anasayfa altMetin Kurmaca Silgi Denen Bir Şey

Silgi Denen Bir Şey

e-Posta Yazdır PDF

“Sessiz oluyoruz. Sessiz dediiim. Bak kime söylüyorum? Ahmeeet. Otur yerineee. Hüseyyinn. Kime diyorum ben? Bak geliyorum şimdi oraya…”

Fatoş hanım öğretmen koltuğuna çantasını hışımla attı. Topuklu ayakkabılarının üstünde dengede durmaya çalışan bir hali vardı. Dar siyah kısa denebilecek bir etek, vatkalı pembeli bol kazak, pembe ruj, pembe ojeler. Saçları son moda iki saç tarağıyla iki yana çekiştirilmiş. Her zamanki gibi elini beline koydu. Sınıfın ortasındaki sobayı kontrol etmek için birkaç adım yürüdü. Sonra kapıya yöneldi.

“İsmail efendiii, İsmaiiil.”

Sobanın başına döndü. Sesini yükseltmek iyi gelirdi. Başka öğretmenlerle bir arada görülmez, bahçede tek başına gezmeye çıkar, dayanamaz sağda solda yaramazlık yapanları yakalardı. Bakması yeterli olan öğretmenlerdendi. Yalnızdı ve bütün suç öğrencilerindi. Çocuklara model olmanın düşünülmediği o yıllarda, kişisel gelişim kitapları basılmamış, kimse şu hayatta ne yapıyor olduğunu sorgulamaya başlamamıştı.  Sınıflarda sobalar, küme çalışmaları, pötikareli örtüler ve nedense sinirli, kimsesiz öğretmenler vardı.

Tahtayı silmeye çalıştı. Beceremedi. O kadar uzun zamandır ıslak bezle silinmemişti ki, dün yazılanlar, önceki gün, hatta köşelerde bir hafta önce yazılanlar hâlâ okunabiliyordu. Kafası karışık, yorgun, yaşlı ve çaresiz bir adamdı tahta ve yardım bekliyordu.  Keçe silgi fayda etmiyor, adamın anımsamak istemediklerini birbirine buluyor, daha da katlanılmaz hale getiriyordu.

“Nöbetçi kim bugün? Dördüncü ders oldu, hâlâ belli değil mi nöbetçi? Mustafa git, kap Nedime hanımdan ıslak bezi, hızlı hadi.”

Kapıya yakın oturan Mustafa ok gibi fırladı. Saçları geçen haftaki bit kontrolünden sonra iki numaraya vurdurulan on üç çocuktan biriydi. Pencere kenarında ışıktan yararlanan Fatoş hanım bütün sınıfı saç kontrolünden geçirmiş, çalışmaları sonuç vermiş, sınıfın yarısından çoğunda bit bulmuş, kalan yarısında da sirke tespit etmişti. Bitler kafamızın içindekileri yerdi. Onlardan kurtulmazsak hiçbir şeyi aklımızda tutamazdık. Öyle derdi Fatoş öğretmen. İki başparmak tırnağı arasında sirke kırmak yetenek isterdi. Sirkeyi başparmak tırnağının tam orta yerine oturtur, öteki başparmak tırnağının en yüksek yerini tepesine gömerdi. Fatoş hanım bu şekilde kafadan kafaya geçerken bitler de kafadan kafaya geçer, böylelikle bu rutin kontroller, mücadele yerine yayılmayı sağlayan verimli bir uygulamaya dönüşürdü. Belki iyi de olurdu. Bitlerin karnı doyardı. Biz de kafamızdaki bazı şeylerden kurtulurduk.

Mustafa ıslak bezi getirdi. Öğretmen yaşlı adamın kafasındakileri bastıra bastıra sildi. Birinden intikam alıyordu. Canını acıtmak istiyordu belliydi. Hiç iz kalmayana dek uğraştı. Tahta sonunda her şeyi unutmuştu, boş, uyuşuk ve anlamsızdı. Sonra tebeşir kutusundan beyaz uzun bir tebeşir aldı. Acımadan sertçe kırdı.

“Ben tahtaya yazarken yazmıyorsunuz. Sonra yazarsınız. Anlaşıldı mı?”

“Bu kurdele düşüyo ya uff. Bu toka bollaşmış. Çıkarsam n'olur? Saçımı çektiriyo, aşağı çekiyo. Yazmayın dedi ama Umut yazıyo, ötekiler de yazıyo, ben de yaziim. Hep yazmayın der zaten. Temiz sayfa ooh. Ne güzel temiz sayfaya yazmak. Kırmızı kalemim bitiyo. Cebimdeki mendili de değiştirmedi zaten annem. Mendil kontrolü olur mu acaba bugün? Tırnaklarım uzamış. Bu parmağım niye sola doğru yamuk benim? Yaziim ben de, herkes yazıyo, Umut da yazıyo, ben de yaziim.”

Tam o sırada taze kırılmış tebeşir, henüz silinmiş tahtanın üzerinde kayarak yeni bir hikâye yazıyordu. Islandığı için bazı yerler tebeşir tutmuyorsa da öğretmenin bastıran güçlü eli her şeye kadirdi.

“Gördü yazdığımızı, geliyo geliyo ayy cetveli aldı geliyo. Sil, sil, sil! Umut da siliyo. Herkes siliyo sen de sil. Hii! Çabuk siil!”

Fatoş hanım topuklu ayakkabılarıyla dengede, sınıfı çınlatarak geldi. Zavallı kurbanlara yaklaştı. Ellere birer cetvel ve kafaların tepelerine birer şaplak indi. İlk çocuk hazırlıksız yakalanmıştı ama ikinciden itibaren kalan beşi, gözlerini kapatıp omuzlarını yukarı çekti. Hepsinin kafasından aynı tok ses geldi. Kafaları öne doğru dans edip geri geldi. Geri geldi…Geri…

 

“Not almaya gerek yok. Slaytların çıktılarını döküm olarak Sibel hepinize verecek.”

Kahverengi toplantı salonunda müdürler toplanmış, Ekonomik Araştırmalar Bölüm Müdürü Cengiz beyin sunumunu izliyorlardı. Kredi Pazarlama Müdürü Leyla hanım, Hazine Müdürü Altan bey, Sermaye Piyasaları Müdürü Yavuz bey ve Operasyon Müdürü Esin. Esin her zamanki gibi uykusuzdu ama makyajını yapmıştı ve bakımlı duruyordu. Zaten toplantıdaki Leyla hanımdan tam on iki yaş gençti, bu yüzden sorun yoktu. Gerçi Leyla hanım kendisini öğrencisiyle aldatan öğretim görevlisi kocasını, iki çocuğunu alarak boşamış ve efsane olmuştu ama son dönemde yaptırdığı botokslar fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Esin zevkle bir oh çekti. Rakipsizliğin sunduğu rahatlıkla koltuğunda devleşti. Ne de olsa hâlâ tamı tamına otuz sekiz yaşındaydı. Yalnız yaşıyordu. Hiç evlenmemişti ve halinden memnundu. Bir de şu ideal yaşam Yavuz bey ortalıkta olmasaydı, her şey daha kabul edilebilir olacaktı. Aralarındaki en kendi halinde insan Yavuz bey yeni doğum yapmış eşiyle Caddebostan sahilde oturur, hiçbir şeyi sorun etmeyen yüzüyle bankada sekerek yürürdü. İngilizce kitaplarındaki Mr. Brown’du o. Birbirine hiç uyduramadığı gömlek, takım elbise, kravat hiç göz yormaz, sempatik kaçardı. Mutlu olan biri ne giyse mutluydu. Bu haliyle Esin’de şişkinlik yapardı. İçinden geçenleri keyifle izlerken sunumu dinlemeye koyuldu, Cengiz bey anlatıyordu.

“En uç senaryodan başlayalım, Uluslararası Para Fonu’yla anlaşmanın olmadığı, döviz kurunun iki YTL seviyelerine, enflasyonun tekrar yüzde on beşlere yükseldiği…”

İnsanların ellerinin karakteri olduğunu bu toplantılar sırasında öğrenmişti. Ellerin bağımsızlığı vardı. Her eli bir başkasının eline monte edebilirdiniz. Büyüklük ve biçim olarak bedene uymak zorunda değillerdi. Davranış olarak benzemelerine ise hiç gerek yoktu. Ellerin dili vardı. Bir el büyüklüğündeki alan nasıl bu kadar büyük bir sahneye dönüşürdü. İnanamazdı Esin. En başına buyruk, en asi organımızdı ellerimiz ama yine de en pis işlerimizi onlara yaptırırdık. Belki bu yüzden biraz kendilerini bulmaya ihtiyaçları vardı. Bu karakter sahibi uzuv emir almayı sevmiyordu. Bu yüzden bazen söz geçiremezdiniz ve birinin elini ansızın tutuverirdi. Tutmamasını söylediğiniz halde. Keskin bir tetikçi olurdu elleriniz, intikam aşka gelirdi.

Esin Altan’a baktı. Zaten çoğunlukla bakardı. İncelerdi. Ayakkabılarını, kol düğmelerini, gömleğini, saatini, tırnaklarını. Bazı toplantılar insanı çileden çıkarıyor, oyalanmak için bir şeyler gerekiyordu. Çekilir hale getirmenin en iyi yolu izlemekti. En çok elleri. Bakımsız kendi haline bırakılmış, manikürlü, çekinik, silik, karizmatik, hükmeden, çatlak, buyurgan, yenmiş tırnaklı, ürkek, titrek, dans eden veya savruk. Bir sürü el görmüştü şu hayatta ama Altan’ınkiler… Tam bir efsane. Büyük, az tüylü, kalemle dans eden, rahat, güvenli, huzurlu, defteri kitabı yutan. Kaleme, masaya, koltuğa, toplantıya, hayata, kendine, her şeye gücü yeten bir şahane insandı o. Koruyan, kollayan, kucaklayan, saran, ısıtan, çekip alan, aklını alan… Gizli. Gizliydi çünkü ezbere bildiği o ellerin bir parmağında bir de özenle seçilmiş sade, beyaz altın bir alyans vardı. Esin o parmağı olduğu gibi kesebilirdi. Alyansla birlikte o parmak olmasa da olurdu.

“Altan ne karalıyorsun sen ya, verecek zaten slaytları Sibel, dikkatim dağılıyor, bir dinle gözünü seveyim ya!”

Cengiz bey, Esin’in kafasında yazdığı ince düşünülmüş paragrafı böylece bölmüş oldu.

Altan ve Leyla yan yana oturuyorlardı. Esin Altan’a baktı. Altan Leyla hanıma. Esin tekrar Altan’a baktı. Altan tekrar Leyla hanıma. Acaba birbirlerine not mu yazıyorlardı? “Yok canım okulda mıyız?” diye düşündü. “Hem de bu ikisi, alakası yok canım. Ne zaman böyle kanka oldu bunlar?” dedi içinden. Altan’ın ne yazdığını deli gibi merak etti. Sonra da toplantı boyunca bu ikiliyi takip etmenin eğlenceli olabileceğini fark etti. Aynı yerde oturup kalmak yeterince sıkıcıydı. Şimdi bir sigara bir kahve ne iyi giderdi. Peki Altan, bu zekâ abidesi, elleri güzel insan, Leyla’yla, bu Leyla denen botokslu yaşlı insanla fingirdeşiyor olabilir miydi? Yok daha neler?” diye düşündü Esin.

“Şimdi de en orta halli senaryoya bakacağız. Faizlerin aynı seviyelerde kaldığı, döviz fiyatlarının fonlamayla paralel gittiği, en uysal diyebileceğimiz senaryo.”

Toplantı giderek kara deliğe dönüşüyordu. Herkesin uyukladığı bir anda avazı çıktığı kadar bağırıp “Ne senaryosu yahu? Hangisi tuttu bu zamana kadar? İstatistikler mi yönetiyor senaryoları? Hangisini seçersen seç! Oyuncuları yönetemiyorsun. Başka bir sahnenin başına buyruk oyuncuları gelip oynar bilmediğin bir senaryoyu. Öylece izlersin!” demek isterdi.

Ara verildi. Balkona sigara içmeye gittiler. Altan ve Esin’den başka sigara içen yoktu. Altan havalı bir el hareketi ve zippo çakmağıyla Esin’in sigarasını yaktı ve…

“Bugün çok güzelsin, bu üstündeki de çok yakışmış sana.”

“Sahi mi teşekkür ederim, çok naziksiniz.”

“Her zaman mı?”

“Her zaman değil, ama bazen nazik olmamanı seviyorum ben senin.”

“Peki hatırlatırım o zaman.”

“Hatırlat, ne zaman hatırlatacaksın?”

“Bilmem ne zaman hatırlatmamı istersin? Bu akşam hatırlatayım mı?”

“Valla bu akşam olur, hatta sadece bu akşam olur, kardeşim geliyor yarın.”

“Ok, ne getireyim gelirken?”

“Uff Altaan, hep soruyorsun, ben de hep bir şey getirme diyorum, bilmiyor musun?”

“Tamam canım kibarlık da yaramıyor.”

“Dedim ya kibarlık da bir yere kadar.”

Toplantı odasına önce Esin girdi. Altan lavaboya uğramak istemişti. Leyla hanım da henüz yerinde yoktu. Not aldıkları defterler kapalıydı. Esin’in aklına gelen şey haindi. Cengiz ve Yavuz beyin yanında böyle bir şey yapamazdı. Başka bir yolunu bulmak gerekir, derken, Cengiz bey, ben şimdi geliyorum, deyip odadan çıktı. Esin’in gözü dönmüştü, kalktı. Leyla hanım ve Altan’ın defterlerini bir çırpıda aynı anda açtı. Yavuz beyle göz göze geldiler. Esin göz kırptı.

“Bu akşam?”

“Çocuklar var?”

“Yarın?”

“Bakarız?”

Bir Altan’ın bir Leyla’nın defterine bakan Esin file çizgisinden tenis maçı izliyor gibiydi. Yavuz beyin “Esin?” diyen sesiyle irkildi. Defterleri olduğu gibi bıraktı. Salondan çıktı. Koltuğundan çantasını aldı, omzuna taktı. Topuklu ayakkabılarını yere vurup salonu çınlatarak ve hışımla dengede durmaya çalışarak ana kapıdan geçti, gitti. Yürüdü. Yürüdü. Bilmediği sokaklara girdi. Bilmediği bir kafede sigara kahve içti. Bildiğini sandığı şeyleri bilmiyordu. Bu yaşadığının kaçıncı olduğunu düşündü. Islak bezle tahtayı silmek istedi veya bir tebeşir kırmak. Pötikareli küme masalarına dönmek. Geri gitti… Geri…

“Ben yazmayın deyince yazmayın diyorum size. Hah işte silersiniz böyle. Silin hepsini göreceğim. Hepsini silin. Dua edin silebiliyorsunuz. Silgi denen bir şey var hâlâ. Bir gün olmadığında göreceğim sizi. Bugünü hatırlayıp bir sürü şeyi aynen böyle silmek isteyeceksiniz. Hiç iz kalmayana dek silin. Bak kalmış şurada biraz. Şurada diyorum şuradaaa. Silin diyorum size, silin, sen de sil ne duruyorsun, silseneee çocuukkk, siiiiilllll!”
 

Dilek Emir Cuma, 01 Ekim 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam