Evin girişinde sıra sıra ayakkabılar diziliydi ama bir çift hariç… Neden babasının ayakkabılarını kapının dışında unutmuşlardı? Bir tanıdıkları Begüm’ü şehrin öbür yakasındaki evlerine götürmüştü apar topar. Bahçeleri vardı, köpekleri bile vardı. Yine de dört beş gün geçmeden ‘Geri dönmek istiyorum’ diye tutturmuştu. Şimdi kendi evini tanıyamamış gibi bakıyordu etrafa. Girer girmez, uzak yoldan gelen misafirlere sinen yorgunluk kokusunu hissetti, hiç hoşuna gitmedi. Salona yöneldi, boy aynasının önünden ürkek adımlarla geçerken lunapark aynalarındaki gibi bulanmaya başladı görüntü. O yürüdükçe kenara çekilen fısıltılı kalabalığın ortasında porselen bir bibloyu andıran bedeni ufaldıkça ufaldı. Darmadağın lülelerinin arasında gözleri büyüdükçe büyüdü. Kalbi küt küt atmaya başladı. Uzun kanepede yan yana siyahlar içinde oturan halaları ve babaannesi Begüm’ü görünce feryat figanı bastılar. Öteki kanepede annesi tek başınaydı. Geçen hafta babasını hastaneye yetiştirirken üzerinde olan yeşil elbiseyi giyiyordu hâlâ, ama sanki tam olarak annesine benzemiyordu. Yaşlanmıştı, yarı baygın bakıyordu. ‘Kızın geliyor, topla kendini’ dediler. Kolonyayı boca edip, kollarını ovdular. Rengi sararmış genç kadın yerinden zar zor doğrulup, titreyerek sarıldı Begüm’e. Ama yanağında, yabancı buruk bir tat vardı annesinin. Limon kolonyasının kokusu genzini yaktı, koşarak kaçtı salondan.
Bütün odalara girip çıkıp, koca bir ev dolusu insanın arasında dolaşarak babasını aradı. Hepsinin yüzüne baktı teker teker. Kiminin gerçekten üzgün olduğunu, kimilerinin ise üzgünmüş gibi davrandığını düşündü. Ona gülümsemeye çalışıyor, çağırıyor ama hiçbir şey anlatmıyorlardı. Begüm bu ilgiden gitgide daha çok rahatsız oluyordu. Telefonun başındaki amca arkadan ne kadar da babasına benziyordu, ama değildi işte, bir akrabaydı. Adamın ağlamaktan boğulan konuşmasını tam anlamasa da, duydukları huzursuzluğunu iyice arttırdı. ‘Bir gecede kaybettik… Üç gün önce toprağa verdik… Dostlar sağ olsun!’
Son bir umutla mutfağa daldı. Tezgâhın üzerindeki dev tencereden, komşunun dedesi öldüğünde dağıttıkları bulgur pilavına benzeyen tatlının kokusu geliyordu. Boyu yetişip de içinde ne piştiğini görememişti ama kokusunu aldı, hem de çok iyi tanıdı Begüm. O güne dek hiç duymadığı büyük bir öfkeyle kabardı içi. Küçük yumruğunu hınçla sıkıp tencereyi karıştıran teyzesinin bacağına vurdu var gücüyle. ‘Bu tatlıyı yapmanı istemiyorum!’ diye bağırarak yatak odasına kaçtı, annesinin babasının kocaman yatağına attı kendini. Yatağın üzerindeki fazladan örtü yığınını tekmeleyerek aşağı savurdu. Evi istila eden kalabalık için çıkarılan yorganlar, çarşaflar sandık kokuyordu. Hepsinin geldikleri yere gerisin geri dönmesini diledi çaresizce. Sonra birden yatakta tanıdık bir kokuya rastladı, gizli bir hazine bulmuşçasına heyecanlandı. Başına çektiği yorgan içeriden gelen gürültüleri boğuk bir uğultuya dönüştürürken, değiştirmeyi unuttukları çarşaflardan o çok sevdiği kokuyu soludu doya doya. Bu yatakta, bu yastıklarda babasının kokusu vardı hâlâ. Biraz uyku mahmurluğu ve biraz tıraş sabunuyla karışık ama tam anlamıyla babasının kokusu. O güzelim kokunun sindiği yatağın kokusu. Sabahları içinde güreşilen, geceleri karanlıktan korkunca sığınılan yerin kokusu. Eğlencenin sonsuz şefkat ve sevgiye bulanmış kokusu. Hayata ve geleceğe güveniyor olmanın kokusu. Babasının kokusu onu terk etmemişti, saçlarını usulca okşayan bir el olup Begüm’ü sakinleştirmeye başladı. Kokuyu içine derin derin çekmekten âdeta sarhoş, öylece kıvrılıp uyuya kaldı. Rüyasında sıcak bir akşamüstü parkta oynayıp yorulmuş, babası kucağına almıştı onu. Kendini gördü; başını babasının omzuna yaslamış, tatlı tatlı batan kısa sakallardan alnını kaçırmış, burnunu onun boynuna gömdüğü en doğal pozisyonunda uyurken. Avucunda sarı bir balonun ipini tutuyordu, uykuda bile sımsıkı. Babasını gördü; dudağında gamzeli bir gülümseyiş, kıvırcık saçlarının dipleri hafifçe terlemiş, dağ gibi gövdesinden aşağı kızının ince bacakları narin bir dere gibi akarken yürüyen babasını. Ona prenses anlamına gelen Begüm ismini veren babasını. İkisini gördü; birbirlerine sarılmış, başlarının üzerinde uçuşan balonla evlerine dönerlerken, mutluyken, çok mutluyken… Sonra aniden balon kaçıverdi elinden, rüyasında yine rüyaya uyandı ağlayarak. Uçup kaybolan balonun arkasından öylece bakakalmış, nefesi göğsüne tıkanmış, sesi kısılmış, babası yanından kaybolmuş…
Sabah olmuştu, kendi yatağına yatırmışlardı onu. Çıplak ayaklarıyla taşlara basarak koşup yatak odasındaki yatağa sıçradı. Rüyasına balonun kaçmadığı yerden devam edebilmek için yastıklara saklanacaktı. Ama yekpare buz kesmiş bir havuza atlamışçasına burun üstü çakıldı dün akşam en büyük avuntuyu bulduğu yatağa. Koku yoktu, gitmişti. Nevresimleri toplamışlar; yerine soğuk, deterjan kokan temizlerini sermişlerdi. Babasının kokusunu alamıyordu, ne kadar istese de hatırlayamıyordu. En sevdiği bebekleri, hatta bütün oyuncakları kaybolsa bu kadar üzülmezdi Begüm. Bu denli burkulmazdı yüreği. Karnına saplanan sancı azalmıyor, gittikçe artıyordu. Ağlamak istedi ama bir inleme çıktı ağzından, daha çok bir uğunma. Bir avuç raptiye yutmuş gibi boğazına düğümlendi hıçkırıklar. Gözyaşları cam kırıkları gibi battı gözlerine. Burnunun direği sızım sızım sızladı. Yeni çarşafın kokusu midesini bulandırdı, anlayamamak biber gibi yaktı kavurdu içini. Canı yanıyordu, ama daha çok küçüktü, beş yaşında bir çocuktu… Neresinin acıdığını bilemedi.






