Yeşil etek ve ceketini - eski bir tayyördü bu besbelli - yarım bağlanmış bir başörtüsüyle tamamlayan orta yaşlı kadın, elinden tuttuğu dokuz on yaşlarında bir çocukla, beyaz boyalı duvarlar ve mavi koltuklarla bezeli, muayenehane benzeri odadan içeri girdi. Giriş bankosunda oturan, sinir bıçağı uzunluğundaki bir törpüyle tırnaklarını törpülemekte olan sekreter Aynur’a yaklaştı.
“İyi günler çocuğum.”
“İyi günler teyze.”
“Ben çocuğum, gazete ilanınızı gördüm.”
“Tamam teyze. İsminiz?”
“Necla.”
“Soyadınız?”
“Yakar.”
“Size nasıl yardımcı olabiliriz?”
“Ben evladım otuz dört senemi bir hayırsıza verdim. Onu geri istiyorum…Üç tane de çocuk. Biri evlendi. Bu da en küçüğü, ellerinden öper.”
Burnunu karıştırmakta olan çocuğa küçük bir tokat attı. “Ne dedim ben sana?”
“Peki teyze, kaç doğumlusunuz?”
“Bin dokuz yüz elli iki.”
“Daha önce hiç ameliyat geçirdiniz mi?”
“Dört sene önce, bel fıtığı çocuğum, Allah kimseye göstermesin.”
“Düzenli kullandığınız bir ilaç var mı?”
“Her sabah iki tane aspirin alıyorum. Varislerime iyi geliyor. Doktor verdi.”
“Peki teyze. Siz şu formu doldurun. Dr. Bilge Hanım birazdan sizinle ilgilenecek.”
“Oldu canımsın.”
Necla Hanım, yeşil tayyörünün eteğini düzelterek, mavi deriyle kaplı koltuklardan birine oturdu. İçinden birkaç dua mırıldanarak formu doldurmaya başladı.
Birkaç dakika sonra içeriye, cam kapının üzerindeki çıngırağı şıkırdatarak otuz, otuz beş yaşlarında bir adam girdi.
“İyi günler.”
“İyi günler. Buyurun.”
“Adım Fuat, ben internetten randevu almıştım.”
“Anlıyorum Fuat Bey. Size nasıl yardımcı olabiliriz?”
“Hanımefendi ben babamın zoruyla girdiğim bir meslekte on yılımı yedim.”
“Peki Fuat Bey. Siz de şu formu doldurun lütfen. Dr. Bilge Hanım sizinle de birazdan ilgilenecek.”
Fuat çember biçiminde dizilmiş, koltuklardan tam Necla Hanım’ın karşısındaki koltuğa oturdu. Kibar bir orta sınıf ailesinden geldiği için, oturmadan önce Necla Hanım’a hafifçe gülümseyerek selam verdi. Eski bir magazin dergisini formun altına koyarak doldurmaya başladı. Ara sıra Necla Hanım’ın içli sesleri duyuluyordu.
“Aaah ah. Ömrümü yedi hayırsız adam. Ah şu benim akılsız kafam. Annemi dinlemedim. Dediydi daha görür görmez, ‘Bu seni bırakır gider’ diye.”
Takıldığı soruları da içinden tekrarlıyordu,
“Tanıştığınız tarih?”
“6 Mayıs 1973. Böyle boz bir kasket takmıştı. Şöyle kafasının tepesinde. Boyu devrilesice…”
“Anne ben susadııım”
“Sus… Gebertirim şimdi! Ne suyu! Daha evden çıkarken içtin be!”
“Ama anne…”
“Her şeye çocuklarım için katlandım. Otuz dört sene, o hayırsızın kahrını çek sonra da sarışın bir Alman karının peşinden gitsin de seni terk etsin… Oy anam oy…”
“Varsa çocuklarınızın doğum tarihi? 4 Mayıs 1976. Hıdrellezden dört gün sonra doğdu Hanife. Adım gibi hatırlıyorum.”
Fuat kendi formundaki sorulara dalmıştı. Duvarın bir parçası gibi göründüğü için, o ana kadar farketmediği, sekreter masasının tam yanındaki tahta beyaz boyalı kapı açıldı ve içerden hafif toplu, kemik gözlükleri burnuna düşmüş, uzun sarı saçlarına kalem takmış bir kadın çıktı. Ardından da kel kafalı, göbekli, elli yaşlarında bir adam. Kadın elindeki formu masaya teslim ederek, C4 dedi ve sekreter Aynur’a hafifçe göz kırptı. Tekrar adama dönerek;
“İşte böyle Ahmet Bey. Dediğim gibi siz iyice bir düşünün, olur derseniz hemen operasyona başlarız. Makinelerimizden biri yarın saat onla, on iki arası müsait diye biliyorum.”
“Tamam Bilge hanım. Ben size mutlaka haber vereceğim.”
Elini sinirle ayakta dikilmekte olan adama uzattı, hafifçe eğildi.
“İyi günler.”
Adam iyi günler dileyip, kapıdan çıktı. Dr.Bilge, Aynur’un işaretiyle, Fuat’a doğru yöneldi. Yüksek ve neşeli sesiyle;
“Merhaba Fuat Bey” dedi.
Dalgınlıkla formu doldurmakta olan Fuat ayağa kalkarak elini uzattı.
“Merhaba.”
“İsterseniz geçelim.”
Fuat açık kapıdan içeri girdi. Ardından Dr.Bilge, Aynur’a göz kırparak kapıyı kapattı. Odada, bekleme odasına pek azı nasip olan bol miktarda güneş ışığı vardı. Küçük, yuvarlak bir masaya elindeki formu koydu ve sandalyeye oturdu.
“Klimayı açmamı ister misiniz?”
“Hayır böyle iyi, hiç gerek yok.”
“Pekâlâ.”
Dr. Bilge Hanım jaluziyi güneş ışığını engelleyecek şekilde ayarladı. Masaya oturdu, formu önüne doğru çekti. Dikkatle incelemeye başladı.
“Hımmm. Yanlış meslek seçimi.”
“Evet babam… Biraz hani… Ne derler…”
“Anlıyorum… En sık karşılaştığımız durumlardan biri.”
“Rahmetli pek bir dediğim dedikti.”
“Ah! Yapmayın! Başınız sağolsun! Gerçi sağ olsa belki de böyle bir operasyona cesaret edemeyecektiniz!”
“Belki de… Aslında hâlâ da tam karar verebilmiş değilim.”
“Hiç sorun değil Fuat Bey. Bu kararsızlığınız çok doğal.”
Aşağı doğru kaymış kemik gözlüklerini burnunun ucuna doğru itti, başını geriye attı, kaleme sarılı saçlar, bir an dağılır gibi oldu.
“Bu durumda ben size öncelikle biraz prosedürden ve enstitümüzden bahsedeyim. Kuruluşumuz iki yıldır Türkiye’de, altı yıldır da Amerika’da faaliyette olan bir organizasyon. Ben ve diğer doktor arkadaşlarım hem fizik, hem tıp eğitimi almış, özellikle bu tür operasyonlarda uzmanlaşmış kişileriz. Enstitümüzün kurucusu Sayın Stephen Hawking, sözkonusu operasyonla ALS hastalığının pençesinde geçirdiği, kırk dört yılını geri kazanmıştır. Gerçekleşen işlemin ardından, bir başka üst evrene geçerek aramızdan ayrılmıştır. Ancak bulduğu bu muhteşem icat Amerika’dan Avrupa’ya, oradan da dünyanın her yerine yayılarak, şu an otuz altı ülkede uygulanan bir işlem haline gelmiştir. Operasyona izin vermeniz durumunda Gebze YüksekTeknoloji Enstitüsü’ndeki merkezimizde saatte yüzbin radyan hızla devinen, döngüsel hız makinemize girecek ve bizden arzu ettiğiniz zamana en fazla birkaç saat farkıyla geri döneceksiniz.”
“Anlıyorum Bilge Hanım. Yalnız dediğim gibi operasyona girip, girmek istediğimden çok da emin değilim. Yine de tüm bu verdiğiniz bilgilerden sonra vazgeçmedim de… Bilmiyorum...”
“Pekâlâ, Fuat Bey. Bu durumda size düşünmeniz için birkaç gün süre verip, sonra tekrar görüşelim.”
“Tamam iyi olur.”
“İyi günler.”
“İyi günler.”
Fuat elinde enstitünün broşürleri binadan çıktı. Düşünceliydi. Sessiz ofisten, gürültülü caddeye çıkmış olmanın şaşkınlığı içinde, bir paket sigara almak için, yan taraftaki gazete bayiine yöneldi. İçeri girdi. Büfeci bir başka müşteriyle ilgilenirken, gözü askıdaki gazetelere kaydı. Yeni Gündem gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin yazısının giriş kısmı ne tesadüftür ki ensititüyle ilgiliydi. Gazeteyi askıdan alıp, okumaya başladı;
CİNAYET Mİ? ZAMANDA YOLCULUK MU? KAYIP ZAMANLAR ENSTİTÜSÜ GERÇEĞİ
Bir süredir ülkemizde ve tüm dünyada faaliyette bulunan Kayıp Zamanlar Enstitü’süyle ilgili olarak son zamanlarda kamuoyunda pek çok söylenti dolaştığından ben de konuyla ilgili bize gelen bilgileri, duyumları ve fikirlerimi siz değerli okurlarla paylaşma ihtiyacı duydum. Sözkonusu enstitü bir süredir ülkemizde ve biraz daha uzun bir süredir de Amerika’da faaliyette bulunuyor. Operasyona dair video görüntülerini izlediğimizde makineye giren kişilerin hızla döndürüldüğünü ve bir süre sonra makine açıldığında geride sadece bir toz yığınının kaldığı görülüyor. Enstitü uzmanlarına göre operasyon sonrası atık maddeler olan bu kalıntının, basbayağı makineye giren kişinin cesedi olduğuna hükmedilebilir. Saatte bilmem kaç bin radyan hızla döndürülen et ve kemikten yapılma bir nesnenin, birkaç dakika içinde toz yığınına dönüşmesi pekâlâ mümkündür. Üstelik geçmişteki bir zamana dönen kişinin gerçekten de bu zamana dönüp dönmediğini anlamak mümkün değil! Uzmanlar geçmişte bununla ilgili izler göremeyeceğimizi çünkü operasyona giren kişinin bizden ayrı bir boyutta yaşayan bir üst evrene geçtiğini, zaten böyle olmasa operasyonların asla mümkün olmayacağını, çünkü bu geri dönüşlerin zamanda kırılmalara yol açacağını, bu kırılmaların da tüm şiddetiyle içinde yaşadığımız evreni yokedeceğini iddia ediyorlar. Yani operasyonun kendisi de, sonuçları da asla kontrol edilemeyecek bir takım belirsiz sonuçlar sunuyor. Uluslararası Bilimler Akademisi’nin de konuyla ilgili halen doyurucu bir açıklama yapamamış olması da bana göre son derece manidar. Yoksa akademi de her yıl milyarlarca dolar dönen kayıp zamanlar sektörünün oyuncağı mı?
Kurul fizik bölümü başkanı Dr.Leaonard Verhogen, sözkonusu makine ve prosedürün teoride aynen iddia edildiği gibi içine konulan nesneyi bir başka üst evrene ve geçmişteki bir zamana döndüreceğini, ancak pratikteki uygulamaların sonuçlarını incelemeden, fikir belirtmenin yanlış olacağını söylüyor. Bunun da tek yolu makineye girip, operasyona katılan kişiyle birlikte hedeflenen zamana gitmek ya da bir toz güruhu haline gelmek. Bay Verhogen kendisinin hiçbir zaman böyle bir operasyona gönüllü olmayacağını ifade ediyor, ancak biz sıradan vatandaşların kafalarındaki soru işaretleri halen aydınlanabilmiş değil. Önümüzdeki günler ensititü ve prosedürle ilgili gelişmeleri gün ışığına çıkaracak. Bu zamana ulaşıncaya kadar benim okuyucularımıza tavsiyem; ne olduğu ve sonuçları belirsiz böyle bir operasyondan uzak durmaları olabilir ancak. Yazımı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sanki o günlerden bugünleri görerek yazılmış meşhur dörtlüğüyle bitirip son kararı yine de siz okuyucularımıza bırakmak istiyorum.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Saygılarımla. İyi haftasonları efendim.
Fuat gazeteyle birlikte sigara paketini satın aldı ve caddenin kalabalığına kendini bıraktı. Düşünceleri etrafındaki yoğunluktan daha fazlaydı.
Dr. Bilge Hanım telefonu kaldırdı, “Aynur sıradaki hastayı alabilirsin” dedi.
Aynur iki eliyle kapıyı işaret ederek Necla Hanım’ı yönlendirdi. Necla Hanım telaşla ayağa kalktı. Formu koltuğunun altına sıkıştırdı, başörtüsünün uçlarını çekiştirip, kapıyı tıklattı. İçerden Dr. Bilge Hanım’ın sesi duyuldu.
“Buyurun”
“Merhaba doktor hanım.”
“Merhaba hoşgeldiniz.”
“Ayy ne çok soru varmış. Doldur doldur bitmedi. Buyurun form.”
“Teşekkür ederim. Bir bakalım…”
“Neyse ama tabii lazım olmasa siz koca Doktorlar olarak sormazsınız.”
“Evet, gerçekten biraz fazla sayıda soru var. Özellikle siz çocuk sahibi olduğunuz için Necla Hanım.. Hımmmm. Eşiniz şu an yurtdışında anladığım kadarıyla.”
“O cehennemin dibine giresice Almanya’da bir yerde. Ne halt eder bilmem. Ben bu üç çocukla kalakaldım. Biri evlendi doktor hanım, ellerinizden öper.”
“Anlıyorum Necla Hanım. Hemen konuya gireceğim izninizle. Durumunuz oldukça nazik. Yanlış bir evlilikte yirmi dört yıl gerçekten uzun bir süre. Ancak sizinle birlikte üç çocuğunda olması bu operasyonu çok özel kılıyor. Yani demek istediğim -bu ancak her iki ebeveynin de izin vermesi durumunda mümkündür- sizin makineye çocuklarınızla beraber girmeniz gerekiyor. Bu da açıkçası pek çok sorunu beraberinde getirir. Yani açık konuşmak gerekirse çocuklarınız tekrar meydana gelmeyebilir. Geçiş yaptığınız üst evrende seçimlerinize bağlı olarak; bambaşka yumurta hücreleriyle bambaşka sperm hücreleri biraraya geleceğinden, çocuklarınızın varlığı muhtemelen tamamen sona erecektir ancak dediğim gibi bu konuyla ilgili yasal düzenlemeler bulunduğundan hem sizin hem de Almanya’daki eşinizin onay vermesi durumunda; tüm bu yirmi dört yıllık süreç geri alınarak, hem sizin hem de çocuklarınızın hayatı değişebilir. Bu moleküller geçiş yaptığınız üst evrende bir başka vücutta hayat bulabilir ya da sadece doğada kalabilir. Ne olacağını tahmin etmek oldukça güç. Tabii sizin yerinizde…”
Necla Hanım hınçla ayağa kalktı sözün bitmesini beklemeden. Elinin tersiyle gözlerinde biriken son yaşı sildi. Eşarbını yeniden boynunun tam altından sıktı. Titrek ve ağlamaklı bir sesle.
“Hiç daha anlatmayın doktor hanım. Ben vazgeçtim.”
“Anlıyorum yine de eğer …”
Öfkeli ve acı dolu bir sesle.
“Bu garibanlar hunhar olduktan sonra ben kazanmışım... Ben zaten…”
Hüngür hüngür ağlamaya başladı.
“Lütfen bu kadar üzülmeyin Necla Hanım. Ben de belki biraz fazla doğrudan konuya girdim...”
“Hayır hayır sizin suçunuz değil… İzninizle”
Gözlerindeki yaşları tekrar silerek, kapıdan çıktı. Elini tutan çocuğu çekiştirdi hırsla.
“Yürü… Yürü dedim sana!”
Sekreter Aynur’a ,”İyi günler çocuğum” dedi ve bir daha gelmemek üzere kapıdan çıktı.
Fuat o günü evde geçirdi. Akşam birkaç arkadaşın ısrarına dayanamayarak oturdukları semtin biraz ilerisindeki gece kulubündeki dans gecesine katıldı. Çiğdem, Arda ve Özlem’in tüm çabalarına rağmen o gece Fuat’ı neşelendirmek mümkün olmadı. Dansa kalkıyor, kısa bir süre sonra yoruluyor, kendine bir içki alıp, masada tek başına derin düşüncelere dalıyordu. Arkadaş da olsalar Çiğdem hep biraz hoşlanmıştı ondan. Ne zaman uzaklara dalsa elinden tutup dans pistine çekiyor, gözlerinin içine bakarak, sıcak mesajlar gönderiyor ama ne yapsa yaranamıyordu. Her seferinde hoşgörülü bir gülümseyişle dansı bitiren Fuat oluyor, masaya, içkisine ve yalnızlığına dönüyordu. Çiğdem sonunda dayanamadı.
“Kuzum senin neyin var?”
“Neyim mi var? Hiç öyle işte”
“Bu pek öyle hiç falan gibi görünmüyor. Seni yıllardır tanıyan bir insana bu şekilde davranman da ayrıca çok kırıcı. Söylemeliyim ki… Yani gerçekten sen…”
“Bak lütfen. Anlatmak istemiyorum. Uzun hikaye.”
“Neden ama ben senin arkadaşın değil miyim?”
“Saçmalama tabii ki öylesin.”
“Öyleyse anlat hemen!”
“Pekâlâ. Sorun şu ki; Ben şu Kayıp Zamanlar Enstitüsü’ne gittim bugün.”
“Ne? Hani şu insanı geçmişteki zamana geri döndürdükleri yer mi?”
“Evet. Saat farkıyla hem de”
“Sen çıldırmışsın!”
“Hiç de çıldırmadım. Çiğdem çok mutsuzum görmüyor musun?””
“İyi de geçmişe döndüğünde mutlu olacağın ne malum. Hem sen ne acımasız birisin! Bizi, aileni, seni seven insanları düşünmüyor musun?”
“Çiğdem yapma! Bu benim hayatım. Üstelik ölmüyorum, sadece bir başka üst evrene geçeceğim.”
“Kahretsin! Ne farkeder ki? Üstelik bu operasyon hiç de sandığın kadar güvenilir değil.”
“Ben oldukça ikna oldum bugün. Yine de kararsız da olsam bu mutsuzlukla devam etmek bana çok anlamsız geliyor.”
“Seni koca kafalı adam aslında ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değilsin. Sen tam bir aptal olmakla birlikte… Sen tam bir… Sen beni delirtiyorsun. Geçmişe dönmek istiyorsun, hepimizi bırakıp tüm bu zamandan, bizlerden, ailenden kaçmak mı istiyorsun? Yani bizler, hiçbirimiz senin umrunda bile değiliz, öyle mi? Dön o zaman seni taş kafalı. Dön de gör gününü. Zamanımızdan on yıl öncesinde, o çok beğendiğin üst evrende hiç de mutlu olamayacaksın bizler olmadan. Dön öyleyse, hiç ardına bakma ve beni de Arda’yı da, Özlem’i de unut.”
“Çiğdem bak lütfen biraz mantıklı ol. Ben sadece yanlış bir meslek seçmişim.”
“Yanlış meslek seçtin diye hayatını geriye döndürmen gerekmez.”
“Bilmiyorum Çiğdem lütfen bu konuyu kapatalım olur mu?”
“Şerefine…”
“Benimle son bir defa konuşmadan bu işleme girmeyeceğine söz ver lütfen.”
“Hayır ben…”
“Söz ver dedim.”
“Çiğdem bak…”
“Söz ver diyorum…”
“Off tamam. Söz. Hadi içelim.”
“Şerefe”
***
Fuat ısrarla çalan telefonu kaldırdı.
“Evet, Şahin Bey. Dediğim gibi yarına kadar teklifimizi sunacağız. Rakiplerden daha iyi fiyatlar verdiğimize eminim yalnız miktarlar konusunda mutabık olmayabiliriz.
“Nasıl?”
“Hayır efendim projeden bizzat ölçtüm tek tek metrajları ancak diğerlerinin böyle bir hassassiyet göstereceklerini sanmıyorum. Bir de bu devlet işi olduğu için biliyorsunuz KARTAŞ’ın satış müdürü başkanın akrabasıymış.
“Size aslında daha önce söyleyecektim ancak moralinizi bozmak istemedim.”
“Nasıl? Evet biliyorum. Hedef ciromuzun çok gerisindeyiz ama inanın dün sabaha kadar proje üzerinde çalışıp metrajları bizzat kontrol ettim. Umarım iş bizde kalır ancak dediğim gibi…
Evet tabii efendim… Hı hıı. Tabii Şahin Bey isterseniz ben hemen bir başka… Alo… Alo. Şahin Bey Alo…
***
Kayıp Zamanlar Enstitüsü’nün çıngıraklı kapısı bir kez daha ama bu sefer hayatını değiştirmeye karar vermiş bir adam tarafından açıldı. Fuat Aynur’a selam verdi.
“İyi günler.”
“İyi günler Fuat Bey. Dr. Bilge Hanım sizi bekliyor, hemen geçebilirsiniz ”
“Tamam. Teşekkürler.”
Beyaz badanalı kapıyı açtı ve daha önce doldurduğu formu incelemekte olan Dr. Bilge Hanım’la göz göze geldi.
“Merhaba”
“Ah. Merhaba. Ben de sizi bekliyordum.”
“Ah evet! Hemen içeri aldılar zaten.”
“Güzel o zaman. Vee evet o büyük soru geliyor şimdi;
“Kararınız Fuat Bey?”
“Kararım olumlu. Geçmişe dönmek istiyorum.”
“Pekâlâ, bu durumda hemen hazırlıklara başlayalım.”
Dr. Bilge ayağa kalktı Fuat’ın elini sıktı. Fuat odadan çıkıp, bekleme odasına geçti. Sıkıntıyla geçen bir on dakika sonra, sekreter Aynur bizzat yanına kadar gelerek ona birtakım kâğıtlar imzalattı.
“Heyecanlı olmalısınız Fuat Bey.”
“Hayır, aslında kararı verinceye kadar heyecanlıydım ama şimdi daha sakinim.”
“Çoğu insan vazgeçer aslında, bir yıldır burada çalışıyorum. Gerçekten çok cesursunuz.”
“Belki de cesur değil aptalımdır.”
“Aaa yapmayın.”
Aynur gülümseyerek uzaklaştı. Dr. Bilge Hanım odadan çıkarak Fuat Bey’in yanına geldi.
“Biraz önce teknisyen arkadaşlarla görüştüm Fuat Bey. Yarın sabah, saat sekizde işlemi gerçekleştireceğiz. Geç kalmayın diyeceğim ama çok da problem değil, nasıl olsa geri alabiliyoruz.”
“Siz hep böyle şakacı mısınız?”
“Ha ha.”
“Yarın görüşürüz.”
“Görüşürüz Fuat Bey.”
Fuat çıngıraklı kapıdan çıktı. Ofisin bulunduğu hanın, eski taş merdivenlerini geçerek yine o kalabalık caddeye çıktı. Öğlen güneşinin aydınlattığı temiz havayı içine çekti bir an. Sonra karşıya geçti. Sarı bir posta kutusunun asılı olduğu, elektrik direğinin önünde durdu. Kahverengi deri montunun cebinden özenle kapatılmış pembe bir zarf çıkardı. Kutuya atmadan önce adresi doğru yazdığından emin olmak istedi.
Çiğdem Kayalar
Halaskargazi Caddesi
Rumeli Han
No: 35/7
Hüzünlü ama emin adımlarla otobüs durağına yürüdü.
***
Çiğdem avcunun içiyle yanaklarını ıslatan gözyaşlarını sildi. Atmadan önce son bir kez daha okuyacak, sonra uzunca bir süredir ofiste duran, ama müdürünün tüm uyarılarına karşın, hiç kullanmadığı kâğıt parçalayıcı makineyi bugün ilk defa kullanacaktı. Derin bir nefes aldı, hıçkırdı ve okumaya başladı;
Sevgili Çiğdem,
Pek vefalı olmasam da beni tanıyanlar iyi bilirler; verdiğim sözleri hep tutarım. Bu yüzden yaşadığın ve benim de bir zamanlar yaşamakta olduğum zamanı terketmeden önce sana bu mektubu yazma ihtiyacı duydum. Ben hiçbir zaman duygularını açabilen bir adam olmadım ama hep seninle benim aramdaki o özel şeyin farkında oldum. Ve bu özel şeyler bittiği zaman ardından sonu gelmez sorgulamalar,’Ben nerede hata yaptımlar?’ gelir. İnan bana; sorun sende değil bendeydi. Ben belki de senden Arda’dan, Özlem’den, hiçbir zaman anlaşamadığım anne ve babamdan, uzak tuhaf akrabalardan, mesleki tatminsizliğimi bahane ederek kaçmak istedim. Geri döndüğüm zaman bu adamı, o hep birlikte dinlediğimiz şarkıda dendiği gibi yeniden büyüteceğim ve bu sefer o, kendisini sevenlere bağlanabilen, sevgisini gösteren her ne yapıyorsa sevdikleri, onu sevenler ve tüm geri kalan dünyanın iyiliği için yapacak ve o her ne yapıyorsa başarıyla ve tutkuyla yapacak. Bugün, yani sen bu mektubu okuduğunda, ben başka bir evrende, başka bir zamanda yaşıyor olacağım ve sana tüm samimiyetimle söylüyorum ki bu kararı almak benim gibi duygusuz biri için bile kolay olmadı ama içimden bir ses doğru olanın bu olduğunu bana fısıldadı ve ben de hayatımda ilk defa mantıklı olan yerine kalbimin sesini dinledim. Umarım beni affedersin ve umarım benden sonra seni gerçekten sevebilecek, seni mutlu edebilecek birini bulursun. Böyle aptalca Türk filmi replikleri etmek istemezdim ama şu an içimden geçenler bunlar. Başta da belirttiğim gibi duygularımı paylaşmakta pek başarılı değilim. Umarım mutlu olur ve beni affedersin. Hoşçakal…
Çiğdem kâğıdı tortop etti. Derin bir nefes aldı, uzun süredir kullanılmayan makinenin fişini taktı. Üzerindeki açma kapama düğmesine kuvvetle bastı, alet rahatsız edici bir vızıltıyla çalışmaya başladı. Kâğıdı açıp düzeltti, ağıza yerleştirdi. Ellerini göğsünün üzerinde bağladı. Gözünden akan son yaşı sildi…






