“Ayasofya’nın ihtişamıyla rekabet edecek bir cami inşa edilmesine karar verileli uzun zaman olmuş fakat henüz tek bir kazma dahi vurulmamıştır. Mimar Sinan’ın bu işe yeterince alaka göstermediği yolunda söylentiler yayılmaktadır. Kanunî Sultan Süleyman, Mimarbaşı’nı huzuruna çağırıp hesap sorduğunda, Sinan tahsis edilen araziye kadar kendisine eşlik etmesini ister. Boş arsanın üzerinde onu gezdirerek cami için yapmayı arzuladıklarını uzun uzun tarif eder. Sultan işittiklerinden etkilenmiştir ama asıl takdir ettiği mimarın avluya adım atarken, cami bittiğinde tam orada duracak alçak kemere çarpmamak için gayri ihtiyari başını eğmiş olmasıdır. Kanunî, Sinan’ın tasarımı zihninde tamamladığını ve hayalindeki binanın içinde dolaştığını fark etmiştir. Mimarbaşı’nı kendi haline bırakır. Hakikaten birkaç sene sonra Süleymaniye Camisi mükemmel şekilde cisme kavuşur.”
Bilgisayar başındaki Koray’ın yüzünde kırık dökük bir gülümseme belirdi. Bir yandan on yaşındaki kızının öğrenme merakı hoşuna gidiyor, öte yandan boşandığından bu yana hafta sonu babası olmanın burukluğunu hissediyordu.
“İmgeciğim,
Çok hoş bir hikâye bulmuşsun ama kaynağını kontrol etmelisin. İnternetten topladığın bilgiler her zaman doğru olmayabilir. İstersen birlikte kütüphaneye gider, ödevin için araştırma yaparız.”
Yanıtı gönderdikten sonra oturduğu yerde öylece kalakaldı. Altında ‘İmge Mimari Tasarım’ tabelası asılı pencereden dışarıyı seyretti bir süre. Akşam trafiği kendi kafasının içindekiler gibi keşmekeş bir halde sıkışmıştı. Ne kadar korna çalsalar da milim ilerlemeyen araçların egzozlarıyla, ana cadde boydan boya fren lambası kırmızılığında duman altıydı. Yere değer değmez çamura dönüşen sulusepken bir kar yağıyor, yayalar bata çıka yürümeye çalışıyor, eve dönüş yoluna düşmüş İstanbullular’ın bu güzelim şehirde yaşıyor olma ayrıcalığı bir kez daha burunlarından fitil fitil geliyordu.
Alışveriş merkezlerinin yaşam alanı olarak sahici sokaklara yeğlenmesine şaşmamak gerektiğini düşündü Koray. Ayrıca inandığı değerleri çocuğuna öğretip öğretmemeyi sorguluyordu bu aralar. Borcunu sallayıp duran müşterisi yerine, işçilere kendinin ödeme yapmasının doğru olacağını da düşündü. Bu borcu üstlenirse başka ödemeleri denkleştiremeyeceğini hesapladı. Paranın insanların hayatından çıkmasının daha kaç yüzyıl süreceğini merak etti. ‘İçerik biçimi belirler, peki ya biçim içeriği etkiler mi?’, diye sordu kendi kendine. Düşündüklerinin sanki fiziksel ağırlığı varmış da, onları taşımaktan yorulmuş gibi yavaş hareketlerle çalışma masasından kalkıp, ofisin arka tarafında yatmak için kullandığı odaya geçti. Tavana doğru istiflenmiş ciltler arasından uzun geceyi katlanılır kılacak bir kitap seçmeye çalıştığı sırada telefonu çaldı. Arayan eski arkadaşlarından biriydi.
“Nasıl gidiyor işler?”
“İdare eder. Ufak tefek tadilatlarla günü kurtarıyoruz işte”
“Ah be, Koray! Sanki büyük iş geldiğinde beğeniyorsun da… Yok, ben şablon projelere girmem. Yok, ben iş kapmak için kokteyl kokteyl gezemem… Ama bu sefer tam sana göre bir iş var. Bilgisayarın açıksa hemen bir göz at.”
“Yarın ilgilenirim”
“Fazla ihmal etme derim, teklifler iki aya kadar toplanacak.”
“Böyle acele ederler, sonra ya bütçe bulunamaz ya da imar alınamaz. Ertelenir, iptal edilir. Kaç kere geldi başıma.”
“Yok, imar falan hepsi tamammış. Zaten işveren son derece sağlam, İstanbul Kültür Mirası Vakfı. Bir kütüphane yapmak istiyorlar. İnşaat aşamasında büyük ihtimalle bizim şirket devreye girecek.”
“Kütüphane mi?”
“Evet, hem de vakfa ait çok değerli bir arsa üstünde.”
“Mutlaka tanınmış ofislerle çalışmak isteyeceklerdir.”
“Git arsaya bir bak en azından. Anladığım kadarıyla farklı bir yaklaşım arıyorlar. Kütüphanenin ismini de ‘Şehrin Belleği’ koyacaklarmış galiba.”
Güzel isim, diye mırıldandı Koray.
***
Küçük bir yükseltinin yamacında denizle kucaklaşan, üç dönüme yakın bomboş bir arsa… Tam şehrin orta yerinde nasıl olup da boş kalabildiyse? Belki epeyce meyilli ve büyük kayalarla kaplı olduğu içindir. Civardaki yerleşim böyle bir kütüphaneye pek uygun sayılmaz; virane binalar, derme çatma evler, kapı önlerinde serili çamaşırların arasında oynayan çocuklar… Ötede imalathanelerin, az daha ilerde ucuz otellerin dip dibe dizildiği sokaklar. Koray bunun gibi birçok bölgenin çehresinin yakında tamamen değişeceğini biliyor. Eskiden istila ettikleri alanlarda kendilerini yalıtarak alıştıkları tarzda yaşayabilen bu semtlerin sakinleri, şimdilerde ters yönde bir işgalin mağdurları haline dönüşüyorlar. Her geçen gün toprak kaybediyorlar, tenekeden kalelerinin değişime direnmesi mümkün görünmüyor.
Koray arsayı dikkatlice inceleyip fotoğraflarını çekti. Işığın, rüzgârın yönünü not aldı. En yüksek kottaki kayanın üstünde manzarayı seyrederken eskizler karalamaya başlamıştı bile… Denemeye değer, diye geçirdi içinden.
Dönerken yolunun üzerindeki vakfın merkezine uğramaya karar verdi. Kapıdan girerken uzun boyunu hesaba katmayıp güvenlik detektörünün metal çerçevesine çarptı başını. Biraz bekledikten sonra şişmiş bir alınla yetkilinin odasına alındığında hiç ummadığı biri duruyordu karşısında. Vakfın mimari danışmanı fakülteden hocasıydı. Yaşlı kadın Koray’ı hemen hatırlamış ve bu işle ilgilenmesine pek memnun olmuştu. Vakıf yönetiminin ve sosyal sorumluluk kapsamında bu projeye destek veren uluslararası kuruluşların yapıdan beklentilerini ayrıntılarıyla açıkladı Koray’a. Teklifle ilgili çalışmalara hemen başlayabilmesi için arsa verileri, imar durumu, zemin etüdü gibi bilgilerin bulunduğu dosyayı hazırlattı. Referanslarını fazla sorgulamadı ama ofisinde ekibi olmadığını öğrendiğinde stajyer bulmasına yardımcı olabileceğini söyledi.
Koray görüşmeden çıktığında içinde proje dosyası olan kocaman zarfı koltuğunu altına sıkıştırıp hızla yürümeye başladı. Dondurucu soğuğa karşın ter içinde kalmıştı. Acıyla zonklayan alnı morarmış, mezuniyetinden bu yana kayda değer hiçbir işe imza atmamış olmak fena halde canını sıkmıştı.
Kendini Haliç kıyısında bulduğunda, Cibali’ye kadar gidip ilk meyhaneye dalmak geldi içinden. Kafasında uğuldayan kaygı dolu soruları susturmaya ihtiyacı vardı. Arkadaşının aklına uyup bu işe girmeye niyetlendiği için kendine kızıyordu. Belki de en doğrusu elindeki dosyadan hemen kurtulmaktı…
Balat’tan geçerken Fener iskelesinde ilginç bir toplulukla karşılaştı Koray. Yarı bellerine kadar soyunmuş delikanlılar, uzun siyah kostümlü Ortodoks din adamının elindeki haçı dualar eşliğinde sırayla öpüyorlardı. Merak edip kalabalığın arasına karıştı. Haç birden Haliç’in karanlık sularına doğru fırlatıldı. Haçın ardından, aylardan Ocak demeden gençler de suya atladılar. Kıyasıya yarışarak haçın düştüğü yere kadar yüzdüler, dalarak aramaya başladılar. İçlerinden biri sonunda buldu ve coşkulu bir zafer sevinciyle kaldırdı onu. Sudan dışarı çıktığında din adamı titreyen kahramanı kutsadı ve armağanlar verdi. Koray’ın hemen önünde bir turist kafilesi vardı. Rehberleri geleneksel Epifani Töreni’nin ‘ani idrak ile özü anlama’ anlamına geldiğini ve biyolojik doğumdan sonra hayata ikinci kez başlamayı sembolize ettiğini açıklıyordu. ‘Bu gencin asıl ödülü’, diyerek devam etti rehber, ‘haçı gömülü olduğu sulardan çıkardığında yepyeni birine dönüşmesidir.’
Sulu bir kar serpiştirmeye başladı. Koray, zarfın ıslanmaması için aceleyle taksi çevirip trafiğe karıştı.
***
İlerleyen günlerde kolları sıvayıp çalışmaya başladı. Uzun uzadıya düşünecek zaman yoktu. Vaziyet planını çabucak tamamlayıp kat planlarına, kesit ve görünüşlere geçti. Bir yandan dünyadaki benzer örnekleri araştırıyor, öte yandan İstanbul’daki mevcut kütüphaneleri inceliyordu.
Bir ay sonra çizimler genel hatlarıyla şekillenmişti. Binayı arazinin kayalık tarafında dikdörtgen bir tabana oturtmayı planlıyordu. Üç kata iki bodrum ilave edecek ve konferans salonu, arşiv, teknik mahaller ve benzeri fonksiyonları bodrumlara sığdıracaktı. Öbür katlar İstanbul’da üst üste kurulan şehirlere ve iç içe geçmiş kültürlere gönderme yapacaktı. Şehrin iki yakasını temsilen kütüphaneyi ikiye bölmüş, uzun kenarın ortası boyunca geniş bir galeri bırakmıştı. Boşluk tavana kadar yükselerek camdan kubbelerle son buluyordu. Köprüye benzeyen iki geçiş yarım katlar arasındaki bağlantıyı sağlıyor ve yer kaybetmemek için merdivenler dönerek tırmanıyordu. Malzeme olarak çelik, cam ve doğal taş kullanmış, yangın güvenliği yüzünden ahşaba hiç girmemişti.
Uluslararası standartlara uymuş, tesisat kanallarını ustaca gizlemiş, işletme giderlerini hesaba katmış ve binanın deprem dayanıklılığı için gereken tedbirleri almıştı. Estetiği de gözetmişti. Osmanlı bordosu ve grinin hâkim olduğu iç mekânda kitap raflarından boş kalan duvarları zarif çini aplikasyonlar süsleyecekti.
Fonksiyonel, sağlam, konforlu ve şık bir bina olacaktı. Daha başka ne gerekiyordu ki zaten? Projesi kabul edilebilirdi. Yine de Koray’ın içine sinmeyen bir şeyler vardı. Teslim tarihi yaklaştıkça huzursuzluğu daha da arttı.
Çok daha iyisini yapabilecekken, aklındakileri tam anlamıyla ortaya koyamamıştı sanki. Tasarımı, şehri kaba lekelerle gölgeleyen birçok yapıdan güzeldi güzel olmasına ama bir kimlik kazandırabilmiş miydi kütüphaneye? Bu büyük kutunun, örneğin bir İskandinav şehrinde bulunmasıyla, İstanbul’a ait olması arasındaki farkı yeterince verebilmiş miydi? ‘Dünya durdukça’ bu şehirdeki mimari başyapıtların yanında durmaya yakışıyor muydu bu bina? Projesinin betona dökülerek karşısına dikilmesini istiyor muydu gerçekten?
Koray için bu soruların hepsinin yanıtı kocaman birer ‘hayır’dı. Kendi tasarımını en insaflı değerlendirmeyle vasat olarak nitelendiriyor, teklifi vermek ile vermemek arasında gidip geliyordu.
Yine de başladığı işi yarım bırakmamak adına tüm detay çizimleri tek başına yetiştirmeye uğraşıyordu. Ofisten çıkmıyor, bilgisayarın başından neredeyse hiç kalkmıyordu. Haftalardır görmeye zaman ayıramadığı kızı babasının eserini merak ettiğini söyleyip duruyordu. Ona kendinin bile tam anlamıyla beğenmediği bir kütüphaneyi göstermek zorunda kalmak istemezdi. Oysa değişiklik yapacak, yeni bir şeyler kuracak gücü kalmamıştı. Boş kahve fincanları ve tıka basa dolu küllükler arasında çalıştığı son gecelerden birinde, azıcık kestirmek üzere uzandığı kanepede bir rüya gördü.
Simsiyah bir denizin kıyısında, yarı beline kadar çıplak… Sert bir rüzgâr kulaklarında uğulduyor. Gökyüzünde ince bir ay dilimi dışında hiç ışık yok.
Rüzgâr o kadar güçlü ki yıldızları süpürüp götürmüş, ayı sallıyor.
Gözlerinin önünde ay büyümeye başlıyor. Gittikçe yuvarlaklaşıyor, doluyor. Devasa bir dolunaya dönüşüyor.
‘Zaman geçiyor’, diye fısıldıyor rüyasında Koray.
Ay büyüdükçe rengi kor gibi kızarıyor, olgun bir meyve gibi gökten düşüveriyor.
‘Ay düştü!’, diye bağırıyor Koray. Sesini duyacak kimse yok.
Ayın sulara gömüldüğü yer ışıl ışıl. Koray denize atlıyor, su çok soğuk.
Yüzüyor, yüzüyor…
Kuzguni sulardaki gümüşi ışıltılara ulaşmaya çabalıyor.
Ama her kulacında adeta kayarak ondan kaçıyor ay.
Deniz onu tekinsiz açıklara çekiyor.
‘Öleceğim’, diye düşünüyor Koray.
Geri dönemeyeceği kadar uzağında kıyının.
Sonra birdenbire duruyor kucağında karanlığın.
Tam altında parlayan yansımada sanki kendi suretini görüyor.
Soluğunu tutup, dibe dalıyor. Ayı sudan çıkartıyor.
***
Koray saatlerdir uyuduğunu fark edince telaşla dışarı fırladı. Hava tam aydınlanmamıştı henüz. Sabah ayazında sokaklardaki çamur buz kesmişti. Trafik her geçen dakika sıkışıyor, kaldırımlar kalabalıklaşıyordu. Bedeninin soğuğa çarpan yüzeyini bir kayakçı gibi daraltıp hızla yürümeye başladı. Önünü görüyordu görmesine ama aklında bambaşka görüntüler vardı. Tüm ayrıntılarını ezbere bildiği, haftalardır gece gündüz üzerinde çalıştığı çizimlerdi bunlar. Slayt halinde geçiyorlar, kusurlarını tek tek buluyordu. Hepsi aslında kendi hatalarının çizgiye dönüşmüş halleri. Tüm saplantıları, korkuları işte tam karşısında duruyor pafta pafta… Bakmayı bilen gözlerden kaçması imkânsız. Sadece vaziyet planına göz atmak, Koray’ın ruh halini bir çırpıda anlamaya yeter. Oysa Koray binanın kuytu köşelerine gizleyebileceğini sanıyordu onları. Aslında ne kadar uzak durmuştu elindeki işe... Fazla üstten bakılarak çizilmiş planlar, içini tam göstermek niyetiyle alınmamış kesitler... Bu kütüphane; Koray’ın karamsarlığının, çekingen mizacının, kendine güvensizliğinin, en kötüsü umutsuzluğunun 9,5 metre yüksekliğinde, 1.500 metrekare alanda vücut bulmuş hali… Çizdiği tüm doğrular Koray’ın doğruları, tüm eğriler yine onun…
Sorunları olması doğal ama onların olduğu gibi işine yansıdığını görmek için biraz içgörü yetmişti işte! İnsanın işi onu öldürmemeli, sağaltmalı. Mimarın binaları onun ağlama duvarları olmamalı.
Yanından geçenler, beğenmediği çizimleri kovalamak için kollarını başının üstünden sallayarak koşar adım yürüyen Koray’ı deli sanıp yollarını değiştiriyorlardı.
***
Arsaya vardığında bir taşa oturup soluklandı.
Güneş yükselmiş, rüzgâr bulutları süpürüp götürmüş, deniz tek mavi tonunda yekpare önüne serili. Görüş alanı kristal berraklığında. Düşündükleriyle arasında duran sis perdesi sonunda kalkmış. Bedeni dolup taşan enerjiyle gerilmiş bir yay, fikirler fırlamaya hazır oklar… Fikrin nasıl kalıba döküldüğünü, hangi tavda dövüldüğünü anlıyordu artık. Vasatı aşabilmek için aklının sınırındaki eşiği atlaması gerektiğini kavramıştı. Belli ki, tüm büyük ustalar geçtiler kendi eşiklerinden.
Koray, olağanüstü bir deneyimin kıyısında olduğunu seziyordu. Bir süre bekleyip kendini hazır hissettiğinde dönüp arkasına baktı, tam kütüphaneyi inşa etmek istediği yere…
Işık dese değil, madde dese hiç değil. Uzam bükülüyor, kıvrılıyor. Genleşip daralıyor, incelip kalınlaşıyor, bir seyrelip, bir yoğunlaşıyor. Boş arsanın üzerinde adeta dev bir hologram açılıyor, lambadan çıkan cin gibi büyüyor… Korkmadı Koray.
Uzam eğilip büküldükçe yüzeyler, duvarlar, kapılar, pencereler, kubbeler, avlular oluşuyor. Önce binanın silueti sonra tamamı çıkıyor ortaya. Kaba konturlar zarif girinti çıkıntılarla ve binbir detayla bezeniyor. Şaşırmadı Koray.
Bina şiir gibi, ne tek bir tuğla eksik ne de fazla. Bina dile gelmiş mimarını anlatıyor sanki. Mesleğine olan karşılıksız aşkını, öğrenme tutkusunu, kızına duyduğu sevgiyi, İstanbul’a hayranlığını, özgürlüğüne düşkünlüğünü, zekâsını, sabrını, titizliğini ve en çok şu soğuk kış sabahında apansız azat olduğu korkularının hemen ardından coşup patlayan yaratıcılığını…
Koray’ın ve İstanbulluların dertleri, acıları, hayal kırıklıkları kaçınılmaz olarak katılmış binanın harcına. Ama sızlanmadan, ilenmeden, merhamet dilenmeden…
Kendi yarattığı esere kulak verdi, gösterdiklerini tarifsiz hazlarla izledi. Baktıkça yapının aslını kavradı olanca yalınlığıyla. Bilgiye duyulan sarsılmaz inanca atfedilmiş bir mabetten başka nedir ki bir kütüphane? Ve boşluğu biçimlendirmekten başka ne olabilir mimarın işi?
Koray, Şehrin Belleği’ne girmek üzere ayağa kalktı. Basamakları ağır ağır çıkıp kapıdan içeri adımını attı. Güvenlikten geçerken metal çerçeveye çarpmamak için başını hafifçe öne eğdi.




