Çocukluğunda olduğu gibi dedesinin yanına oturmuş büyük bir hevesle anlattığı öyküyü dinliyordu. Küçüklüğünde dedesinin sesi, üslubu onu hikâyenin içine çekerdi. Garip olansa geçen onca yıla rağmen dedesinin, üstünde hâlâ aynı etkiye sahip olmasıydı. Birkaç dakikada öykünün büyüsüne kapılıp gitmişti bile. Dalgınlığını hikâyenin en güzel yerinde dedesinin değişen ses tonu bozdu. Birden hikâyenin onu içine aldığı dünyadan sıyrılmış, uçsuz bucaksız bir tarlada gelen sesleri dinliyor, onların nerden geldiğini anlamaya çalışıyordu. Sesler kararlı bir tonla şunları söylüyordu:
“Doğa belleği sevmez oğlum. O yüzden bu dünyaya her yeni gelen başına geleceklerden habersizdir. Biz yaşamışların tek derdiyse doğaya karşı gelip, bizden daha iyi yaşasın diye yeni doğana, o gelmeden önce olmuşları anlatmaktır. Gene de hiçbir öykü gerçeği yansıtmaz oğlum. Çünkü anlatanın süzgecinden geçmiştir. O süzgeçten geçerken acıların bıraktığı tortulardan almıştır. Yeni doğan anlatılanları büyük bir dikkatle dinler. Fakat bir gün, yaşadıklarıyla anlatılanlar ters düşünce, geçmişte ona öğretilenlerin eklentilerle, eksiklerle dolu olduğunu anlar. Söylenen her düşünceyi sorgulamaya başlar ve sonunda kısır döngüye girer. Bu da doğanın insanoğluna en acımasız oyunudur. Aslında doğa, bunun böyle olmasını tasarlamıştır. Algılarıyla oynanan insan belleği berraklıktan uzaklaşır. Öyleki hiçbir zaman yanıtını bulamayacağı varoluş ve ölüm çemberine girer insan. Doğa varoluşunun gizini büyük bir özenle korur. İnsanoğlu göğü aşıp uzaya da gitse, yeri yarıp dibine de ulaşsa kim olduğunun, neden var olduğunun cevaplarına yaklaştığı an bir rüzgâr alıp onu uzaklara savurur atar. Doğa, insanın geçmişiyle ve geleceğiyle alay eder. Bu yüzden insan yalnızca anı algılar. Geçmiş insanın belleğinde gittikçe silikleşen bir hatıra, gelecekse rüyalarında gördüğü bir düş olur. Sonra Doğa mevsimlerle bir düzeni olduğunu gösterir insana. “Her şey normal” dedirttirir. Geceyi gündüzden ayırıp, her gece bir başkası olmanı izler. Üstüne karabasanlar çöker, aklın karışır. Böyle uykuya dalarsın. Nefes alan bir ölüsündür. Bilincinse, alt bilincine emanet! Sabah uyandığında belleğin su gibi durudur. Oysa bu da bir yanılgıdır sadece. Sabah geriye kalan, geceden sağ çıkmış bir beden ve her şeyi alt bilincine gömmüş bir zihindir. İnsanoğlunu yaşatan, doğaya güç veren gizi korumanın tek yolu belleği yok etmektir. Döngü merak olmadan sürmez. O yüzden, her yeni doğan, doğayı merak etmeli, kendi varlığını sorgulamalıdır.”
Genç adam, gözlerini kocaman açmış dedesinin hareketsiz, gözü kapalı sözlerini bitirişini izledi. Telaş içinde “bunadı galiba” diye mırıldandı. Korkudan üşümüş elini dedesinin koluna koydu. Korkunun soğuk rüzgârı geçtiği her yeri buz keser ya, dedesi de ne olduğundan bihaber gözlerini açıp tedirginlikle torununa baktı. Yaşlı gözleri, henüz ölmediğini çabucak fark etti ve hemen korkuyu üstünden attı. Sıcacık elini torununun buz gibi eline koyup, “Oğlum uyuyakalmışım. Dilim damağım kurumuş. Bana bir bardak su getirsene” dedi. Genç adam o an yapılacak en akıllıca şeyin dedesinin sözlerine itaat etmek olduğunu biliyordu; gidip suyu getirdi. Dedesi, suyunu içip bitirdikten sonra “Oğlum hikâyenin sonunu getiremeden uyudum galiba. Son günlerde çok oluyor bu bana. Geçenlerde annenle sohbet ederken de uyuyakalmışım böyle. Sonradan o söyleyince hatırladım konuşmamızın yarım kaldığını. Yaşlılıktan oluyor böyle şeyler. Çabucak yorgun düşüyor bedenim, ondan.” diye ekledi. Az önce yaşadığı anın gerçekliği korkutuyordu genç adamı. O korkunun bedenini ve beynini saran tatlı uyuşukluğuyla sarhoş olmuştu. Nedense, böyle anlarda ölüme kendisinden daha yakın olduğunu düşündüğünün sözleri umut verir diğerine. Genç adam da dedesinin sözlerine uyup, “Tamam dedecim, zaten kısa sürdü, hemen uyandın.” dedi. Doğa o bildik oyununu oynamıştı ve genç adam yalanıyla bu oyuna çoktan dahil olmuştu.






