Yolcu

e-Posta Yazdır PDF

Kararımı verdikten sonra hemen ertesi gün gittim limana. Kuru ve soğuk havada gözüme kestirdiğim ilk kuru yük gemisine yanaşıp tayfadan birilerine kaptanı sordum. “Hayırdır?” diye sordular, “Mühim değil.” diyerek geçiştirdim, hâlbuki hafızama kuvvetle işlenecek anlardan birini yaşıyordum. Güverteyi işaret ettiler, çıktım. İhtiyarın teki sardığı sigarayı içmekle meşguldü, etrafa bakındım, başka kimsenin olmadığını görünce selam verdim. Ne söyleyeceğimi bir türlü bulamadığımdan cümleleri kurmaya çalışıyordum. Ağzımdan çıkan ilk cümle bir soru oldu, “Nereye gidiyor bu?” dedim. Kaptan sigarasını alıp derin bir nefes daha çektikten sonra yüzüme bakmadan isteksiz bir cevapla “Kanada’ya” dedi.

Benim için neresi olduğunun pek önemi yoktu aslında ama kaptanı nasıl ikna edebileceğimi kestiremediğimden konuyu dolandırmaya karar verdim, o arada belki bir yolunu bulurum diye düşünüyordum. Hangi limanlara uğrayacaklarını sordum, yüzüme bakmadan anlattı uzun uzun, ben de kelimelerimi toparladım. Anlattıklarından ayıklayabildiklerim, Cebelitarık’tan geçtikten sonra Kanada’da, Prince Rupert limanına gidiyor oluşlarıydı. Lafını bitirince anlattım durumu, biraz birikmişim olduğundan da bahsettim. Rakamı duyunca bana doğru döner gibi oldu, ama uzaklara takılıp düşünmeye başladı. Olmaz demesinden korkuyordum, “Bir valiz eksik ya da fazla, yol boyunca fark etmezsin bile.” dedim. Parayı çıkardım cebimden, dönüp baktı, “Gelirken bir şişe de kalitelisinden viski al.” dedi. Rahatladım. Gece en geç dörtte limanda olmam gerektiğini söyledi çıkarken, biraz acele olacaktı ama benim için önemi yoktu.

Bireysel hayatlarımızda kurtuluş planlarının büyük bölümü anlık alınan, günü kurtarmaya dair kararlardır ki onlar da ekonomik çözümlerle alakalıdır. Fakat hayatınızla ilgili, bakış açınızla ilgili yanıldığınıza dair derin bir şüpheye düşerseniz, anlık hiçbir kararın sizi kurtaramadığını, olan biteni çatık kaşlarınızla izlerken fark edersiniz. Ben de böyle bir durumdaydım. Kurguladığım her şey zamanla olduklarını düşündüğüm hallerinden fazlasıyla uzaklaşmış, eğilip bükülmüşlerdi. Bu gece kurtulmak adına ilk ve son hamlemi yapacaktım.

Dolmuşa atladım, kalabalıktı. Parayı uzattım. Açıkçası, para üstünün gelmemesi bir dolmuşta başıma gelebilecek en korkunç olaydı. Evden dışarıya adımımı her atışımda kendimi tebdil-i kıyafetle tebaayı teftiş eder gibi hissettiğimden, bir türlü isteyemezdim o para üstünü. Eğer istersem manevi muhteviyatlı dünyanın maddi muadili, üç beş kuruşun hesabını yapan küçük insanlar gibi görünmekten korkardım, çünkü ruhum o kadar cömertti ki, koskoca dünyanın en fakiri dahi olsam soyluluğunu yitirmemek adına elindekinin yarısını bahşiş olarak verebilirdi. Fakat her nedense para üstünü isteyemeden dolmuştan indikten sonra da kendimi aldanmış hissederdim. Çünkü ben de paraya değer veriyordum herkes gibi, bunu inkâr edemezdim. Üstelik hangimiz hafta sonu vitrin gezmelerinde parayla ilgili yüksek hayaller kurmuyorduk ki? Sonuçta öyle ya da böyle hepimiz düzen içerisindeki yerlerimize oturmuş, hatta biraz zaman geçip keyfimiz yerine geldikçe bacak bacak üstüne bile atmıştık. Para üstü geldi. Kafamı cama çevirip rüzgâra kapılarak dağılan saçlarıma rağmen dışarısını seyre koyuldum. Karanlık havaya inat herkes daha bir neşeli görünüyordu, bu gece fazladan bir kişinin daha gidiyor oluşuna seviniyor olmalılardı, uzun kalabalıklardan derin sessizliğe giden bir yolcu daha yola çıkmak üzereydi.

Son bir yıldır yalnızlığımı sindirdiğim eve gidince büyük bir valiz buldum önce, girişteki hole bıraktım. Sonra odalardaki eşyaların üzerlerine büyük bir özenle muşamba serdim, hiçbir yerin açık kalmasını istemiyordum. Telefonu aldım, rehberden onu buldum, eski eşimi, birkaç günlüğüne İstanbul’da olduğunu biliyordum. Limana gitmeden önce onu muhakkak buraya getirmeliydim. Belki gözleri yaşarırdı burada, eski evinde. Bilemiyordum. En iyi ihtimalle koluma girer ve benimle eve kadar gelirdi, ama bunu dahi kesin olarak bilemiyordum. O, zamanında varlığından dolayı şanslı olduğumu düşündüğüm tek kadındı; güvendiğim, sahiplendiğim ve kendimden taviz verdiğim tek kadın. Ben düşünmek konusunda fena sayılmazken söz konusu yapmak olduğunda o her zaman benden daha iyiydi. Özgürlüğüne düşkün, hayatına bağlı ve neşeli oluşunu gururla taşır, göstermekten hiç çekinmezdi. En mutlu yıllarımı onunla geçirmiştim. Fakat üç yıl evli kaldıktan sonra hiç beklemiyorken başka bir ilişkisi olduğunu öğrenip ayrılmıştım. Daha doğrusu kendisi söylemiş, anlayış beklemişti ve ben de göstermiştim. Nitekim takip eden zaman zarfında ayrılmıştık ve o yeniden evlenmişti. Gözlerimin önünde mükemmele en yakın halindeki hayatımı benden alıp pencereden aşağıya atmasına ve tüm hayatımın altıncı kattan yere büyük bir gürültüyle çakılmış olmasına rağmen ben sesimi bile çıkarmamıştım. O günden beridir de hayatın tuhaf sürprizleriyle barışık görünmeye çalışan biri olarak kendime yeni bir hayat kurmak istiyordum, bundan haberdardı. Arada İstanbul’da olduğu zamanlar yeni eşinden habersiz iki eski dost olarak bir yerlerde oturup birkaç kadeh içerdik. Çünkü kuracağım yeni hayat için bana destek olacağı sözünü vermişti. Numarayı bulunca tereddüt etmeden çevirdim, akşam onu son kez burada görmek istiyordum, anılarımın ikinci katında.

Yollarımıza devam edebilmek uğruna neleri feda etmiyorduk ki? Sonsuzluğuna inandığımız aşkı, hayatta tek değer verdiğimiz insanı, bazen kendimizi bile kesip atabiliyorduk duygularımız alınmışçasına. Yollar önümüzde kesişince ne yazık ki bize yapılacak tek bir şey kalıyordu, seçimimiz dışındakileri feda etmek. Kim bilir dünyayı değiştirebilecek kaç ressam tablosunu ateşe atmış, kaç bestekâr eserini müsvedde kâğıt olarak kullanmış ya da kaç filozof daha tanınamadan hayatına son vermişti. Hepsinin ortak yönüyse yapılacak daha önemli işleri olmasıydı.

Cumartesi gecesinin kalabalık masalarının yanında en yalnızı bizdik sanki. Her zamanki gibi buluştuğumuzda önce soğuk bir savaş yaşandı aramızda. Gözler itinayla birbirinden kaçırıldı, kaşlar en ufak ima girişimlerinde umursamaz bir tavırla kaldırıldı ve bir süre kelime bulamadım, ikimiz de bir süreliğine çatalla bıçağın mezeleri kendisine siper eden tabakla verdikleri mücadeleyi dinledik. Tuhaftır ki mücadelenin galibi, mezeleri taşıyan çatalların girişleriyle kocaman açılıp kapanan ve dakikalardır tek bir anlamlı ses bile çıkarmayan ağızlarımız oldu. Yanlış anlaşılmaktan korkup her hamlesinde iyi niyetimi göstermek için sırıtıp durdum. Biraz zaman gerekliydi. Önümüze gelen kadehleri ardı ardına içtikçe ve eski anıların da yardımlarıyla yeniden dost denebilecek kadar yakın olmaya başlıyorduk. Samimiyetimizin artışıyla ben de rahatlıyordum. Bir süre benden bahsettik, hayatımda yeni pek bir şeyin olmayışını ve gidişattan memnun olmayışımı anlatarak ona ilk defa yalan söyledim. Hâlbuki o gün yeni başlangıç kararımı uygulamaya geçirmiştim ve planın gidişatından gayet memnundum. Sonra o başladı konuşmaya. Eşiyle problemleri olduğundan bahsetti biraz, ettikleri kavgaları, yaşadığı aldatılma korkusunu ve boşanma ihtimallerini anlattı ben büyük bir ciddiyetle dinlerken. Bunları anlatırken o kadar rahattı ki, çünkü benim o soylu ruhumun hiçbir zaman ona, bana tekrar dönmesi için yalvarmayacağını çok iyi biliyordu.

Saatler geçtikçe çakırkeyif olmanın verdiği güven, yüksek tonlu kahkahalarımızdan anlaşılır olmuştu. Hesabı ödedim ve kalktık. Biraz yürümeye karar verdik, daha birkaç adım atmıştık ki koluma girdi. Anlaşılan eşiyle problemleri gerçekten de ciddiydi. Deniz kenarında bir süre yürüdükten sonra “Hadi bana gidelim.” dedim. Yüzünde şehvetli bir gülümsemeyle kabul etti bu davetimi. Şanslı günümdeydim açıkçası, neredeyse her şey mükemmel gidiyordu. Sokağın başındaki açık bakkaldan sigara ve viski aldık, kalitelisinden. Sonra taksiye bindik ve şoföre evin adresini tarif ettim.

*

Kaptan elimdeki valizi tayfadan birine aldırtıp verdiğim parayı cebine attı ve hiç beklemeden viskisinin kapağını açarak şişeden yudumlamaya başladı. Arkamı dönüp gidecekken bana seslendiğini duydum. Gözlerimin içine bakarken yüzü gülüyordu, “Bir valiz için iyi para.” dedi. Gülümsedim. Geminin motorları büyük bir gürültüyle çalışıyordu, birkaç adım atarak gemiden aşağıya, limana indim, kaptan hala içiyordu. Güvertede herkesin bir yerlere koşturduğunu görebiliyordum, hareket etmek üzerelerdi. Kaptana baktım, sonunda kafasını kaldırıp beklediğim soruyu sordu, “Ne var o valizin içinde?” Gülümseyerek biraz bekledim. Beni bekleyen taksiye doğru hareketlenmeden önce geminin limanla ilişkisi yavaşça kesilirken çıkardığı tok siren sesinin bitmesiyle son kez kaptana doğru baktım ve gülümsememi bozmadan gecenin tonuna uygun bir sesle bağırdım: “Eski eşim.”

 

Burak Salay Pazar, 01 Ağustos 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Kar". Kar temalı çalışmalarınızı 30 Ocak 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
fmag bilgi için tıklayın
Reklam