anasayfa altMetin Kurmaca Takipsizlik Kararı

Takipsizlik Kararı

e-Posta Yazdır PDF

Annem

Telefonun sesine uyandım. Gecenin bu vakti telefonla konuşmayalı uzun zaman olmuştu, en son konuştuğumda dedemi gömmüştük. Zar zor kalktım yataktan, doğruldum. Komodinin üzerindeki bardağı alıp dibindeki tadı ekşileşmiş suyu bir dikişte içtim. Ayağa kalkıp sendeleyerek ilerledim ve sekizinci çalışında telefonu aldım elime. Sigara paketine diktim gözümü, vefat haberi ihtimâline karşı.

Annemi kaybettiğimi öğrenmek beni çok da şaşırtmazdı açıkçası, babam öldüğünden beri bir türlü kendini toparlayamamıştı. Gülüyordu, konuşuyordu ama çok da içten değil gibiydi, fakat yüzüne bir şey diyemiyordum. Eskiye nazaran daha çok gidiyordum ziyaretine, beni kapıda gördüğü an gerçekten mutlu olduğunu hissediyordum. Her gidişimde de tıpkı rahmetlinin hayattayken yaptığı jestlerdeki gibi, orkide alıyordum, çünkü tek yapabileceğim buydu, sonrasında elimden tutup geçmişe götürüyordu beni. Yanından ayrılırken biliyordum ki o ısrarla geçmişte kalmaya devam ediyordu.

Babam öldükten sonra annem kendisine pişmanlıklarından, mutluluklarından ve geçmişle şimdi arasındaki farklardan üç katlı bir ev yapmıştı, şimdi de her gün güneşi görmeyen o evin tüm odalarının tozunu alıyordu, ısrarla.

Bir rüya birkaç saniyeden ibaret olduğuna göre, ölüm anında bilincin birkaç dakika açık kalıyor oluşu, sonsuz rüya görme ihtimalinin varlığını göstermez miydi?

Teyzemdi arayan, "Kaybettik." dedi. Ağlıyordu. "Başımız sağ olsun." dedim. Dudaklarımın arasına bir sigara koyup yaktım, "Ağlama." dedim. O şimdi rüya görüyor. Sonra telefonu kapattım. Zamansızlığa olan yolculuğunun sakin geçmiş olmasını diledim.

Odamdaki annemden yadigâr tek boy aynasına bakamadım bir türlü, banyoya gidip ışığı açtım. Gözlerim kuruydu, buğulanmamıştı bile. Birkaç dakika öncesiyle şu an arasında kendimde gözlemlediğim tek fark mideme saplanan yumruk büyüklüğündeki sancıydı. Beklemediğim bir haber almamıştım ama şu ana kadar varlığından şüphe etmediğim şeylerden birinin daha artık olmayışı fikri canımı sıkıyordu.

Zamanın iyileştirici gücünü överken aslında bizi hasta eden şeyleri de zamanın ta kendisinin önümüze koyduğunu atlamıştık hep. Duyguya yer yoktu, kronoloji vardı, önceden bilinemezdi fakat harfiyen uygulanırdı. Biz masumca zamanın kudretini düşünüp zamansızlığı tanrıya atfetsek de, öfkeyle yaratıcıya isyan edip kaderi zamanın makineleşmiş mantığına terk etsek de ortaya çıkan sonucu zerre etkileyemiyorduk. Güçsüzdük ve midelerimizde her biri bir yumruk büyüklüğündeki sancıların koleksiyonunu yapıyorduk. En nadide olanları yerlerine koyduğumuzda ise ya deliriyorduk ya da geçmişin yıkık dökük odalarının tozunu alıyorduk, açıkçası ikisi çok da farklı değildi.

Mutfağa gidip acı bir kahve yaptım kendime. Üstüne raftan iri bir bardak bulup su içtim, ağzımdaki ekşilik gitmedi ama iyi geldi. Buzdolabına bir göz attım fakat hiçbir şeye dokunmadan tekrar odama çıktım. Gece lambası yanıyordu, sandalyeyi cama doğru çevirerek oturdum ve ellerime baktım, bana babamı anımsatıyorlardı.

Babam

Toplantı salonunda bir anda ayağa kalktım, bağırarak bir şeyler söylüyordum. Masanın üzerinde parıldayan, içlerine özenle eşit seviyede su konulmuş cam bardaklardan etrafımdaki birkaçını devirip kulağımın dibindeki sekreteri ittirerek ve resmi evrakların üzerlerine tozlu rugan ayakkabılarımla basarak yirmi dört kişilik dikdörtgen masanın ortasına atladım. Masanın üzerindeki uzun etekli siyah örtü dağılmıştı ve tepemdeki sekiz adet flüoresan lamba beni göstermekte ısrarcıydı.

O an neden ayağa kalktığımı unuttuğumu fark ettim, aniden sakinleşmiştim. Hatırlamaya çalışmak için çabalamadım, gereksiz olurdu, hatırlayacaksam da temelli unuturdum bu sefer. Çevremdeki kırmızı suratları fark edince gülümseyecek gibi oldum, ama uzun sürmedi. Kendi etrafımda bir tur atarak herkesle göz göze geldikten sonra bakışlarındaki şaşkınlığı hatırlıyorum, çok normaldi aslında şaşırmaları, rutinin dışına çıkmıştık çünkü hep beraber, radikal bir karar almıştık ve ben onlara tek kişilik bir gösteri sunmuştum. Aslında gayet de eğlenebilirdik ama şaşkınlıklarının ardından konuşmayıp bana bakıyor oluşları az önceki gürültümden çekindiklerine işaretti, artık ne dediysem.

Özür dilemeyi düşündüm, fakat gereksiz buldum, çünkü az önceki durumumda anormal bir taraf bulunup bulunmadığını hatırlayamıyordum. Yüzümü kapıya çevirerek salonu terk etmeye karar verdim. Hızlıca birkaç adım attım. Yalnız kapıdan çıkmadan hemen önce sağ taraftaki aydınlatma düğmeleri gözüme çarptı.

Rüyadayken aydınlatma düğmeleri kullanılamazdı.

Şansımı denemeye karar verdim, emin olamazdım, belki de sadece tuhaf bir rüyaydı bu, uyuyakalmıştım, kim bilebilir?

Düğmeye basmamla odanın kararması bir oldu. Arkama dönüp baktım, zifiri karanlıktı, simsiyah. Az önce yaptıklarım için kendimi kötü hissetmiyordum. Karanlık da iyi olmuştu, bana doğru dikilmiş gözler görmüyordum, ben de kapıyı sakince kapatıp çıktım. Sanki az önce mutfağa girip buzdolabına bir göz atmıştım ve hiçbir şeye dokunmadan çıkmıştım.

Yüzleşmekten kaçmak bir soruna getirilebilecek belki en ilkel çözüm metoduydu ama hala bu kadar rağbet görüyor oluşu aslında bilinçlerimizin evrilmekten ne kadar uzak olduğunu açıklıyordu. Bilinmeyenden kaynaklanan korku var olduğu sürece bilinç deliliğe olan tehlikeli yakınlığını sabit tutacaktı, nitekim hayatlarımızdaki en büyük bilinmeyen, ölümdü.

Asansörde bunalmaktansa merdivenleri tercih ettim, kravatımı gevşeterek gömleğin düğmelerini açtım. Binanın otoparkında ağzıma bir sigara koyup yaktıktan sonra yere oturarak ellerimi başımın arasına aldım, neye kızdığımı hatırlamıştım.

“Efendim, az önce anneniz aradı, önemli bir toplantıda olduğunuzu belirttim, Haluk Bey’i kaybettiğinizi iletmemi istedi. Başınız sağ olsun.”

Ben

Kafam, beynime karşı yeterli delil bulamadığından dolayı algımın kapılarına takipsizlik kararı çıkardığımdan beridir epey uzamış olan sakallarımı sıvazladım. Sol gözümü kırparak penceredeki perdeyle karşıdaki binayı hizaladım salondaki koltuğumdan. Tek görebildiğim birinden birinin eğik oluşuydu ve eğik olan sanki binaymış gibi gözüküyordu. Büyük güven sorunları ufak şüphelerle başlardı ve ben şu an sağ gözüme güvenmemem gerektiğini hissediyordum, bariz bir şekilde yalan söylüyordu ama adım gibi biliyordum ki ona sorsaydım bana “Aslında onu kastetmemiştim.” gibi saçma bir cevap verecekti. O andan itibaren sağ gözümle ilişkimi tekrar gözden geçirmeye karar verdim, çünkü bunu daha önce çocukluk hatıralarımın renkli fakat sonrasının gri oluşu hakkında verdiği tatminkârlıktan uzak cevaplar sırasında da yaşamıştık; suçu üzerine alınmamış, hafızama atmıştı. Neyse ki sol gözüm diğeri kadar aktivist değildi, hayati fonksiyonlarına zarar vermemden korktuğu için benim haklılığımı desteklemişti.

Geriye kalan hayatıma yarı kör bir şekilde devam etmek zorundaydım, bu gibi durumlarda taviz veremezdim. Bir bıçak, toplu iğne ya da jilet işimi görebilirdi, ama önce birinin yanına uğramalıydım.

O

Odama çıktım, perde sonuna kadar aralıktı ve güneş doğmak üzereydi. Zayıf yüz hatları ve kemikleri sayılacak kadar ince derisiyle beni bekliyordu yine. Her yüzleşmek istemediğimde karşıma çıkıyordu iki aydır, sırf beni delirtmek için. İki ay, bir insanın hayatını değiştirmek için ne kadar da kısa bir zamandı. Önce babam gitmişti, bu gece de annemi uğurlamıştım, iki aydır işe gitmemiştim ve bir deliyle aynı odayı paylaşıyordum. Yine de şanslıyım ki odadan çıktığını henüz görmemiştim, gerçi ben de pek evden çıkmıyordum ama en azından arada salona gitmek suretiyle ondan kaçabiliyordum. Hâlbuki biraz daha anlayışlı olabilseydi belki de gerçekten mutlu bir çift olabilirdik.  Elinde su bardağım vardı, ben ondan iğrenmekte diretirken o inatla şahsi eşyalarımı kullanıyordu.

“Her sancı” dedi, “beyninin en derin dehlizlerinde dahi yankılandıktan sonra midene inen her sancı, sadece bir yanılsama.”

Şok olmuştum. Nasıl bu kadar basite indirgeyebilirdi ki? Nasıl bir saygısızlıktı bu? Ağzımdan tıslamaya benzer bir ses çıkardığımı hatırlıyorum,

“İki ay” dedim, “tam iki ay önce babamı, bu gece de annemi kaybettim lan ben!”

Sustu. Yere baktı bir süre. Hiç kimseye bu kadar kızmamıştım hayatımda, sağ gözüm için kesici bir alet bulabilmiş olsaydım onu gerçekten de öldürebilirdim. Ama fark ediyordum, sanki güç topluyordu, birazdan yine densiz densiz bir şeyler geveleyip sinirlerimi alt üst edecekti. Bıkmıştım bilmiş konuşmalarından, gösteriş merakından ve her seferinde lafı evirip çevirip kendini haklı çıkarma çabasından. Buna rağmen hiç karışmamıştım hayatına, ucu bana dokunmadıkça bana neydi ki? Ama artık fazlasıyla rahatsızdım bu durumdan. Yemin ettim, bir sonraki salak saçma ilk lafında ağzının ortasına vuracaktım.

Kafasını kaldırdı, boş gözlerini dikti bana,

“Şu an” dedi, “mantıklı konuştuğumu bilmene rağmen bunu inkâr ediyorsun. Gösterişli olan benim bilmiş konuşmalarım değil, senin sancın!”

Dayanamadım. Vurdum ağzının ortasına. Elim çok acıdı, kanamaya başladı, gardırobun içinde bulabildiğim ilk gömlekle sardım hemen. Sol elimle üzerine bastırdım. Kanama durmasa ne yapardım hiç bilmiyorum. Kafamı kaldırdım, şaşırtıcı bir şekilde her yer cam kırıklarıyla doluydu. Açıkçası bunu bir süre düşünmem gerekmişti. Fakat en azından şunu anlamıştım ki az önce kavga ettiğim kişi olan annemden yadigâr tek boy aynasını sağ kroşemle kırmıştım.
 

Burak Salay Pazar, 01 Ağustos 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam