Bugün, disklere basılı örnekleri, müzik marketlerin promosyon sepetlerinden, asıl fiyatlarının üçte birine satın alınan albümlerin, kasetlerini edinmek için, günler öncesinden sipariş verilmesi, sıraya girilmesi gereken; çocukların, beş liralık metal paraları tren rayına koyup ezdirdikleri ve iyice yassılaşan parayı tren jetonu olarak kullanıp Yeşilköy, Florya, Menekşe hattındaki plajlara doluştukları; aşağı yukarı her evin kömürlüğünün bir köşesinin, hurda bakır biriktirmek için ayrıldığı; Almancıların, sevap kazanmak arzusuyla uyandıkları günlerin öğleden sonralarında, komşularını evlerine davet edip, videodan, son çıkan Türk filmlerini izlettikleri; henüz plastik şişelere girmemiş suların soğutulup, çarşıda pazarda cam bardakla satıldığı; Köy Enstitüleri’nden, Lenin’den, Mao’dan söz eden kitapların tavan aralarından çıkartılmasına henüz cesaret edilemediği; ilk ve ortaokulların Beden Eğitimi derslerinde beden sağlığının henüz hatırlanmadığı, onun yerine ‘sağa dön, sola dön, geriye dön, ileri marş’ gibi emirlerin havada uçuştuğu yanaşık düzen eğitimlerinin son sürat icra edildiği zamanlardı.
Ayın birkaç gününü gömlek ceplerinde bir miktar banknotla geçiren, Dünya ve Çocuk Klasikleri setlerini çoktan alıp salonlarındaki kitaplığa dizmiş, Vosvos hayalleri kuran öğretmenlerin, İLKSAN’ın pazarladığı Lada Samara’ların yıllarca sürecek taksitlerini ödemeye başlamalarına daha epey zaman vardı ve ben, babasının çalıştığı okula kayıtlı, akranı çocukların eğlenerek yaptığı her şeyi ‘ Çok ayıp. Bir de öğretmen çocuğu olacaksın!’ yergisini işitmemek için uzaktan seyreden, hak ettiği kadar çocuk olamayan, bir ilkokul öğrencisiydim.
Her sabah olduğu gibi, evimizi okula bağlayan Kurt Çimento Yolu’nu, terli avucum babamın avucunda kat ediyordum. Çok aç olmama rağmen kahvaltı sofrasındakilere elimi bile sürmemiştim. Amacım; babamın beni, huysuzlanıp yemeyi reddettiğim günlerde olduğu gibi pastaneye götürmesiydi. Buzdolabından alıp kaşla göz arasında çantama koyduğum – annemin, öksürdüğüm zamanlarda ‘Bunu yut ki ciğerlerine inmesin!’ diyerek içirdiği - öksürük şurubunun, çantamdaki diğer malzemelerle çarpışıp babamın dikkatini çekmemesi için temkinli yürüyordum. Yine de babamın kösele tabanlı ayakkabılarının asfaltla her kavuşmasında çıkan ‘tak tak tak’ seslerini lastik tabanlı ayakkabılarımdan çıkarmaya uğraşmaktan vazgeçiremiyordum çocuk ruhumu. Babam, bir yandan, çoğu dükkanlarını henüz açmış, temizlik yapmakta olan esnafla selamlaşırken bir yandan da ahenksiz adımlarımın beni sağa sola savurup uzaklaştırmasına mani olmaya çalışıyordu.
Hastanenin önü yine çok kalabalıktı. Muayene sırası alabilmek için erkenden yollara dökülen insanlar hastanenin küçük bahçesini hınca hınç doldurmuşlardı.
Bir Şafak vardı o zamanlar. İnce, çevik vücutlu; kapkara dümdüz saçlı bir çocuktu. Korkunç hızlı koşardı. Kimse yarışmak istemezdi onunla. ‘ Veli Efendi’de koşsa tabelaya girer bu!’ derlerdi. Kimi sürati nedeniyle ‘Tazı Şafak’ kimi de aşırı zayıf oluşundan ‘Kuru’ diye bahsederdi ondan. Ama o kuşlarından başka hiçbir şeyi önemsemezdi. Oturdukları evin çatısında renk renk, çeşit çeşit güvercinler beslerdi. Hepsini birbirine benzettiğimiz güvercinlerinin ayrı ayrı, tonla özelliğini heyecanla anlatırdı sorduğumuzda. İlkokulu bitirdikten sonra okumaya devam etmemiş, konfeksiyon atölyelerinde çalışmaya başlamıştı. Şafak’la her sabah video kasetçinin önünde karşılaşırdık. Kasetçinin camına asılı filmlerin, özellikle Kemal Sunal filmlerinin, afişlerini seyrederdi, filmlerin kendilerini seyreder gibi. O sabah da oradaydı. Gülen Adam filminin afişinde, kafasından çıkan onlarca kabloya aldırış etmeksizin sanki Şafak’a gülümsüyordu Kemal Sunal. Bizi fark edince hemen babama döndü Şafak. Boynunu saygıyla sağa yatırıp selam verdi. Uzaklaşmamızın ardından seyrine kaldığı yerden devam etti.
Kısa sabah yürüyüşlerimizde karşılaşıp selamlaştıklarımız içinde, babamda en büyük saygıyı uyandıran, hiç kuşkusuz, Bisikletçi Fatma Abla idi. Onunla yürümeye devam edilerek selamlaşılmazdı. Babam muhakkak durur, halini hatırını sorar, vaktimiz varsa bir sigarasını ve çayını içerdi.
Yaşı altmışın üzerinde olmasına rağmen; çocuk veya yetişkin; bütün semt ‘Abla’ diye seslenirdi ona. Geniş bedeni, iri elleri, kalın bilekleri ve bunlarla tam bir uyum içindeki; derin çizgilerle yol yol yarılmış yüzü, tokmak gibi burnu, gür kaşları ve dudaklarından bir an olsun düşürmediği Maltepe sigarasının kendisine armağan ettiği çatallı sesi kadınlıktan eser bırakmamıştı Fatma Abla’da. Onu ilk defa gören muhakkak erkek sanardı.
Gittiğimizde Fatma Abla hasta kocasını dükkanın arka bölümündeki; dış lastiklerin, jantların, plastik süslerin, selelerin, gidonların istiflendiği yerde bulunan; kanepeye yatırıp önüne çayını koymuş, kiraya verilecek bisikletleri kapıya dizmiş, bir gün öncesinden kendisine bırakılmış bisikletlerin lastiklerini yamamaya, akortlarını düzeltmeye, viteslerini yağlamaya, zincirlerini onarmaya başlamıştı. Babam önce içeri girip kanepede uzanan Sırrı Amca’yla görüştü. Fatma Abla’ya döndü ardından. İkisinin de yüzü dökülmüştü. Keyifsiz şeylerdi konuştukları anlaşılan. Onlar konuşurlarken benim gözüm tam karşıdaki; evde kahvaltı yapmayı reddettiğim sabahlar gidip sıcak süt içip poğaça yediğimiz; pastanedeydi. Sevgi Öğretmen her sabah olduğu gibi köşe masaya oturmuş mektup yazıyordu.
Sevgi Öğretmen babamla aynı okulda çalışırdı. Okula başladığımda o da diğer birinci sınıfı okutuyordu. Başlarda bu durumu önemsememiştim. Sıkıntı kendi öğretmenime ısınamayacağıma emin olduktan ve Sevgi Öğretmen’in öğrencileriyle kurduğu sıcak ilişkiyi fark ettikten sonra başladı. Onlara alışılmadık bir ışıltıyla bakıyor, konuşurken ya ellerini veya yüzlerini okşuyor, ya saçlarını düzeltiyor, ya sırtlarını sıvazlıyor ama muhakkak dokunuyor, sevgisini açık seçik ortaya koyuyordu. Ben de onun öğrencisi olmak istiyordum. Bunun için günlerce ağladım, ama babamın, oğlunu samimi bir arkadaşının sınıfından başka bir sınıfa kaydırması mümkün olmadı elbette.
Babam ve Fatma Abla’nın Sevgi Öğretmen’den söz ettiklerini biliyordum. Son günlerde tüm semtin meselesi aynıydı. Herkes, gününün bir bölümünü, Sevgi Öğretmen ve kocası için üzülmeye ayırıyordu. ‘ Talihsiz olunur da bu kadar mı olunur!’ diyorlardı. Kocası, evliliklerinin henüz ikinci haftasında cezaevine girmişti, hâlâ oradaydı. Son zamanlarda hastalanmış. Hastalığı ciddiymiş. Babam ve Fatma Abla bir önceki sabah konuşurlarken duymuştum. ‘Hamza’nın ciğerleri bitmiş, çıkıp tedavi görmesine müsaade etmiyormuş devlet.’ diyordu Fatma Abla. Pastaneye doğru hüzünle bakarak konuştuklarına göre mesele günlerdir olduğu gibi buydu.
Kahvaltı için pastaneye geçtik. Sevgi Öğretmen’i rahatsız etmemek için yanına uğramadık. Babam siparişi verirken ben çantamdan şurup şişesini çıkarıyordum. Elimde öksürük şurubuyla karşısında öylece durdum. Uzattım, aldı. ‘ Hamza Amca bunu içsin ki ciğerlerine inmesin!’ demeyi planlamıştım, ama sözcükler çıkmadı bir türlü ağzımdan. Şişeyi elimden alırken gözleri dolu doluydu. ‘Hamza Amca için.’ diyebildim güçlükle. Bir damla, yanağından süzülüp doldurduğu kağıda düştü. Geri döndüm. Babam, mutluluktan mı hüzünden mi olduğunu ayrımsayamadığım bir derinlikle bakıyordu. Sessizce bitirdik poğaçamızı ve sütümüzü. Pastaneden çıkıp yolu okula doğru adımlamaya başladığımızda Sevgi Öğretmen yazmaya devam ediyordu. Babam, kırtasiyesinin kepenklerine plastik topları ve üzerlerinde kanatlarını olabildiğince açmış kartal figürleri olan dandik uçurtmaları asmakta olan Halil Amca’yla ayaküstü konuşurken ben kırtasiyenin hemen yanındaki züccaciye dükkanında rafların tozunu, bir şey düşürüp kırmamak ve haftalığını eksiksiz alabilmek için terle ve dikkatle, alan çırak çocuğu izliyordum.




