Kaçmıştınız. Yağmurdan kaçmıştınız. Bir tutam rüzgar gibi savruk, üşümüş. Mumlar yanarak erimez mi? Daha ne olduğunu anlamadan. Bir kış ikindisiydi. Salon dağınıktı, tavan uzadıkça yokoluyordu tepenizde, çekyatı uyandığın gibi bırakıp öyle gitmiştin akrabalarına, tatil diye kalkıp onca yolu geldikten sonra onları ziyaret etmemek olmaz diyerek çıkmıştın evden, iki gün sonra seni o karşılamıştı garda. Yağmur yağıyordu, doğruca sana gelmiştiniz. Yağmurdan kaçmıştınız. Salonda hâlâ uyku loşluğu vardı, sobayı yakıp kurulanırken. Ne güzel kentti orası, ne güzel sokak, ne güzel ev, ne güzel kanepe. O’nun düşüncesi değil miydi Medine’ye giden bir müslüman gibi kalbini titreten. Her şey güzeldi o olduktan sonra. Sevişmek istediniz ama vakit yoktu, Esra’nın doğum gününe yetişecektiniz, süpriz yapacaktınız ona. Giderken şemsiyeyi tutmak ne güçtü, rüzgar, yağmur... Onun adında bir apartman çıkmıştı karşınıza, artık her geçtiğinde o apartmana bakacaktın. Git bak, bugün bile hâlâ durur orda, adından habersiz. Buz mavisiydi sokaklar. Ahmet’le o gün tanışmıştın, halasının oğlu. Akrabalarını tanıdıkça daha fazla o olduğunu düşünmüştün, o’na büründüğünü. Bir koltuk, ilişmiştin zor bela, susmuştun. Ardından çıkıp bir pastaneye geçmiştiniz, Sevda teyze ölmemişti daha. Aylar sonra aynı pastanede sana da doğum günü sürprizi yapacağını tahmin edebilir miydin? Akşam yatağına uzandığında, anlayamamıştın. Anılar. Bekledikçe çürür, yaraya dönüşürler belleğinde. Bilemedin.
Sonra. Çok sonra. Bir yaz günü, otobüste el eleydiniz. O kentin yazları.. Öğle vakitleri kucağında melekler uyurdu sanki. Ilık bir serinlik hep. “Çok korkuyorum” demişti sana. “Ya birisi görürse... Ben seni eve gittim mi ararım.” Başını öne eğip susmuştun. Susmuştun. İndiğinizde durak kalabalıktı, köprü durağı. Yükselen o ses tonozunun altında. Bir süre durup bakışmıştınız. Ne bakışma hem de. Sonra seni tanımamazlıktan gelmiş ve dönüp kalabalığın içine karışmıştı. Sevdaydı, sözlerdi bir yerde tıkanıp kalmış, sadece bir çaresizlik. Zaten göz açıp kapayıncaya kadar kaybolmuştu ortadan. Bir an önce sevgilindi, gözlerine bakıp konuşuyordun; sonraysa baştan başa yabancı. Bu öyle gücüne gitmişti ki. Bu sessiz ayrılış, buruk. Öyle derin severken ağzını açıp da tek bir laf edememek. Eve gidene dek kendini zor zaptetmiştin ama sonra. Sonra bir ağlamadır tutturmuştun. Ne ağlama hem de.
Bu kez eve yalnız gelmiştin. Koyu bir güz gecesi. Caddeler ihtiyarlamış bir kadın gibi. Onu başka bir kentte başka bir biçimde görüp, vedalaşıp. Üzerinde bir otel soğukluğu. En sonunda sen de bakmıştın sahilden denizin ötesine kederle. Sen bile. Artık hayatında olmayacak. Böyle apansız, karman çorman, bu şekilde. Çok anı vardı odada, onlara aldırış etmeyecektin, hiçbir şey düşünmeyecek, düşünmeyecektin. Çekyatı açmıştın, yatacakken yastığının üzerindeki kara leke çarpmıştı gözüne. Rimeli! Yanında yatarken ağladığı bir vakit akan rimeli, çıplak, hüzünlü. Koyu bir köz gibi yanıyordu sarı solgun odanın ortasında. O an orda görmek istediğin son şeydi. Kalbinin derinlerinde bir şeyler titredi, paslı bir olta kancası gibi, çekip çıkarabilir miydin? Küf tutmuş bir meyveyi alıp attığında bile parmaklarına ölgün bir yeşil bırakır. O kent, o ev, o kanepe, şimdi. Yine de direndin. Yastık zarını yıkamayacaktın. Simsiyahtı, soğuktu. Kapadın gözlerini, koydun başını yastığa. Birkaç güvercin göğsünde telaşla çırpınıp durdu bir süre. Sonra uyudun. Yorgundun. Yağmur yağıyordu, kaçamadığın..




