevilen…… “




