anasayfa altMetin Kurmaca Görünmez Kadın

Görünmez Kadın

e-Posta Yazdır PDF
Hep endişeli ve tetikte olmamın sorumlusu babaannemdir. Babaannem kaybolduğunu sanırdı. Yani, tamamen yok olduğunu. Dünyadan silindiğini. Annemle babam işteyken, erkek kardeşlerimle benim başımızda dururdu. Kardeşlerim oyun oynamak için sokağa çıktıklarında ben evin en küçük ve korunaklı köşesine, kaloriferin yanına kurulur, dizlerimin üzerine pembe benekli battaniyemi çeker, çizgi romanlarımın içine gömülürdüm. “Elim yine uyuşuyor!” derdi babaannem, beni yerimde sıçratan tiz bir sesle. Sol elini havaya kaldırır, görünmez güçlerle savaşıyormuş gibi gülünç hareketler yapardı. “Bak, yok oluyor!” derdi, havada daireler çizerek. Görünmez Adam’ın Maceraları’ndan başımı kaldırdığımda babaannem gitmiş olurdu.

Panik içinde evin bütün odalarını dolaşırdım. Dolapları, çekmeceleri, hatta sifonun içini bile kontrol ederdim. Sonra köşeme çekilir, kendimi suçlayarak dönüşünü beklerdim. Mutfaktan tıkırtılar gelirdi. Ancak bir kemirgenin çıkarabileceği türden sesler. Uykuya dalmak üzereyken, babaannem, hayalet gibi birden arkamda biterdi. Çıplak ayakları toz içinde. Ellerine kıymıklar batmış. Bazen dizleri kanardı. “Oğlanlar gelmeden çay koyalım” derdi, gözlerini kaçırarak.

Her şeyin bir sebebi var. Sabah uyandığımda sevgilimi yanımda bulamazsam kalbim sıkışıyor. Tıkırtıları duymaya çalışıyorum, bir şey yok. Onun yok olduğunu, geri gelmeyeceğini sanıyorum. Ani hareketlerle defalarca arkamı dönüyorum, kimse olmuyor. Yanımda olmadığı zamanlarda onu kaybettiğimi düşünüyorum. Benim hiç yalnız bırakılmamam gerek. Babaannem yüzünden. Onu bulamadıklarında beni suçladılar, biliyor muydun?

Penceredeki felaket habercisi gri bulutlar ve duvardaki gösterişli, bronz saat beni tedirgin ediyor. Karşımdaki adam orta yaşlı, şık giyimli, bakımlı ve biraz gizemli biri. Gözleri hep daha derinlerde bir şey arıyormuş gibi bakıyor. Sanırım miyop olduğundan. Gözlüklerini elinde tutuyor, beni dinlerken arada bir camlarını temizliyor. Hafif bir rüzgâr estiğinde kokusunu alabiliyorum. Erkek cinselliğini çağrıştırmayan, sade bir koku. Temizliğin ve zenginliğin kokusu. Konuştukça, ilgisini çektiğimi hissediyorum. Adam, gözlerini kısarak, “Bunları yazmayı hiç düşündün mü?” diyor.

Gerçekte öğrenmek istediği, bunları uydurup uydurmadığım.

“Seni etkilemeye çalışmıyorum” diyorum. “Seni tanımıyorum bile.”

“Yeteneklerin sana acı veriyor” diyor. “Yazarsan yüzleşirsin, yüzleşirsen onlarla başa çıkacak gücü kendinde bulabilirsin. Rahatlarsın.”

“Sana kendimi açıyorum. Yoksa yapmamalı mıyım? Bana tavsiye verecek durumun yok senin. Arkadaşım değilsin.”

Herkese karşı bu kadar katı ve mesafeli olmamın sorumlusu babamdır. Babamın bu kadar taş kalpli olmasının sorumlusu, onu her fırsatta acımasızca eleştirmiş olan babaannemdir. Yani benim heykel gibi soğuk ve duygusuz olmamın asıl sorumlusu babaannemdir. Yokolma hastalığına (Sahi nedir bu hastalığın adı?) yakalanmadan çok önce, babam henüz küçük bir çocukken babaannem onun diğer çocuklarla oynamasını hiç istemezmiş. Bunun yerine ona kız elbiseleri giydirip, şarkı söyletirmiş. Piyanonun başındaki babaannem, aldığı katı eğitimin biçimlendirdiği mükemmeliyetçiliğiyle, her hafta farklı bir şarkı öğrenmek zorunda olan babamın ufak tefek hatalarını asla görmezden gelmezmiş. Kat kat elbiseler içinde, saçları bukle bukle uzamış olan babam, itaat etmiş ve içine kapanmış. Bir daha kimse açamamış, görememiş içini. Batı müziği ve melankoli, onu karanlık ve rahatsız biri yapmış. Annem dışında kimse ona yaklaşamamış bile. Sık sık hastalanırmış. Üniversitede bile herkesten uzak durmuş. Bugün benimle yakınlık kurmaya çalışan herkesi ‘laubali’, ‘cıvık’, ‘yapışkan’ ve ‘yılışık’ diye etiketlememin sebebi babamdır. Babaannem. Onların kelimeleri. Onların dünyası. Herkesten uzak, kendi dünyamda yaşamamın, sevgilimden bile sır saklıyor olmamın sorumluları. Herkesi küçümsememin, öte yandan herkese umutsuzca kendimi kanıtlamaya çalışmamın sorumluları. Herkesten korkmamın.

Karşımdaki adam, engelleyemediği, onu çoktan ele geçirmiş olduğu belli olan bir titizlikle masanın üzerindeki hayali tozları siliyor. Parmaklarının ucu dolgun, yine de elleri zarif ve güçlü görünüyor. Geçen yıl, yaklaşık yedi aylık bir yalnızlık döneminden sonra ellerimi tutan ilk erkeğin karşısında nasıl gözyaşlarına boğulduğumu hatırlatıyorlar bana. Tek gecelikten daha fazlasıymış gibi yapan tek gecelik ilişkileri – seksten daha fazlası varmış gibi!- ve hani, neredeyse ‘aşk’ diyeceğim yanılsamaları hatırlatıyorlar.

“Yalnız kalamam ben” diyorum. “Taş kalpli görünsem de, insansızlığa, temassızlığa dayanamam.”

Adam, bilgiççe başını sallıyor. Beni benden iyi biliyormuş gibi. Böyle küstahlıklara dayanamadığımı bilmiyor oysa.

“Beni tanımak öyle kolay değildir” diyorum. “Yalan söylerken renk vermem.”

“Yine saldırganlaştın” diyor. “Korkmana gerek yok. Ben sadece anlamaya çalışıyorum. Benimle flört ederek kendini gizleyeceğine, kendini gerçekten açarak bana yardımcı olmaya çalışsan nasıl olur?”

Benden talep ettiği şey, samimiyet.

Kan beynime sıçrıyor. Kalbim kırıldı.

“Acı çeken sen değilsin” diye tıslıyorum.

“Doğamız gereği hepimiz acı çekeriz” diye itiraz ediyor.

“İnsan doğası diye bir şey yoktur” diyorum, kısık gözlerini gözlerime dikiyor. “Bize öğretilen neyse, o oluruz.”

Başlattığım savaş beni yorduğundan, bir süre konuşmuyorum. O da sessiz kalıyor. Sakinleşince, başımı eğip, aynı anda masum ve baştan çıkarıcı görünmeye çalışarak, fısıldıyorum:

“Üzgünüm. Bir erkek beni beğenmiyorsa, onun karşısındaki varlığım, konumum, duruşum, her şeyim anlamsızmış gibi geliyor bana. Yokum sanki. Onun için bir şey değilim. Dolayısıyla kendim için de bir şey, bir kadın değilim.”

Derin bir nefes alıyorum.

“Varlığımın iz bırakması gerek. Gözlerde ve zihinde. Ruhlarda ve kalplerde.”

Yaptığım ucuz edebiyat karşısında gülmekten kendini alamıyor.

Kendimi erkekler üzerinden tanımlamamın, kendimi yalnızca onların gözlerinden görerek var ediyor olmamın sorumlusu annemdir. Arzulanıyorum, o halde varım. Annemi, o hırçın ama edilgen ruhu düşündükçe içim hem öfkeyle, hem merhametle doluyor.

“Annenle babanın ilişkisini nasıl tarif ederdin?” diyor karşımdaki –birden kalınlaşan- ses. Duvarda, bronz saatin altında asılı dünya haritasına bakıyorum. Bu ofis pekâlâ bir seyahat acentesi da olabilirdi. Sınırsız keşifler ve mutluluk vaatleri pazarlayan bir yer. Gözlerim, İtalya’da takılı kalıyor.

Floransa’da tanışmışlar. Floransa, aşk için romantik bir dekor, değil mi? Aslında bunun bir önemi yok. Bütün aşklar yanılsamadır. Bir çeşit yansıtma. Görmek istediklerimizi görürüz, hepsi bu. Kendimiz. Biz. Onların üzerine düşen kendi gölgemiz.

Derin bir nefes alıyorum. İçim acıyor. Bir an bocaladıktan sonra kendimi toparlayıp devam ediyorum.

Floransa’da, Michelangelo’nun Davud’una bakarken babam, heykele doğru hipnotize olmuş gibi yürüyen kızıl saçlı, ince yapılı bir kadın görmüş. Annem, çevresindekilere hiç aldırış etmeden gözlerini heykelin cinsel organına dikmiş ve öylece kalmış. Yüzündeki ifade gitgide donuklaşmış. Duruşundan, bedeninin kaskatı kesildiği anlaşılıyormuş. Babam bu soğuk güzellikten büyülenmiş, belli ki ruh ikizini bulma yanılsamasının verdiği sevinçle, kendini her şeyiyle bu kadına, anneme ait hissetmiş. Babam yavaşça onun yanına sokulduğunda –parfümünün kokusunu alabiliyormuş- annem onun kucağına yığılıvermiş. Aşk sarhoşu babam, ayılana kadar onu kollarında sıkı sıkı tutmuş.

Oysa Davud’un dizleri dibinde bir çeşit Stendhal sendromu geçirmiş olan annem, babamın ruh ikizi olmaktan çok uzakmış. Fakat erişilmez ve görkemli olanın karşısında yıkılıp gözlerini açtığında kendini başka bir erişilmez erkeğin kollarında bulan annem, üstüne bir de bu yabancı şehirde bu erkekle tesadüfen aynı dili konuştuğunu öğrenince, çok etkilenmiş. Hemen evlenmişler. Ama dediğim gibi, annemin dışa dönük, hızlı kanlı mizacı babama tamamen tersti ve babam bu acı gerçeği gözleri açılıp da öğrendiğinde, daha çok içine kapanmıştı. Artık bir köpeğinkine benzeyen çökük gözleri, yalnızca kendi içine bakıyordu.

Babamın kaskatı ilgisizliği ve küçümseyen tavırları karşısında annem tamamen çaresizdi. Ondan ne şekilde olursa olsun bir tepki alabilmek için yıllarca ortalıkta film yıldızları gibi dolaştı. Ağızlıkla sigara içer, rujunu sürmeden bakkala bile gitmezdi. Saçlarını sarıya boyattığında babam bunu fark etmemiş gibi yaparak aralarındaki soğuk savaşı kazanmış oldu. Annem, ilgiye gitgide –bir bağımlı gibi- daha fazla ihtiyaç duyarak, babamın bütün arkadaşlarıyla flört etti. Arzulanıyorum, öyleyse varım. Yaşlandıkça güzelleşti ve bir sanat eserine dönüştürdü kendini. Tüm bu beğenilme arzumun ve bir kadının gölgesinde beslenen ve koyulaşan komplekslerimin sorumlusu annemdir. Yani, annemle ilgilenmeyerek onun ve dolayısıyla benim kaderime yön veren babam. Aslında, babamı o hale getiren kişi babaannem olduğuna göre... evet, artık eminim, her şeyin sorumlusu babaannemdir. Günün birinde gerçekten kaybolmak, yaptığı en doğru şeydi.

Karşımdaki adam, kayıtsızca bir şeyler karaladıktan sonra,  “Bunları yazmalısın.” diyor. Sonra tehditkâr bir tonla “Gerçekten yazar olmak istiyorsan, tabii...” diye ekliyor ve gizemli bir biçimde susuyor.

“Gerçekleri yazarsam kimse onların gerçek olduğuna inanmaz.”

“Onlar gerçek değil” diyor.

Dünya haritasında Cape Town’a ilişiyor gözüm. Dünyanın sonu.

“Onlardan ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, kurtulamam. İçimdeler, bak, beni ne hale getirdiler...”

Sesim titriyor.

Saatin tik-takları hızlanıyor. Gri bulutlar dağılmış, güneş pencereden hafifçe başını uzatıyor. Boynumdaki sahte elmaslardan yapılma kocaman ve ağır kolyeden yansıyan renkler, ben hareket ettikçe, terapistimin yüzünde oynaşıp duruyorlar. Terapistim gözlerini kolyeye dikmiş, gözünü alan ışığa sinirli bir biçimde gülümsüyor. Kendimi suçlu hissediyorum birden.

“Böyle gösteriş budalası gibi görünmemin sorumluları...” diyorum, susuyorum. Ona annemin dizlerinin dibinden ayrılmayan, anneme ölesiye tapan erkek kardeşlerimden bahsetmek istiyorum fakat terapistim sabırsızca duvardaki saate bakıp ayağa kalkıyor.

“Vaktimiz kalmadı” diyor. “Umarım haftaya biraz da senin hakkında konuşabiliriz.”

Anlamayacak. Benim etkilenmemiş tek bir parçam yok. Onların kusurlu, çürük parçalarının mükemmel bir bütünüyüm ben. Kendime ait hiçbir şeyim yok. Anlamayacak. Diğerleri gibi, onun da bir şey bildiği yok.

“Sana yardım edeceğim, ancak senin keşfin yine sana düşüyor” diyor, yılışık bir sırıtışla. Kapıyı kapatıyorum. Sigaramı yakarken, sol elim hissizleşiyor.

 

Zeynep Alpaslan Pazar, 16 Mayıs 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam