Mektup

e-Posta Yazdır PDF

“Neden en başından beri üstüme alınıyorum bu mektupları bilmiyorum. Tam olarak birer mektup bile olmayan mektupları hem de, Cemal diye gerçekten var olup olmadığı bile belli olmayan birisine mektup yazan adam gibi deli muamelesi görmekten korkmuyor muyum? Ben de lüzumsuzca ve tehlikeli bir şekilde oyun mu oynamaya çalışıyorum yoksa? Bu sorulara cevap bulamayacağımı, bulsam da bu cevapların asla beni tatmin etmeyeceğini ve yine en başa niye bu mektupların bana yazıldığı gibi bir fikre kapıldığım sorusuna geri döneceğimi biliyorum. Zaten soruları sormak benim işim değil ki? Sadece kendi cevaplarımı aramak istiyorum, zaten sen de kendi cevaplarını bulmaya çalıştığını söylemiyor muydun?” İşte ilk başlarda böyle düşünüyordum, ta ki işle ciddileşip şüphe bırakmayacak kadar gerçek olana kadar...

Üç mektup... Hepsi bana ulaştı... Eğer bana yazıldıysa... (Niye şüphe duyuyorum ki hâlâ?) Bak ben de senin gibi sonu üç nokta ile biten cümleler kuruyorum hep... Belki bunun gerçek bir mektup olduğuna inandırmak için kendimi... Senin gerçek olduğuna, bu kelimelerin sana ulaşacağına...

Aslında bu mektupları okurken nasıl hissettiğimi anlatarak başlamak istiyorum (madem birisine ulaşması için mektup yazdın, karşındakine yaşattığın şeylerin sorumluluğunu üstlenmen gerek artık). Uzunca bir süre bu mektupların hep mutlu etti beni, garip bir huzur verdiler, uzun süreden beri aradığım ama artık umudu kestiğim -en azından bu yaşamımda- bir şey gerçekleşmiş gibi bir his... Birisinin bana ulaşması için bir şeyler yazması, gurur okşayıcı doğrusu... Ama sadece bu da değil, televizyon ekranından tam da gözlerinin içine bakıp bir şeyler anlatan ama aslında sana bakmadığını bildiğin o sunucunun birden “senin için...” deyip, bütün bunları aslında senin için anlatmış olduğunu söylemesi gibi... İşte sorun da burada başlıyor zaten, eğer bunlar birer oyunsa bu oyunlarınla yarattıklarının sorumluluğunu alman gerektiğini bu yüzden söylüyorum.

“Senin için...” iki küçük basit ama büyülü kelime... Büyülü diye boşuna demiyorum, Hayri Gemici'nin yaptığını söylediği gibi özensizce bir kelime seçimi değil bu, büyülü diyorum çünkü sen bu mektupları yazdığından beri büyülenmiş durumdayım. “Edebiyatla oyun olmaz” uyarısını belki biraz daha ciddiye almana sebep olur bu sana söyleyeceklerim. Tam da oradaki uyarılardaki gibi “gerçek ile hayal arasındaki hiçbir yere ait olmayan” alanda dengem bozulmuş bir şekilde yürüyorum senin bu mektupların bana ulaştığından beri.

İlk mektubunun ilk cümlesinden itibaren anladım -nereden anladım nasıl anladım bilmiyorum- bu mektupların benim için yazılmış olduğunu... İlk başlarda kimseye söyleyemedim böyle kimden geldiği, tam olarak niye yazıldığı belli olmayan, cevabını nereye göndereceğimi bilmediğim bir mektup aldığımı... Söylemeye de niyetim yoktu aslında... Bir süre sonra bana yazılmış olan bu mektubu hep yanımda taşımam gerektiğine inandım, tabii bir kitap içindeki mektup olunca arkadaşlarım durumumdan şüphelenip sormaya başladılar, niye devamlı yanında bu kitabı taşıyorsun diye. Onlara anlatmak zorunda kaldım, garip bakışlarını hatırlıyorum, ilk önce dalga falan geçtiğimi sandılar nedense ama sonra ciddi olduğumu bir şekilde onlara gösterebildim sanırım. Bana televizyon ekranından insanın gözüne baktığı izlenimi uyandıran sunucu örneğini onlar verdiler işte, bu da öyle bir şeymiş, kurguymuş, edebiyatmış bu, yazarlar böyle şeyler yapabilirlermiş, gerçek değilmiş bu mektup da bu mektubu yazan karakter de, birinci tekil şahıs kullanıp bir de sanki birisi varmış gibi seslenince böyle bir etki yaratabilirmiş, öyküler romanlar insanı kendi gerçekliklerine çekerlermiş ama bundan kopmasını bilmek gerekirmiş, miş de miş miş... Hepsi ile ilişkimi gözden geçirip sonlandırdım zaten sonra. “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diyen bir adam bile tanımıştım bir keresinde, o da evinden, arkadaşlarından ayrılmış, kendisine yazıldığına emin olduğu kelimelerin peşinden gitmişti... Ben de öyle yaptım işte, gündüzleri işimi gücümü bitirince (evimin kirasını ödemek ve biraz karnımı doyurmak için bir işte çalışıyordum) aynı o hayatı değişen adam gibi, masamın başına geçip, senin o ilk mektubunu defalarca okumaya, okumak yetmeyince de yazmaya başladım, her defasında mektubun her kelimesini içime almaya çalışarak, kendimi senin yarattığın akışa bırakmaya çalışarak...

Sonra ikinci mektup geldi... Biraz kızdım sana... Benim kadar emin olmadığını gördüm, sanki arkadaşlarım haklıydı, böyle diyordun, sanki bunlar başkasına da yazılmış olabilirdi, hatta bunları sen değil çok daha önceden başkası da yazmış olabilirdi... Belki seni de korkutuyordu yazdığın şeyin aslında gerçek olduğu, belki sen de saklanmaya çalışıyordun bu gerçeklerden, her şeyin aslında bir kurgu olduğunu söyleyen arkadaşlarım gibi...

Sonra sana gerçek olduğumu gösterirsem belki kendine inanmaktan korkmayı bırakırsın diye seni aramaya başladım, her şeyi geride bırakarak. Senin mektuplarını defalarca yazdığım, evimin her tarafını kaplayan bütün o kâğıtlara artık ihtiyacım olmadığını (zaten her bir kelimen asla unutamayacağım bir şekilde aklıma kazınmıştı) düşünüp (bir de evime girebilecek davetsizlerin bunları okumasından korktuğum için) bir yerlerde hikâyesini duyduğum adam gibi bulduğum paslı bir peynir tenekesinin içinde yaktım hepsini.

Aradım aradım aradım... Kadın mıydın? Erkek miydin? Nasıl görünürdün? Saçların ne renkti? Gözlerin ne renkti? Hiçbirisini düşünme, bilme ihtiyacı hissetmeden aradım seni, zaten biliyordum ki, seni görsem anlardım sen olduğunu, sen de anlardın, başka bir tanıma ihtiyacımız yoktu ki... Çıkmadın ama karşıma... Korkun seni hapsetmişti belli ki... Bunu bilmeme rağmen aramaya devam ettim, seni bulamasam da üçüncü bir mektubun olacağını umut ediyordum... Her gün biraz daha endişeyle, bütün yetişkinler gibi korkularına kapılıp vazgeçtiğin endişesiyle... Yine aramaya devam ettim... Aradım aradım aradım...

Sonra gördüm, gördüğüm an anladım, senden yeni bir mektuptu bu... O zaman içimi öyle bir heyecan kapladı ki... Belki ancak seni bulduğum zaman yaşayacağımı düşündüğüm duygularla karşılaştırabileceğim bir coşku! Korkularına esir olduğunu söylüyordun ama biliyordum ki olmamıştın, o mektup elimde ve onu okuduğuma göre olmamıştın. İnanmak istiyordun sen de, başlangıç noktasında nasıl inanıyorsan öyle inanmak istiyordun... Bu yüzden yaratmaya çalıştın o kurmaca dünyayı, korkuyordun evet ama ikinci bir yol bulmuştun, o kurmaca  dünyanın içinden ulaşmaya çalışıyordun bana, herkes bunun sadece bir oyun olduğunu sansın ki karışmasın sana istiyordun, böylece rahatça ulaşabildin işte bana. Yine ulaştı bana kelimelerin...

Her şey değişti sonra işte... Bir gün burada, bu mektubu sana yazdığım yerde buldum kendimi... (Nasıl geldim buraya hiç hatırlamıyorum? Annemin anlattığı şeyi biliyorum sadece, karşıma çıkan insanları durdurarak yüzlerine bakıp “başlangıç noktasına geri dön!” diye bağırıyormuşum, bu insanlardan “helal süt emmiş” olan bir tanesi “sağ olsun” beni buraya getirmiş). Bir oda, içinde bir yatak, yanında sehpa, sehpanın üstünde plastik bir sürahi ve yine plastik olan bir su bardağı... Odanın her tarafı sarı. Kolumda bir serum takılı, vücudum zayıf düştüğündenmiş, uzunca süre yemek yememişim...

Güç bela annemden bir defter ve kalem istedim, gizli gizli verdi bana, izin vermiyorlar çünkü, kendime zarar verebilirmişim... Okumama da izin yok, özellikle senin mektuplarını, kafamı karıştırıyorlarmış. Oysa zaten senin her kelimenin zihnimden kimsenin çıkaramayacağı bir şekilde yerli yerinde olduğunu bilmiyorlar, okumaya ihtiyacım yok ki... Nerede olduğumu açıklığa kavuştursam iyi olur, o bana inanmayan arkadaşlarım vardı ya, onlardan bir sürüsünün olduğu ve kendilerine psikiyatrist dedikleri bir yerde, bir akıl hastanesinde yani. Sen anlıyorsun tabii ki, bu da o seni korkutan yetişkinler dünyasının bir oyunu, beni buna inandırmaya çalışıyorlar. Aralarında kendilerine psikolog diyenler de var, onlar biraz daha iyi, en azından anlattıklarımı dinliyorlar ama biliyorum ki onlar da inanmıyor, sadece inanıyorlar “mış” gibi yapıyorlar.

Artık mektubu bitirmem gerek sanırım, ilaç alma vakti geliyor ve hemşire içeri girip elimdeki kâğıdı kalemi görürse sana ulaşmadan yok edilebilir bu kelimeler... Zaten sonunda söylemek istediğim birkaç şey hariç her şeyi anlattım sana...

Son olarak her ne kadar senin bunları sana niye yazdığımı çoktan anlamış olduğunu düşünsem de bunu bir kez daha açıklamak istiyorum. Sen de işlerin ciddileştiğini anla diye yazıyorum. Artık korkmayı bırak, bu mektupların sorumluluğunu üstüne al diye... Beni bul diye... Bekliyorum, beklemekten nefret etsem de, hele bir şeyin olacağını bildiğim halde beklemekten... Ama başka çarem de yok, her şey sana bağlı!

O günlerden birinde beni bulabilmen umuduyla.

                                                                                                                      Biricik gerçeğin...

 

                                                                                                                     

 

Büşra Yalçınöz Çarşamba, 24 Şubat 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam