Şema

e-Posta Yazdır PDF

Adımları durdu. Bir adım daha atarsa seçim yapmak zorunda kalacaktı. Dönerse, cesaretinin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Nice zamandır aklının ucunda olan ve fark ettiği şeyin şu an tam önünde duruyordu. Birini alıp çıkacaktı. Ama hangisini? Üç taneydiler ve içlerinden birini elemek zorundaydı. Gözlerini kapattı. Bir insan en fazla ikisini taşıyabilirdi. Üçüncüsünü bırakmak zorundaydı. *



Bu müziği biliyorum… Ahengin sapmaya başladığı an üzerinizdeki perde kalkar, dünyaya yeni bir gözle bakarsınız. Eğer ilkseniz bu sizi rahatsız eder. Kendinizi yeni doğmuş gibi hissedersiniz. Ciğerleriniz yanar ve ağlarsınız. Ancak zamanla, ağlamamayı da öğrenirsiniz. Burada öğrenilebilecek ilk şey budur. Sonra yavaş yavaş adımlar atar ve çok geçmeden koşarsınız. Biraz daha ilerlemelisiniz, çünkü burada hiçbir şey yakınınıza bırakılmaz. Gidip onu almanız gerekir. Ta ki bir şeylerin, kendi içinizde olabileceğini fark edene kadar… Fakat bu şey çok gariptir, fark edildiğini anladığı an normal davranamaz. Bu yüzden siz de normal davranmazsınız. Sizce bu normal mi?


Biz karakterler ‘normal’ olanın ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Sadece yazılan çizilen neyse onu oynarız. Bunların kaynağı da Seo’dan başkası değildir. Seo bu dünyanın tek hakimidir ve O ne düşünürse, bu bir şekilde bize de yansır. Ona böyle dememizin sebebi, sıralama yapmasından kaynaklanıyor aslında. Karakterler olarak önem derecelerimiz zamanla değişir; ama asla sabit kalmaz. Çünkü Seo hiçbir zaman durmaz ve hiç kimse ona karşı gelmez, gelmeye kalkarsa Seo onu uzun bir süre ortadan silebilir. Belki de sonsuza dek. (Gerçi, şimdiye kadar kimse ona karşı gelmedi.) Onun gelişini fark ettiğimizde bir an duraksarız. Böyle zamanlarda içimizi bazı zamanlar korku kaplar ve O yaklaşırken, varlığını içimizde güçlü bir şekilde hissederiz. Bu bir anlık duraksama çok sürmez ve tekrardan eski halimize döneriz. Ancak çok uzun zamandır hiç kimse onu görmüş değil. Aslında buradaki herkes onun bu dünyaya nereden giriş yaptığını merak eder ve bunu araştırır. Bir ara birkaç kilometre ilerideki tren istasyonundan geldiği söyleniyordu. Bu girişi bulmak dış dünyaya çıkabilmek için bir kapı olabilirdi. Bunu düşünmek bile heyecan vericiydi. Ama bana kalırsa bu sadece boş bir hayal. Onu en son gördüğümüzde çok kalmamıştı. Aralık ayıydı. Çok soğuktu. O zamanlar garip bir hikâye üzerinde çalışıyorduk. Ne olduğunu tam anlamış değildik. Sanırım Seo’nun kafası karışıktı ve bir sahneyi bazen onlarca kez oynuyorduk. Aslında zaman çok güzel geçiyordu. Bu yeni hikâye biz karakterleri birbirine daha çok yaklaştırmıştı. Dostlarımız ve dostluk bağlarımız her geçen gün artıyordu. Rollerimizin dışındaki zamanlarda geziyor, eğleniyor, sonraki sahnelerin ne olabileceği konusunda konuşuyorduk. Günler bu şekilde geçerken bir ikindi vakti hikâye gereği sevgilim gözümün önünde öldü. Herkes yine rolü gereği(?) birkaç damla yaş döktükten sonra çekip gitmişti. Bense şaşkın bir haldeydim ve olduğum yerde donup kalmıştım. Sevgilim kalkmamıştı! Hemen yere çöküp onu kendine getirmeye çalıştım. Hiçbir tepki vermeyince iyice sarsmaya başladım ve ben onu sarstıkça, sanki uzunca bir zamandır içimde harlamayı bekleyen kor alevlenmeye başlamıştı. Geri gelmeyeceğini hissetmeye başladıkça gözyaşlarımın bu ateşi söndüremeyeceğini anladım. Böyle bir yangın, nasıl olacaktı da bir gül bahçesine dönüşecekti?… Bu hisle bir ruh gibi aylarca ortalıkta dolaştım. Hiçbir şeye adapte olamıyordum. O aralar bana en çok yardım etmeye çalışan kişi bu dünyanın en yaşlı karakteriydi. Kalbi elinde gezerdi. Kimse bunu yadırgamazdı. Hep öyleydi o. Elindekini de kimseye vermezdi. Seo onu neden böyle düşünmüştü ki? Seo… Ondan nefret ediyordum. O ve onunla ilgili her şeyden! Yine kayıplara karışmıştı. Ama biliyordum, bir gün yine gelecekti. Bu beklentiyle birlikte uzunca bir zaman dilimi burukluk, hayal kırıklığı ve acıyla geçti. Sanki Seo da benim ruh halime paralel bir durum sergiler gibi, çok durgundu. Çoktandır hiçbir sahne oynanmıyordu. Buradaki sahne kavramı aslında oldukça farklıdır. Herkes rolünü bilir ve bu bilgi bize bir ilham şeklinde gelir. Belki de Seo’ya da bu şekilde geliyordur. Hepimiz rolümüze dair bilgiyi aldıktan sonra doğru zaman ve doğru yerde başlarız oynamaya. Hiç kimse olan biteni kayda almaz. Zaten herkes ne yapacağını biliyordur ve sahne bittiğinde eski hallere dönülür, olay yerinde toplanılır. Eğer gerekirse tekrar çekilir. Ve tekrar tekrar. Bütün bunlar Seo’ya bağlı. Bir gün nasılsa kendimi biraz güçlü hisseder gibi oldum ve rolüm gereği az ilerdeki kaldırımdan yolun sonuna kadar yürüyen birini oynayacaktım. Şu aralar bana çok uygun bir roldü. Zaten dolaşıp duruyordum. Rolüm gereği olmuş, ne fark ederdi! Belki de Seo bunu biliyordu ve bu yüzden bana bu rolü biçmişti. Bunu yapacağına neden sevgilimi geri getirmiyordu! Bu fikir beni sürekli sinirlendirmekle birlikte ona olan nefretimi katlıyor ve ne yazık ki elimden hiçbir şey gelmiyordu. Tıpkı diğerleri gibi. Ama ben, onlara göre daha siliktim. Belki de birçoğundan. Fakat nedense içimde, hiçbir şeyin ‘böyle’ olmaması gerektiği düşüncesi vardı. Tam da bu anda, Seo’nun varlığı herkesçe hissedilmeye başlanmıştı. Bir an düşüncelerimi fark edeceğinden korktum ve aklımdakileri değiştirmeye çalıştım. Bu bocalama sırasında herkes duraksamış onun ihtişamlı, sanki sonsuz güçlü haline bakarken gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. O ise epeyce uzakta bir duvara yaslanmış, oldukça düşünceli halde bizi izliyordu. Bu keskin bakışlar herkesi kendine getirdi, duraksama her zamankinden daha kısa sürdü. Aslında kimseye ‘işinize dönün’ demiyordu. Belki bu durumdan rahatsızdı. Bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum. Ondan nefret ediyorum. Ama nedense, şu bakışları, bakışlarındaki derinlik bu kadar uzaklıktan fark ediliyor ve insanı ‘ezilmeye başladığını’ hissettiriyor.


Şimdi nefretimi o da fark etmiş gibi ve bana bakıyor. Herkes bakışlarını kaçırırken sadece benim ona odaklanmam dikkatini çekmiş olmalı. Ama o, zaten bunu hemen hissetmiştir. Birden ne yaptığımın farkına vardım. Bunun hesabını bana soracaktı. Ama nasıl olduysa öyle bir cesaret geldi ki, ısrarla bakmaya devam ettim. O ise yavaştan doğruldu. Sanki bana doğru gelir gibi yaptı, sonra sağ tarafına, karşıdaki büyük bir binaya doğru yürümeye başladı. Bir süredir içinde yandığım cehennemden canım fena halde yanmış bir şekilde fırladım ve doğruca üzerine yürümeye başladım. Beni fark edenler ne yapmaya çalıştığımı anlayamamıştı ve gözlerindeki ifade ‘Ne yapıyorsun sen!’ şeklindeki bir hayretten ibaretti. Ama kararlıydım. Bunu o da fark etmişti ve buna rağmen yürümeye devam ediyordu. Gözlerim binlerce hissin harmanından yanmış, yanaklarım kaskatı kesilmişti.


“Neden onu aldın! Neden geri vermiyorsun!!!”

Yakarışım her yerden duyuluyordu ve bunu duyan herkes benim birazdan sonsuza dek yok olacağıma inanıyordu. Fakat Seo ne ilginçtir ki bu durumu hiç de umursamazcasına yürümeye devam ediyordu. Böyle olunca sinirim daha da katlandı. Yaşadığım acının hafife alınmasını kabullenemiyordum. Üstelik, bunun suçlusu tarafından! Var gücümle ona doğru ilerledim. Sanki onu öldürecektim. Ağzıma ne geliyorsa söyledim. Fakat ne olduysa o anda oldu. Seo aniden bana döndü ve elleri yakama yapıştı. Gözlerini karşıma aldığımda, birazdan her şeyin biteceğini anladım. Korkunç derinliğe sahip o iki göz, adeta bakışlarımı çevirmeme sebep olmuştu.

“Bu hissi biliyorum!... Yaşamak denen şeyin, sırtını boş bir duvara dayamak olduğunu da! Ama dayanacaksın. O seni taş yaptıkça, sen onu duvar yapacaksın. Dayanacaksın!”

Neye uğradığımı anlayamamıştım. Gözlerine baktım... Neredeyse içlerindeki derinlikte kaybolacaktım. Ama ruh hali hemen değişti. Sakinleşmişti. Ellerini yakamdan çektikten sonra gözleri yaşlı halde, “Çok üzgünüm”, dedi, “Onu geri getiremem.. Böyle olması gerekiyordu.. Elimde değil… Özür dilerim.”

Olduğum yerde kalakaldım. Tıpkı bütün karakterlerin ayaklarının yere çakılışı gibi, çakılıp kalmıştım dizlerimin üzerine. Herkes Seo’ya bakıyordu. İlk defa bir karakter kendisine başkaldırmış; fakat hiç kimsenin beklemediği şekilde cevaplar vermişti. O giderken, rüzgâr çöktüğüm yere doğru esmeye başladı. Montumun yakalarını kaldırdı. Saçlarımı okşadı. Sanki onda, sevgilimin parmaklarını hissetmiştim. Bana dokunuyordu. Onu hissediyordum. Onu çok özlüyordum.

Bir süre öylece kaldım. Fakat gözyaşlarım dindi. Bir şeyden artık emindim. Seo da benim gibi, bitkindi. Bunu gözlerinde görmüştüm. Belki de yaşadığı acı, benimkinden çok daha büyüktü. Bilemiyordum. Ama nefretim nedense silinip gitmişti. Ben sadece, çaresizdim. Bunun yanında, artık hiçbir karakter yanıma yaklaşamıyordu. Eğer bana dokunmaya kalksalar, ellerinin boşa gideceğini biliyorlardı. Birazdan yok olacaktım. Çünkü hiçbir zaman yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım. Ama onlara göre… Yaptığımdan pişmanlık duymuyordum. Dahası, kendimi uzun süredir hissetmediğim kadar rahatlamış hissediyordum. İçimden bir an, Seo’nun peşinden gitmek geldi. Ayağa kalktım. Bir an bundan vazgeçsem de, yoldan geri döndüm ve o esrarengiz binaya doğru ilerledim. (Seo geldiğinde genelde buraya girerdi ve o girdiği için hiç kimse oraya girmezdi. İçinde ne olduğunu hiç birimiz bilmiyorduk.)

Attığım her adımda, ona biraz daha yaklaştığımı hissediyordum. Diğer karakterler ve ne düşündükleri umurumda değildi. Bir şeye başlamıştım ve yok olacaksam eğer, buraya girmemin hiçbir mahzuru yoktu. Öyle de yaptım. Binanın tuhaf girişine geldim. Kapıda bir oyma vardı. Ne anlama geliyordu, bilmiyordum. Ama Seo için önemli olmalıydı. Seo kapılara çok önem verir. Bazı kapıların ardında hiçbir şey yoktur. Ama kapının ardında bir şey olduğunu düşünmek bile her şeyi şekillendirmeye yetebilir. Böyle şeylerle çok karşılaştık. Kapıdaki motif daha çok ‘durak’ ya da ‘durma’ anlamına geliyor olmalıydı. Daha fazla düşünmeden cesaretimi toplayıp onu ittim. İçerisi karanlıktı; fakat geri çekilmedim. On-on beş adım attıktan sonra biraz olsun ortalık loşlaştı. Bunun haricinde sesler de duymaya başlamıştım. Birileri bir şeyler anlatıyordu. Birden aklıma burada da karakterler olduğu fikri geldi. İçimizden birileri olamazdı. Dolayısıyla karşılaşacağım yüzler hiç görmediğim kişiler olacaktı. Merakla merdivenleri çıkmaya başladım. Burası dört beş katlı gibi görünüyordu ve ortasında büyük bir boşluk vardı. Bu hisle son kata kadar çıktım. Etrafıma baktığımda kapılardan birinin açık olduğunu fark ettim. İçeriden loş bir ışık geliyordu. İçimde onu tekrar göreceğime dair hisle (ki bu çok karışık bir histi, içinde binlerce duygu barındırıyordu) kapıya doğru ilerlediğimde eşikte duraksadım. İçeride kimse yoktu. Sol taraftaki duvarda ise projeksiyondan yansıyan bir video oynuyordu. Az önce yanılmıştım. Burada hiç kimse yoktu. Sesler videodan geliyordu. O’nun hala buralarda olabileceğini düşünüyordum. Arkama dönüp etrafa baktım. Yoktu. İçeri girdim ve odanın ortasında durup etrafı inceledim. İlk olarak videokasetler dikkatimi çekti. Bunun haricinde bir masa ve binlerce kâğıt. Muhtemelen bunlar yazdıklarıydı ve hemen ilgimi çekmişti. Çünkü içlerinde kendi geleceğimle ilgili bir şeyler bulabilirdim. Nedense yok olacağıma dair bir inancım yoktu. Dahası, bir şeylerin değişeceğine ve eskisinden daha iyi olacağına inanıyordum. Fakat kâğıtları incelemeye başladığım sırada videodaki görüntü bakışlarımı yapraklardan aldı. Sanki takılıp kalmış gibiydi. Bir turnikeden insanların geçişini gösteriyordu. Aralıksız. Fakat turnikeden geçen insanların farklı kişiler olduklarını fark edince bunun bir ‘takılıp kalma’ olmadığını anladım. Bilerek yapılmış bir şeydi. Projeksiyonun yanındaki sandalyeye oturup görüntüleri izlemeye devam ettim. Uzunca bir süre turnikeden geçen insanlar sonunda kayboldular. Duvar karardı. Çok geçmeden tekrar sesler gelmeye başladı. Bu kez kalabalık bir insan topluluğu karşıma çıktı. Nedense bunların hepsinin az önce turnikeden geçen insanlar olduğunu düşünmüştüm. Görüntü pek bir yere odaklanmış değildi. Ama içlerinde birini fark ettim. Bir kız. Duruşu diğerlerinden oldukça farklıydı. Sanki etrafındaki herkes bir ‘karakter’miş de kendisi tıpkı Seo gibi dış(gerçek) dünyadanmış gibi… Bu gerçekten ilgimi çekmişti. Kızın ‘farklı’ halini izlerken aklıma birden videonun turnikelerle ilgili olan kısmı geldi. Videoyu geri sarıp o kısmı baştan sona izledim. Bir şeyi fark etmiştim. Turnikeden geçen son kişi, bu kızdı… Seo için özel olmalıydı. Bunu fark etmiş olmam hoşuma gitmişti. Sanırım Seo gibi hissedebiliyordum. Sanki bende ondan bir şey vardı. Bir karakter olmamın ötesinde, daha başka bir şey..

6 AY SONRA

Rüzgârlı bir gün. Yaz geldi. Bugün hikâye gereği neredeyse tüm karakterler rol alacaklar. En yaşlısından en küçüğüne… Ama zaten sorun da bu. Sahnelerden birinde ufak bir çocuk balonu elinden bırakır ve balon gökyüzüne yükselir. Çocuk ağlar. Çocuk zaten ağlıyordu; ama balonu elinden kaçırdığından değil, bırakmak istemediği için! Hiç kimse onu balonu bırakma konusunda ikna edemiyordu. Biz karakterler aslında çoğu şeyin geri döneceğine inanırız ve bu genelde olur. Ama bu küçücük çocuk sanki hepimizden daha gerçekçi düşünüyordu. Balonu bırakınca onun bir daha geri döneceğine inancı yoktu. O hüngür hüngür ağlarken, sevgilimin gidişine dair o acı tekrar vücuduma yayılmaya başladı. Yük, kalpte taşınırsa kütle olmaktan çıkar ve ancak bu şekilde yanar, zamanla olgunlaşır… Buna inanmalı mıyım?

Çocuğu burada belki de en iyi anlayan bendim. O da onu çok seviyordu ve kaybetmek istemiyordu. Gözlerim sulandı. Fakat o sırada, sağ tarafımda birden açılma oldu. Herkes kenara çekilmiş pür dikkat gelen kişiyi izlemeye başlamıştı. Gelen Seo’ydu! Oysa onun gelişini hep fark ederdik. Fakat bu sefer hiç belli etmemişti ya da biz gerçekten hikâyeye çok yoğunlaşmıştık. Bundan memnun gibi bir hali vardı. Çocuğun yanına doğru yaklaştı. Yanımdan geçerken yüzüme kısa bir süre baktı. Çok ilginçti. Bir şeyler düşündüğünü fark ettim, hakkımda! Bu konudaki ilk ilham, ona çok yakın bir rolde oynayacağımdı. Bu inanılır gibi değildi! Seo bizle birlikte rol alacaktı ve ben… Şaşkındım! Çocuğun yanına gittiğinde bu kez kimse geri çekilmemişti. Mesafemizi korumakla beraber (ve ben nedense Seo’dan nefret etmiyordum. Sanırım çaresizliğine gerçekten inanmıştım. Ama bu nasıl olabilirdi ki!) onları izlemeye başladık. Seo çocuğa bir şeyler fısıldadıktan sonra saçlarını okşadı. Çocuk gözyaşlarıyla birlikte gülümsedi. Onu ikna etmiş gibi görünüyordu. Seo’ya sarılmıştı. Seo da ona. Nasıl anlatılır hiç bilmem; ama görülmeye değerdi. Seo çocuğu kucağına aldıktan sonra biraz ileriye götürdü ve yüksekçe bir taşın üzerine oturttu. Sonra yüzünü boyadı. Çocuk palyaçoya benzemişti ve inanılmaz sevimliydi. Mutluluk denen şeyin yüzlerimize giydirildiği o an Seo da bize katıldı. Artık her şey hazır gibi görünüyordu. An itibariyle hissettiğim için hemen söyleyeyim. Rolüm icabı Seo’dan bir çanta alacaktım. Ama bunun dışındaki şeyler daha çok doğaçlama şeklinde geçiyordu. Hepimiz için. O da kendine bir rol biçmişti ve onu oynayacaktı. Oyun başladı. Şimdiye kadar olanların en ‘derin’i diyebilirim. Her şeyi kendinden vermemişti. Bizden de istiyordu. Bu çok hoşumuza gitmişti. Ta ki rolümün sonunda, çantayı ondan alacağım ana kadar. Elimi, uzattığı çantaya uzatırken, gözlerimi yüzünden ayıramamıştım. Bakışları öylesine buruktu ki… Sanki ruhunun bir parçasını almışlar ve O, onu bana uzatıyor gibiydi. Gözlerinin hafif sulandığını fark ettim. Bana tıpkı bir dost gibi bakıyordu. Gözlerindeki samimiyeti görmüştüm. Ama daha fazla sürdürmeden dönüp gitmeye başladı. Git gide uzaklaşıyordu, yalnız... Ardına bile bakmadan. Yolun sonunda kaybolurken, gözlerim hala onun geride bıraktığı bakışlarda kalmıştı. Bunu rol icabı mı yapmıştı? Yoksa gerçekten gitmiş miydi? Bu bilmeceye takılan herkes, onun kaybolduğu yere tıpkı benim gibi dalıp gitti. Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Sadece düşünüyorduk ve O gitmişti.
Doğrusunu söylemek gerekirse Seo gittiğinden beri hiç kimse eskisi gibi değil. Bunun sebebi onun gerçekten gitmiş olabileceğini düşünmemizdendi. Bunun en yakın şahidi ise bendim. En yakın, bana veda etmişti. Ama yine de bunun bir rol olabileceği ve Seo’nun sonuçta hepimizden daha iyi ve gerçekçi oynamış olduğuna inanmak istiyorduk… Bu hislerle uzun bir zaman dilimi geçti. Bazen gizlice o binanın içine girip özellikle turnikeli videoyu defalarca izliyor, notlarından okuyor, sonra yine gizlice binadan çıkıp diğerlerinin arasına karışıyordum. Bu video beni çok etkilemişti nedense. Sanki sevgilim ansızın o kalabalığın arasından çıkıverecekti. Onu çok özlüyordum… Bu özlemle içimdeki bütün duygularımı bir potada eritmeye başladım. Sonra onu donduracak ve sonsuza dek saklayacaktım. Fakat o anda bir şey hissettim. Bir tür temas. Biri beni çağırıyordu. Beni bir yere çağırıyordu. Bir durağa! Onun sevgilim olabileceğini düşünüp yerimden fırladım ve durağa koşmaya başladım. Adımlarım sokak duvarlarında yankılanırken içimde tarifsiz bir umut ve mutluluk vardı. Çok geçmeden durağın olduğu tarafa sapan sokağa girdim. Beklediğimden de kötüsü oldu. Durakta hiç kimse yoktu ve bu kimsesizliği gördüğümde, adımlarım yavaşladı. Gözlerim sulandı. Öylece durdum. Hiçbir şey düşünmek istemeden. Aklımı adeta boşaltmıştım. Fakat bu boşluk, bana başka bir şeyi göstermeye başlamıştı. Birden hatırladım! Ben bu durağı biliyordum! Hem de çok eskiden! Her şeyin öncesinde, en başta olan bir şey olmalıydı bu. Bütün dünya sular altındaydı ve biz suda yaşıyorduk. Hatırlıyorum. Bu o zamanlar çok doğaldı. Sanki doğamız gereği böyle oluyormuş gibi. Güneşin suda kırılıp dilimlenmesi ve yere düşüşü.. Ardındaki loş mavilik. Ağaçların suyla dans edişleri. O an tamamen aklımda canlandı ve ben birinin bu suda nefes alamadığını fark etmiştim. Bunu, onu görmememe rağmen oldukça uzaktan hissetmiştim. Hemen boğulmak üzere olan kişinin bulunduğu yere koşmaya başlamıştım. Tıpkı az önce koştuğum gibi, aynı sokaklardan, aynı yoldan ve bu durağa! Durağa geldiğimde birisi gerçekten de boğuluyordu. Bu durumu benden başka hiç kimse fark etmemişti! Adamı alıp havanın bulunduğu bir yere götürmeye çalışıyordum. Her an ölebilirdi. Belki de ölmüştü; çünkü çok vakit kaybetmiştim. Nihayetinde bir havalandırma odasına geldiğimde, onu yere bıraktım. Fakat ölmemişti! İnanılır gibi değildi! Dirseğinin üzerine doğruldu, keskin bakışlarını gözlerime odakladı. Şaşkındı. Kim olduğumu sordu. Ona direkt ve tereddütsüz olarak ‘Seo’ diye yanıt vermiştim! Şimdi.. İşte aklımın durduğu an! Bu olay gerçekti. Buna kesinlikle inanıyorum. Ama… Uzun bir süre olduğum yerde kalakaldım. Her şeyi anlamaya başlamıştım. Seo hepimizi denemişti. Hem de hikâyenin en başında, her şeyin öncesinde! Yazmayı bırakacaktı ve buna bizim hikayemize başlamadan önce karar vermişti. Sadece gerçek dünyada, gerçeklerle kalacaktı ve gerçeğin dışında kaçabileceği ne kadar delik varsa hepsini kapatmak için adımını atmıştı. Tek istediği, bir şeylerin değişmesini kendisinden beklemeyen bir karakter keşfetmek ya da böyle bir şey oluşturmaktı. Gitmeden önce bırakmak istediği tek miras buydu. Bu yüzden tüm karakterlere aynı anda bir test yaptı. Amacı, düşlediği yeteneğe sahip bir karakterin bulunup bulunmadığını öğrenmekti. Boğulma bir numaraydı! Sadece hissedilip hissedilmediğini, kendini aşabilecek bir karakterin varlığını tespit etmekti. Bu kişi bendim! Bu olayı daha sonra hepimizin aklından silmişti. Ne ben ne de başkaları hiçbir şekilde hatırlamayacaktı. Belki de bu dünya onu boğmaya başlamıştı, bu yüzden başka bir şey değil de boğulduğunu hissettirmişti. Sorusuna neden ‘Seo’ diye yanıt verdiğimi anladım ve ruhumu tarifsiz bir duygu kapladı. En başından beri biliyordu! Bütün yaşadıklarımın sebebi beni yetiştirmek isteyişindendi! Bu yüzden sevgilimi geri vermemişti! Ona başkaldırdığım o ilk gün, bana bir şeyler söyleyecek gibi olmuştu. Bunu hatırlıyorum ve sanırım O, bunu bütün tılsımı bozacağından korktuğu için bana söylememişti. Büyüyü bozacak cümle sanırım şuydu: ‘Onu geri getiremem. Ama.. Belki sen geri getirebilirsin…’

Gözlerimden yaşlar boşandı. Şu anda gerçek dünyada, belki de bu duraktaydı. Ya da az önce benim geldiğimi hissetmiş ve her şeyi anlayacağıma inanıp çekip gitmişti. Belki gülümsüyordu. Belki de benim gibi hissediyordu. Bilmiyordum. Ama o an benim için dünyanın en güzel şeyi oldu. Sevgilimi görmüştüm! Bana gülümsüyordu!

 

  • Seo, google kökenli bir terim olup internet sitelerinin önem dereceleri ve kullanım sıklıklarına göre sıralaması üzerine bir yazılımdır.
  • Şema, öğrenme psikolojisindeki ‘Şema’ yapıları. İnsanların dünyayı algılama biçimleridir. Bir insan zihninde yüz binlerce şema varlık gösterebilir. Fakat gönderdiğim çalışmada genel olarak ‘Bakış açısı’ şeması ve yazarın(Seo) hikâyesi için oluşturduğu dünyaya ‘Şema’ denilmektedir.

 

 

 

 

 

Ahmet Adıgüzel Salı, 30 Kasım 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam