Sırtımda kimden olduğunu bilmediğim acılı bir çocuk taşıyordum. Her sabah gün doğmadan renkli kamyonetler kapıma yanaşırdı. Kasalar dolusu çiçek, kokularıyla başımı döndürür, kamburumu unuturdum. Uzaklara giderdim, sınırını bilmediğim kasabadan çok uzaklara. Yorulursam Isparta gülünün yatağında uyur, begonvilin tasasız balkonundan denize bakar, sarkan sardunyanın salıncağında düşlere dalardım. An gelir, Çingene Ahmet’in oğlunu yakalardım, saksıların ardından bana bakardı. Eğilmişsem, eteklerim açılmışsa sinsi sırıtışı yüzünde donar, üç metre öteden göğsümü sıkardı. Utançtan yanaklarım kararır, kendimi içime çekmek, yitmek isterdim. Sert bir rüzgâr çıksın, saksılar devrilsin ve şile bezi bluzum, içinde yirmi yıllık kamburumun çıkıntısıyla süzülerek dükkânın ortasına düşüversin. O kara kuru, ahmak oğlan da vicdanından gebersin. Bazı sabahlar bitli tayfasını para karşılığı kamyonete doldurur, kirli parmaklarıyla beni bir sirk hayvanı, garip bir mahluk ya da dişi bir deve gibi gösterirdi. Ergen gözlerin utanmaz bakışları, acımasız şakaları sırtımı deşerdi. Azabımdan ölsem de ağzımı açmazdım, gururum yemezdi. Böyle zamanlarda bir bahane bulup kuytulara çekilirdim. Başımı kollarımın arasına alır, kokuların dünyasına kaçardım. Sümbülün sabırlı toprağına uzanır, orkidenin köklerine tutunup mezarları dolaşırdım. Çiçeklerle and içmiştik, içim rahattı. Gün gelecek, bir mezarlık orkidesi bana ölmüşlerin ahını verecek, o ahla sırtımdaki bıçakların sahiplerini kör edecektim.
Aslında güzeldim. Kamburlar ülkesinde peri padişahının kızı olabilirdim. Karanlık, taş zeminli banyoda annem başımdan aşağı sıcak su döker, mis kokulu beyaz sabunu saçlarımda gezdirirken, “Kapa gözünü güzel kızım,” derdi. Kapkara, yasemin kokulu saçlarım omzuma gece gibi düşerdi. Küçüktüm, annemin gözlerinde kendimi çok beğenirdim. Sonra annem öldü. Sonra eve gelen kadın beni beğenmedi. Sonra bir gece kendimi Sermet Ağbi’nin kapısında buldum. Sonra annemi unuttum. Banyonun taş zeminini, dağa bakan yeşil köyü, iki köy arasındaki kırık tahta köprüyü unuttum. Kokumu, sesimi, saçlarımı sevmeyen o kadını da bir daha hiç görmedim. Arka bahçedeki derme çatma kulübede, karın tokluğuna minnettar, topal ve sadık bir köpek gibi yaşamaya başladım. Çok değil, birkaç ay sonra çiçekçinin sağ kolu, karısının hiç doğmamış çocuğuydum.
Uzun boyunlu, saçı topuzlu Hamiyet Abla. Zarif elleri hep soğan kokardı. Kuru dirseklerini pencerenin pervazına dayar, kahvesini yudumlarken karşı arazide düşler kurardı. Beni biraz da şaşırarak severdi. Annemden miras kalan kısa parmaklı, yenmiş tırnaklı ellerimden o alımlı buketlerin nasıl çıktığını aklı almazdı. “Sendeki zevk Allah vergisi,” derdi. “Sermet gel, bak senin kız üç dal karanfilden dünyalar yaratmış.” O boş arazide benim için kurduğu düşler de vardı. “Bir gün buralara sığmayacaksın Elif’çiğim,” derdi, “göreceksin hayat sana da gülecek.” Oysa benim gitmeye hiç niyetim yoktu. On adımlık dükkânda salon çiçeklerinin, yaban güllerinin, kristal vazoların arasında doğmuştum ve emindim, orada ölecektim. Düşsüzdüm, Hamiyet Abla’nın kahve fincanından bana kısmet çıkmayacaktı.
O gün erken uyandım, hafta sonu müşteriler çoğalırdı. Dilimde bir türkü, arka tarafta taze buketler yapmaya başladım. Rüzgâr ötedeki fırından sıcak kokular taşıyordu. Parmaklarım benden ayrı, türküyle bir olmuş çalışıyordu. Güllerin arasına gelin gibi lilyumlar, kamelyalar koyuyordum. Tam elime sarı bir kurdele almış, bir papatya demetini kız kardeşi gerberayla kucaklaştıracaktım ki sen geldin. Çok güzel, bembeyaz güller istedin. “Bir kızım olacak,” dedin, sesinde çiçekler açıyordu. Elimde güllerle kapıya koştum.
“Tam zamanında geldiniz, bunları yeni yaptım.”
Sermet Ağbi bana baktı, sevindi.
“Çok yaşa Elif, beyefendinin de acelesi vardı.”
Boyun uzun, tenin buğday rengi, gözlerin yeşile çalan maviydi. Otuzunda ya var ya yoktun, yaşın gamzelerinde saklanıyordu. Saçların dağılmış, biraz da sakalın çıkmıştı. “Heykel gibi adam,” demiştim, “böyle bir adamdan çocuk yapmak ne güzeldir.”
“Buyrun,” dedim, yanaklarımda gelincikler dalgalanıyordu.
Durdun. Kamburumda zamanı durdurdun.
“Hay Allah, aslında kararsız kaldım. Köşedeki pastaneye de bir bakayım. Eşim çok sever de...”
Seni tomurcuklar bile anladı.
Sermet Ağbi haftaya kurulacak panayırdan, karşıdaki inşaatın bitmezliğinden, Hamiyet Abla’nın mutfak masrafından söz açtı. Ben sustum, kaçamıyordum. Kurtlu çiçek tarhlarında sinsi dallar kollarımı kesiyor, ağzıma çürümüş yapraklar doluyordu. Terli yüzümde damarlar kabarıyordu. Önce saçımı kestim.






