Kekik kokusu, kekikleri takip edin Hristos’u bulmak için...
Ellerimiz toprağa tutunmaktan kararmış, önümüze çıkan her iri taşı avuçlayarak, bedenimizi biraz daha yukarı çekiyoruz. Bir taş daha, her taşa, bir adım. Her adımdan sonra önümüzü görmek için başımızı kaldırdığımızda, yüzümüze yaprakları sivri uçlu çalılıklar çarpıyor. Çalılıkların arasından ilerleyebilmek için attığımız her adımdan sonrası bir bacağımız boşlukta. Nereye tutunacağız? Arkadakiler beni takip ediyor. Ayağımı nereye koyacağıma bakıyorum. Tutmayı denediğim bir kaç taş, elimden kayıp boşluğa yuvarlanıyor. Toprağa en gömülü olanının en sağlam olacağını düşünürek, parmaklarımı toprağa batırıyorum. Biraz daha yukarı. Denizin kokusu burada yok. Bir yerde dursak, soluklansak. Ne kadar zamandan beri güneşin altında ilerlediğimizi unuttuk. Başka yolu yok devam etmenin. Sağ gözümün ucuyla arkaya bakıyorum, biri tam arkamda, ötekisi çok arkada kalmış. “Düzlük var, birazdan düzlük var” diye aşağıya bağırıyorum. Nefes nefese, yüzleri kıpkırmızı sadece başlarını öne sallıyorlar. Dayan. Biraz daha. “ Yılan var mı ?” diye en arkadan bağırıyor Evagelia. Gülüyorum. Mutlaka vardır buralarda bir yerlerde saklanan, dinlenen, yemek yiyen bir yılan. Her kayanın altından, kuru dalların, sivri yapraklı çalılıkların, arasından aniden karşımıza çıkacak olan bir yılan. Zehirli olanlardan burada çeşit çeşit var. Burası onların toprağı. “Yok” diye geri bağırıyorum. Sesini çıkarmıyor. Birden iki ayağımın üstünde yerde durabileceğimi hissediyorum. Yaklaşıyor muyuz ? Eğim azalıyor. Biraz sonra ayakta duracağım, iki, üç, yok dört adım sonra. Devam et. Birden nefes nefese ayaktayım. Duraklayınca kalbimin ne kadar hızlı attığını duyuyorum. Bacaklarım ağrıyor, kulaklarım zonkluyor, üstüm sırılsıklam. Susadım. Etraf bir dehliz. Demin başımızı örten çalılıklar, şimdi karnımıza batıyor. Başka bir deniz burası, yabani, küskün, ödünsüz. İnsanı dilsizliğe getiren. Biraz uzakta çalılıkların arasında varla yok arası bir insan izi seçiliyor. Birden yanıma kadar vardığını farkettiğim Jeanne’e dönüp “Burada bir köylü var ” diyorum, gördüğümden insan izinden şüphelenerek. Jeanne iki eliyle gözlerine gölge yapıp, gerçekten biri var mı diye anlamaya çalışıyor. “Biri var”. Sanki o biri buraya bambaşka bir yoldan gelmiş. Çalılıkların ve kayaların arasında temizlenmiş, düz, kumlu bir patikadan. Sert bir kayalığın üzerine kurulmuş, her bir bacağını kayanın bir yanına sarkık, elinde matarası, çalıların ötesinde bir boşluğa gözleri takılı, kıpırdamadan oturuyor. Jeanna ona doğru birkaç kez bağrıyor. Duyuyor mu bizi ? Duymadığına kanaat getirip, bacaklarımızın çizilmesine aldırmadan aceleyele ona doğru ilerliyoruz. Köylü usulca dönüp bize bakıyor. Gözlerinin güneşten kamaşan ışığı yüzünde gezinen. Işığı açık mavi, yanık yüzünün derin çizgileri arasında bize yansıyor, alaylı ve memnun, bekliyor... Nefesimizi yakalamamız onun için kısa, bizim için uzun bir zaman. “ Hristos ? Hristos’a nereden gidiliyor ? ”. Sesimin tuhaf bir yankısı dolanıyor çalılıkların arasında, endişeyle çaresizlik arası, çıkartamadığım. Başka bir boşluk şimdi içinde sallandığımız. Tanıyamıyorum. “ Hristos ?” Göğsümüz ine kalka soluklanırken, onun nefes bile aldığından emin değilim. Anlamış gibi başını sallıyor. “Kaçıki” diye sağ elinin işaret parmağıyla uzakta zar zor seçilen bir tepeyi işaret ediyor, kurumuş dudaklarındaki alaylı gülümsemesi derinleşerek. Sanki ne sorduğumuzu duymamış. Adanın her yerinde keçiler var, çoğu başıboş gezinen, bu dağlık yemyeşil adada her an otlanacak vaha bulan. İşaret ettiği tepede hiç birşey göremiyoruz. Ağaçların arasından ötesi seçilmiyor, sadece daha sivri kayalıklar tepede yükselen. Nehir nerede saklı? Anlıyormuş gibi başımızı sallıyoruz, anlamadığımız belli. Yüksekliğin tok sessizliği kulaklarımıza dolup, dalgaların çekilmesi gibi kulaklarımızdan boşalıyor. Keçilerin boyunlarına asılı çıngıraklar adanın serin rüzgarında durmadan çınlıyor, rüzgar çan seslerini önümüze döküyor. Ne yapacağımızı kestiremeden, yürümeye devam edemeyecek kadar yorgun, mavi ışığa takılı kalıyoruz.
“Hristos nerede ?” diyorum bir kez daha, daha yüksek sesle sorduğumu zannederken, kurumuş boğazımdan çıkan kuru bir ses duyuyorum. Adam yüzünü öte yana çeviriyor, mavi ışık siliniyor, şişesinden bir yudum su alıp bize parmağıyla başka bir tarafı işaret ediyor. Kekikler...
Adaya bir hafta önce geldik. Gemiye bindiğimiz güne kadar gitmek konusunda konuşmamıştık.Ada ıssız ve büyüleyici, şehrin karşısında her gece bize doğru kapandı. Şehirden, yazın geçmesini beklemekten başka bir şey kalmayana kadar gitmedik. Evagelia’nın haftada birkaç gün ikindi vakti seviştiği bir ressam sevgilisi vardı şehirde kalmasına sebep olan. Ne zaman gelip gideceğini bilmediği, hep aynı güzellikte sevişen. Ressam bazen habersiz yok olsa da hep habersiz geri geliyordu. Buluştukları günlerin akşamlarında, sevişme hikayelerini anlatmak için meydandaki kahvede Evagelia bizimle buluşuyordu. Kırmızı ojeli uzun ince parmaklarının arasında her an düşürecekmiş gibi tuttuğu ince, uzun sigarasından sık sık nefes çekiyor, rahatlamış bedenini oturduğu sandalyede geriye doğru esnetiyor, sağ elinin işaret parmağına saçının buklelerinin dolandırarak, umursamazca yaşadıklarını anlatıyordu. Kendinden emin günün detayları içinde dolanırken, huzursuz olduğunu hissediyordum. Bize anlatarak olayların sırasını hafızasında yeniden düzenliyor, hoşuna giden detayları öne alıp, tedirgin edenleri bizim göremeyeceğimiz bir yere gömüyordu. Durgun geçen yazın içimizde her seferinde aynı özlemi yangılayan bir merakla hikayelerini en baştan dinliyorduk. Sanki onlar yeni tanışmışlar, ressam evinin kapısını sanki ilk defaya mahsus tedirginlikle açmış, sıkıca sarılırken, Evagelia’nın elbisesini ilk seferki aceleci acemilikle çıkarmış, kokuların, dokunuşların verdiği hazlar ardarda bedenlerinde ilk kez yayılmış, uzandıkları yer yatağının yanındaki camdan içeri dolan öğleden sonrası güneşinde, sokaktan gelen gürültülerin arasında mayışarak, ilk defa sarılarak uyumuşlar gibi. Hikayesi bittiğinde biz doymuş, Evagelia ise yarım kalmış oluyordu.
Ben her sabah aynı umutla hiç bir zaman beni hiç bir yere davet etmeyen birini bekliyordum. Aşık olmayalı uzun zaman olmuştu. Aşık olabilecek miydim ? Birine aşık olmanın getirdiği heyecanları, endişeleri, hazzı, saplantıyı... Hayal ediyordum.
Çoğu zaman göremediğim, ama her gün aynı yerde görmeyi umduğum, iki adım ötede yaşayan birini. Onu görebilirim diye, günün belli saatlerinde çalıştığı sokakta yukarı aşağı yürüyor, gerçekten yapmam gerekiyormuş gibi lüzumsuz birçok iş için onun sokağındaki dükkanlara giriyordum. Hiçbirşey almadan ertesi gün aynı yere dönmek üzere dükkanlardan ayrılıyor, onun sokağının kafelerinde oturuyordum. Gün bitiyordu. Aylar geçiyordu. Beklenmedik zamanlarda gülümseyerek karşıma çıkan görüntüsünin belirsizliğinin sürüklediği hayalleri, beni yaz boyunca şehirde tutmaya yetiyordu. Öyle geliyordu.
İçimizden gitme kararını Jeanne verdi. Evagelia’nın ressamla sevişmesini tekrar tekrar anlattığı bir akşamüstü, hikayenin bitmesini beklemeden sitemkar, adaya gitmek için daha ne kadar bekleyeceğimizi bize sordu. Evagelia’nın yarıda kesilen cümlesi ve kahkasının sonunda sallanan bir sessizlik... Gitmekten kendi aramızda önceden hiç bahsetmemiştik. Jeanna’a adaya gitmesini başkası söylemişti. Ona, adada uzun boylu bir erkekle tanışacağını vadetmişlerdi. İnanmıştı. Geniş omuzlu ve uzun boylu bir adamla tanışacak ve her gecenin bir öncekinden daha uzun ve geniş olacaktı. Gitmesi gerekiyordu. Artık şehirde beklemek yerine gemiye binip, karşıya geçmek istiyordu. Bizim de onunla gitmemizi. Meltem, saçımızın dalgalarıyla oynayan yaz meltemi, parmaklarımızın arasında havada asılı kalan sigaranın muşambaya dökülen külleri, yazın limon vişne dondurması ekşi tatlılığı, yarım kalmış arzuların gözümüzde oluşan buğusu, dolanıyor, dolanıyor... Evagelia birşey söyleyecek gibi olup, sonra nefesini yutuyor ve önüne bakıyor. Sonra Jeanne’ın gözlerine, umut ve endişe kaplı. Çok bekledik. “Olur” diyorum “ haftaya gideriz”. “Yarın” diyor şimdi kendinden emin. “Yarın saat dokuz feribotu var, biletleri aldım bile”. Evagelia kahkasını tamamlıyor. Meltem...
Adaya vardığımız günden beri içimde bir his o uzun boylu adamla benim tanışacağımı söylüyor. Sanki en çok ben gelmek istedim adaya. Benim ısrarlarıma dayanamadılar, ikna olup geldiler buraya. İçime öyle doğuyor. Onlara söylemiyorum bu düşüncelerimi, yazın yavaş günlerinin içindeki beklentiye katıyorum. Adaların içinde ayrı bir ada burası. Ürkütücü, yemyeşil, plajları siyah kumdan. Tepeleri dağa yeltenen, küçük ormanları devasa kayalıklar saklayan. Ve kayalık arasından akan şelaler, yemyeşil, berrak göller oluşturan şelaler. En büyük göllerden birinin yanındaki köhne bir otele yerleşiyoruz üçümüz beraber. Jeanne herşeyi hazırlamış, her sabah adanın hangi kasabasına gideceğimizi, hangi kıyısında yüzeceğimizi söylüyor. Sabah hangi kahvede oturacağımızı, öğlen nerede yüzeceğimizi, akşam nerede içki içeceğimizi de biliyor, hazırlıyor. Onu takip ediyoruz. Takip etmediğimiz zamanlar kızıyor. “Neden ?” diye sorduğumuz zamanlar da kızıyor. Günler geçtikçe kimseyle tanışmıyoruz. Jeanne’ın bazen bize öfkeyle baktığını görüyorum. O adamla benim tanışacağımı anlayacak diye bazen korkuyorum. Jeanne her akşam, sabaha kadar sahilde içmek istiyor. Uyumaktan korkuyor akşamları. Gecenin karanlık saatleri sabahın kör saatlerine dönüştükten sonra ayakta duramıyoruz, adanın amansız doğasında geçen yorucu günlerin ardından, akşamları bitkin ve toz toprak içindeyiz. Yataklarımıza kıvrılıp uyumak istiyoruz. Jeanne bizi bırakmıyor. Sabaha kadar kasabadaki bütün barları bitirip, sahilde yığılana kadar onunla beraber içmemizi istiyor. Jeanne geceleri uykusunda kabuslar görüyor.
Yüce tanrıların tapınağına dolunayda çıktığımız geceden beri böyle...Her gece başka bir kabus görüyor. Sabahları bizimle konuşamayacak kadar ağır ve karanlık, sadece adamla tanışacağı gün için bu rüyalara katlanıyor. Tabutun içinde yatan genç bir gelin, tahtadan tabut nehrin üzerinde yüzüyor, arkada Rumca ağıtlar, Persephone, Persephone... “Kocasının onu öldürdüğünü biliyordum” diyor bize kahverengi gözleri açık açık, “düğünde de biliyordum, rüyadan sonra eminim, cenazede kocası yoktu, sonra hep ağladım.” Sonra bizim yanımızda katıla katıla daha çok ağlıyor. Aslında o adamla tanışamadığı için gizli gizli ağladığını biliyorum. Sonra tabutu anlatmaya devam ediyor. Gecenin saydamlığında kelimelerin kırılmasını dinliyoruz, gerçekten tabut denizin üzerinde yüzüyormuş gibi Jeanne anlattıkça susup ürperiyoruz. Sahilde bizden başka kimse yok içen, sahilde çoktan uyumuş öteki ayyaşlardan başka...Jeanne anlattıkça rüyalarını, deniz kabarıyor, uzaklaşan dolunayın gümüş ışıklarında dalgalar sahile haşince çarpıyor. Başlarımız her geçen saat ağırlaşıyor, onun susmasını bekliyoruz, susmasını hayal ediyoruz, susunca uyuyacağımızı, uyuyabileceğimizi. Her gece hiç beklemediğimiz bir anda susuyor, uykuya yenilen isteksiz bir savaşçı gibi yanımıza kıvrılıp, yerde uzanıyor. O uyuduktan sonra biz sabahın soğuk ilk saatlerinde kalıyoruz. Sessizce onun uyumasını ve karşı tarafta kapanan şehri izliyoruz.
Hristos nehrine gitmek... Deniz kenarında susup kaldığımız bir sabah vakti, nehre gitmek aklıma geldi. Nehirde yüzmeyeli.... Jeanne kendi planlarının sonuçsuz kaldığına artık iyice inanmış olsa gerek, bu sefer itiraz etmedi. Otelin yanında çalışan yolu tarif etmesi için konuştuğumuz genç köylü çocuk ‘Dağları bilmiyorsanız oraya gitmeyin” diyor. ‘ Dağları bilmiyoruz, ama Hristos’a gitmek istiyoruz yine de’ diyorum omuz silkerek. Çocuk başını sağa sola sallayarak, kamyonuna binip, bizden uzaklaşıyor. Öğlen güneşi tam tepemizde, ensemizi ve sırtımızı yakıyor, her geçen an daha çok terliyoruz. Jeanne ve Evagelia bana bakıyorlar, karar vermem için bir işaret beklercesine. “Gidelim” diyorum.
Yürümeye devam ediyoruz. Yol biz ilerledikçe daralıyor, ağaçların binlerce yıldan beri budanmamış dalları daralan yolun üzerinde yeşil bir çatı oluşturuyor. Durmadan ilerlememize rağmen nehri göremiyoruz, suyun sesi hiç bir yerden duyulmuyor... Toprak yol ara ara çamurlaşıyor, sonra yine kuru ve taşlı. Kertenkeler önümüzdeki taşlardan atlıyor. En önde ben yürüyorum, patikayı andıran bir çizgiyi takip ederek. Ormana daldıkça patika iyice daralıyor, ve hava serinliyor. Uzakta yankılanan birkaç keçi sesi bize kaybolmadığımıza inandırıyor. İnanmak istiyoruz devam etmek için. Sesleri her yerden duyuluyor halbuki. Kimin nerede olduğunun bir önemi yok onlar için.




