Rahme düşmemden on iki hafta iki gün sonra annemle babam bana özel bir isim aramaya başladılar. Gerçi varlığımdan haberdar olmaları yaklaşık beş hafta altı güne denk gelir. O güne kadar, tek başınalığın özgürlüğüyle sınırsız bir varlık olduğum yanılsaması içinde huzurla uyukluyor, besleniyor, canımın istediği gibi hareket ediyordum. Açıkçası dışarıda olup bitenlerin ciddiyetinden haberim yoktu, ta ki bir gün ultrasonla beni dikizleyenler olduğunu fark etmeme kadar. Mahremime yapılmış çok ciddi bir müdahaleyle annem, babam, doktorum, oydu, buydu derken ultrason resimlerim basılınca facebook’a yüklendim. Düşünsenize, bir dolu insan beni görmeye başladı, üstelik daha tam olmamışken! Rencide olmuştum, durun hele, ben olmadım ki daha, son halim bu değil, diye çırpındıysam da herkes anneme mi babamı mı benzediğimin fikir yarışı içine girince aslında hiç umurlarında olmadığımı anladım. Alakasız tipler sürekli beni ikisinden birine benzetmeye çalışıyor, o esnada kendi öngörülerinin haklılığını kabul ettirmek istiyorlardı. Elim, burnum, gözüm, bacağım... Yok efendim kendimi saklıyormuşum, kız gibi gözüküyormuşum ama belki de erkek olurmuşum, her an değişebilirmiş filan, daha erkenmiş, bir sürü zırva. Ben kendimi sakladıkça daha da meraklanıyor, bir yandan da üzerlerine alınıp hoşlanıyorlardı bu durumdan. Hâlbuki ben kendi âlemimde arkamı döndüysem bunun onlarla ne alakası olabilir değil mi? Saklıyor kendini, nazlı sizinki! Kız olursa erkekleri peşinden koşturacak! Erkek olursa çok can yakacak! İnşallah, maşallah.
Önceleri işin büyüsü bozulur, nazar değer de bana bir şeyler olur diye annem ve babam akıllarına gelen isimleri kendilerine saklıyordu. Cinsiyetimin belli oluşu on altıncı haftamın başlarına isabet edince, ebeveynlerimin isim arayışındaki ikili bakış açısı tek yöne doğru bir ivme kazandı da çok şükür ben de akıllarından geçenleri öğrenme fırsatı buldum.
Ben annemin karnında özgürce taklalar attığımı sanarken, dönemin moda isimleri Nehir, Derin, Ada, Lal, Su, Hayalsu, Alya, Aleyna annemle babamın orta yolu bulmaya çalışan bellekleri arasında mekik dokumaya başladı. İnternette ‘modern kız isimleri’ sözlüğü, facebook üzerinden surat-isim araştırmaları, tanıdıkların önerileri, isimlerin yabancı dilde kulağa hoş gelmesi ve kullanım kolaylığı gibi kriterleri de göz önünde bulunduran ebeveynlerimin bana ne kadar değer verdiğini o günlerde idrak etmeye başladım. Mesela, annemin “Sera” önerisini şiddetle reddeden babamın gerekçesi, üniversite yıllarında kendini terk eden ve ona acıların en büyüğünü yaşatan eski sevgilisini hatırlatmasıdır. Kendi önerdiği “Tuna” isminin İngilizcede ton balığı anlamına geldiği, kız/erkek ortak isimlerin resmi yazışmalarda sıkıntı yaratacağını, her çocuğuna seslendiğinde konserve kutusu hatırlamak istemediğini söyleyen anneme, şekilci olduğunu, “Tuna”’ olmazsa “Tuana” olabilir mi tartışması sırasında da tek harfin önemini anlatan yine babamdır.
Okuduğu bir kitaptan etkilenen annem, yirmi altıncı hafta, “İmge” ve “Simge”yi ortaya attı. Kısa bir tartışmanın ardından, öyle muğlâk bir yerde kalmasın çocuk, kim olduğunu bilsin, diyerek vazgeçtiler. “Ayşe” için, iyi de çok klasik bir isim, “İlayda”nınsa anlamı güzel fakat İlyada destanı gibi ismi mi olacak kızımızın diyerek sonunda ortak paydada buluşan annem ve babam, daha tepeden bakan bir yaklaşımla “Destan” adı üzerinde de durdular. O sıralarda güçlenmeye başlayan bedenimle annemin karnına uyarı amaçlı tekme attım ama annem bunu olumlu bir tepki olarak yorumlayınca iki-üç hafta boyunca ismim “Destan” olarak kaldı. Sonbaharın gelişiyle birlikte iyice hassaslaşan ve geçici ismimin ağırlığı altında ezilen annem bir sabah uyandığında “Eylül,” “Yaprak” gibi isimleri sayıklamaya başladı. Bırak öyle melankolik dizi isimlerini, dedi babam. O sıralar annemin anlayamadığı nedensiz bir mutluluk yaşarken “Yıldız” deyiverdi babam, gözleri ışıl ışıl. Gökyüzünden isim koymam çocuğuma, aklı hep havada olur sonra, dedi annem.
Otuz ikinci haftamın sonlarına doğru hamile yogası yaparak yaratıcılığıma katkıda bulunacağına inanan annem, bir akşam eve dönünce “Buldum” dedi babama, “Çok orijinal bir isim buldum, sen de seveceksin! “İmlâ!” Babam yapacak yorum bulamadı, “evet, gerçekten de orijinalmiş, İmlâ.” Son noktanın konulmasıyla adım belli oldu.
İmlâ. Kimse bana fikrimi sormadı ama ben her şeyin farkındaydım.
Yedi hafta sonra, otuz dokuzuncu haftamın bitmesine saatler kala şaşkın bir vaziyette etrafımdaki kargaşayla yanan ciğerlerim arasından duyduğum ses “hoş geldin İmla’cık,” dedi, suratıma sulu gülücükler püskürterek. Ter içinde kalmış annem, babama dönüp “imlaaa” dedi, yorgunluktan içi geçmiş bir ses tonuyla, “a’yı uzatacaksın, imlaaaa.”
Oysa ben, dışarı çıkmadan evvel şapkamı bilerek içeride bırakmıştım.






