anasayfa altMetin Kurmaca Aynaya Bakarken

Aynaya Bakarken

e-Posta Yazdır PDF

Aceleyle giyinirken bir an durup aynaya bakma ihtiyacı hissetti, bir yandan da “öteki” kadını düşünüyordu, gerçekten birbirlerine benziyorlar mıydı? Tam o sırada, kapının kilidinde dönen anahtarın sesiyle yüreği hopladı. Gittiğinden beri, her dakikası bu dönüş anını beklemekle geçmişti. Oysa şimdi sadece kaçıp saklanmak, görünmez olmak istiyordu.

Aynadan orta yaşlı bir kadın ona bakıyordu, solgun yüzü, şişmiş gözaltlarıyla endişeli bir kadındı bu. Bir yabancıyla burun buruna gelmenin tarifsiz tedirginliğini duydu içinde. Ayna, öteki biz değil miydi zaten? Bizdeki yabancı. Yoksa ürker miydi insan kendi görüntüsünden? Otuz beş yıldır içinde yaşadığı kadın bedeni değil miydi bu? Oysa eskiden aynalardan korkmaz, saatlerini onun önünde geçirirdi. Ama ayna, artık onunla yalnızca dalga geçiyor, küçümsüyor, hakaret ediyordu. Tıpkı onun yaptığı gibi.  

Onunla bir antikacıda tanışmışlardı. Klasik bir öyküydü: Aynı vazoya talip oldukları anda, birbirleri için yaratıldıklarını hissettiler. Ortak zevkleri eskiye, antikaya düşkün olmaktı. Bir kaç gün sonra, birlikte yaşamaya başladılar. Uğurlu vazo, evlerinin baş köşesine koyuldu.

Herşeyin mükemmel olduğu balayı günlerinde bile, onun için “farklı”, “sıra dışı bir insan” diye düşünürdü hep; ama bu nitelendirmeleri zaman içinde “tuhaf bir adam”a, sonradan da “düpedüz dengesiz”e dönmüştü. Bazen onu ürküttüğü de olmuyor değildi. İsimlendirebileceği bir duygudan öte, sadece bir histi bu. Günlük işleriyle uğraşırken -gazete okumak, musluğu tamir etmek, çiçekleri sulamak gibi- gözünde yakaladığı tuhaf pırıltı, yüz ifadesindeki ufak bir değişim, duvardaki aile büyüklerinin fotoğraflarıyla konuşmaları. En çok da nedensiz ortadan kayboluşları, ama hepsini görmezden geliyor, dayanıyordu. Doğru, âşıktı. Yoksa böyle bir adamla beş yıl yaşanır mıydı? Aklına estiğinde kapıyı çarpıp giden, günlerce dönmeyen bir sorumsuzla. Mükemmel bir erkek, tutkulu bir âşıkken, birden bir bardak suda fırtına koparan; karıncayı incitmeyen beyefendiden kızgın bir leopara dönen biriyle. Kaçınılmaz sonu erteliyordu sürekli, belki de yeniden doğuşları sevdiğindendi, çünkü her dönüşünde aşkları tazeleniyor, her şey yeniden başlıyordu.

Aynada gördüğü yüzle birlikte, birden evdeki her şey yabancı geldi ona. Beş yıldır bu karanlık, bu köhne evde yaşadığına inanamadı. Bu ancak bir düş olabilirdi, ya da kâbus. Nasıl da fark etmemişti? En sevmediği renkleri taşıyan şu duvar kâğıtları, şu sözüm ona antika berjerler, gramofon, duvarlardaki fotoğraflar ve en başta da sevgilim dediği o adam. Sanki geçen yüzyıldan kalma bir film sahnesinde oynayan iki kişiydiler. Kimse yoktu dünyalarında, ne aile, ne de bir arkadaş. İhtiyaçları da yoktu zaten, mutluydular.

Ama bu mutluluk anları hep gel-git dalgalanmalarının gölgesinde kalmış, yine bir gün, bir kavga sonrasında çekip gitmişti. Gidişinden sonraki ilk günler ona lanet okur, dönerse kapıyı açmayacağını, kilidi değiştireceğini söylerken; zamanla öfkesi yatışmış, geldiğinde nasıl karşılayacağını, neler söyleyeceğini düşünmeye başlamıştı. Geçen aylarla birlikte, döneceğine olan inancı da azaldı. İnancı azaldıkça acısı artıyor, geceleri cehennem gibi odasında, gözyaşları ile sabahlara kadar kıvrandığı oluyordu.

İlk gittiğinde ona ait herşeyi ve o çok övündüğü aile büyüklerinin fotoğraflarını kaldırmıştı. Ama bir süre sonra, eşyalarının yokluğunun tıpkı onun gibi evden çok şey alıp götürdüğünü fark etti. Bu mutlak bir yenilgiydi, kaldırdıklarını kutularından çıkarıp yeniden eski yerlerine koydu, fotoğrafları astı ve yine her an geri dönecekmiş gibi beklemeye başladı. Eşyalarının hepsi yerinde duruyordu, demek ki kendisi de gelebilirdi.

Ertesi gün, yan komşu kapıyı çalarak onu üst sokaktaki evlerden birinden çıkarken gördüğünü söyledi. Ne heyecan, ne de sevinç, sadece kollarından ve dizlerinden başlayan bir uyuşma hissetti bedeninde. Buz gibi olmuştu. Hemen çıkıp sokağı buldu, evin yakınlarında bir yere saklanıp beklemeye başladı. Belki bir saat, belki de bir gün süren bekleyiş sonunda kapı açıldı. On bir aydır beklediği sevgilisi oradaydı, kendisini uğurlayan kadına sadık bir koca gibi sevgiyle sarılıyordu. Birazdan kadın içeri çekilip kapıyı kapadı, adam sokağın diğer yanına doğru yürüdü.

Saklandığı yerde, gözleri kapalı, kıpırdamadan kaldı. Ne biraz önce gördüğü mutlu çift, ne kadının kendisine benzerliği altüst etmemişti onu; sadece aklında tanıdık bir şeyler kalmıştı. Hızla geçen bir sahneye bakarken fark edilmeyip de sonradan algılanan nesneler gibi. Evin rengi, demir parmaklıklı penceredeki sardunyalar, çiçekli perdeler, kadının üstündeki sabahlık. Hepsini bir yerden hatırlıyordu. “Çok saçma!”  diye güldü, gözyaşlarının arasından.

Eve döndüğünde hâlâ onu düşünüyordu, ama artık üzülmeden, acı çekmeden. Meraklı bir araştırmacı, bir sırrı çözmeye çalışan bir dedektif gibi. Onunla ilgili eskiden dikkat etmediği ayrıntılar teker teker belleğinden çıkıp birer soru işaretine dönüşüyor, farklı yerlerden kopup gelen parçalar düşüncelerinde birleşiyordu. Saatlerdir evin içinde dolaşıyor, ne yapacağını bilmeden eşyalarına bakıyor, daha önce fark etmediği bir şeyler arıyordu. Ona ya da geçmişine ait bir ipucu bulacağına öyle emindi ki, çekmeceleri, dolapları didik didik ediyor, tuhaf bir şeye rastlamıyordu. Tek bulduğu, daha önce görmediği bir kaç kartpostal, birkaç fatura, eski resimlerdi. 

Faturalara göz gezdirirken, biri ilgisini çekti. Sevgilisinin ona hediye ettiği kol saatinin faturasıydı bu, doğum gününde almıştı. Sıradan bir faturaydı, ama kâğıdın üstündeki küçük bir ayrıntı nefesini kesti; fatura iki adet saat için kesilmişti. İki tane kordonu pırlanta işlemeli aynı marka kadın saati. Titreyen ellerle diğer faturaları da eline alıp baktı: Adet hep ikiydi, alınan ne olursa olsun. Gramofon, sehpa, elbise, sabahlık, küçük biblolar. Son olarak, antikacıdan alınmış eski fotoğrafların faturasını gördü. Aile büyükleri!

Bir an ne yapacağını bilemeden evin içinde hızlı bir tur attı. İçinde korku ile hüzün birbirine karışıyor, bir tarafı ağlamak ve acı çekmek isterken, soğukkanlı düşünen diğer tarafı bu film karesinden hemen çıkmasını, bütün bu yabancı nesnelerden kaçıp kurtulmasını söylüyordu. Telaş içinde birkaç parça eşyasını topladı. Artık ne yüz yüze gelmek, ne de soru sorup açıklama duymak istiyordu.

Aceleyle giyinirken bir an durup aynaya bakma ihtiyacı hissetti, bir yandan da “öteki” kadını düşünüyordu, gerçekten birbirlerine benziyorlar mıydı? Tam o sırada, kapının kilidinde dönen anahtarın sesiyle yüreği hopladı.

 

Gülçin Manka Pazartesi, 31 Mayıs 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam