Anneee!

e-Posta Yazdır PDF

Şiddetli bir mide kazınmasıyla gözlerini açtı. Kuşların karınlarında taş olduğunu öğrendiği günden beri ne zaman mide asiti yükselip içini bir ekşime alsa karnındaki yosun bağlamış taşın neye benzediğini merak ederdi. Boşalıp küçülmeye başladığında midesi bu taşı iyice sarıp sarmalıyor, yapışıp onu hazmetmeye çabalıyor, yapamadığı için de midesi kazınmaya başlıyordu, tıpkı şimdi kendisini uykusundan ettiği gibi. Her gece yarısı apansız bastıran bu acıkma hissini işte böyle açıklıyordu. Tek çare bir iki lokma bir şeyler yemekti. Doğrulup el yordamıyla yatağın içinde çoraplarını aradı, uyurken ayağından sıyrılıp çıkmışlardı. Çabucak giyip yatağın ortasına oturuverdi. Acıktığına emin olmak için durup bir müddet bekledi. Kardeşi karşısında ne güzel mışıl mışıl uyuyordu; derin soluk alışlarıyla kalkan göğsü, ciddiyetle çatılmış kaşları, bükülü dudakları, yine önemli bir iş yapıyormuş gibi kıvrılmış olan parmakları... Kardeşini uyurken uzun süre seyredemiyordu. Soluk alış verişlerinin oluşturduğu melodi, kendisini hızla etkisi altına alıyor, gri bir denizde sükunetle sağa sola yalpalayarak ilerleyen bir gemideymiş gibi hissetmeye başlıyordu. Çevresine bakındı, yalnızca kardeşi değil, her şey uyuyordu; tüm eşyalar, ayakkabılar, giysiler, pencerenin dışındaki koca dünya ve hatta televizyon dolabının yanındaki canavar bile.. hepsi de derin bir uykunun içindeydi. Midesinden beklediği işaret fazla gecikmeden yinelenince harekete geçti. Küflü sarı ışığıyla 40’lık lamba kendisine güven değil, aksine daha da kasvet veriyordu. Işığın bittiği kapı eşiğinde büyük salonun karanlığı başlıyordu. Annesine ulaşması için bu karanlık salondan rüzgar gibi geçmek zorundaydı, fakat ışığı yakamazdı, çünkü emektar florasan çok kuvvetli ve gürültülü yanıyordu, kardeşini, babasını ve daha da önemlisi televizyon dolabının yanındaki canavarı uykusundan edebilirdi ki bunu yapmayı hiç istemiyordu. Her gece salona ıssızlık ve karanlık çökünce canavar bir anda ortaya çıkıyor, müthiş bir gürültüyle uykuya dalıyordu. Gün boyu ne yaptığı, gecenin bir yarısı nereden kalkıp geldiği tamamen bir muammaydı. Canavarla hiç karşı karşıya gelmemiş, yüzünü çevirip ona bakmamıştı. Fakat her an kahkaha atacakmış gibi ciddiyetsiz bir his veren hırlamalarından beyaz keskin dişlerini, ateşli koyu lacivert gözlerini ve soğuk ancak bir peluş kadar yumuşak olan koyu tüylerini kolayca hayal edebiliyordu. Hayal ettikçe de korkusu katlanıyordu. İşin ilginci kendisinden başka hiç kimsenin bu canavardan haberi yoktu. Annesine söylemektense hususiyetle kaçınıyordu, çünkü kadıncağızı korkutmaya, kendisinin yaşadığı dehşete onun da kapılmasına içi hiç el vermiyor, ona acıyordu. Belli mi olurdu, annesi bir anda canavarı evden kovmak isteyebilir, eline oklavayı alıp şeytani yaratığın üzerine yürüyebilirdi, o zaman da canavarın önüne atlayıp annesine zarar vermesini engellemek kaçınılmaz olacaktı. Bu sebeple canavarın televizyon dolabının yanına kıvrılıp uyumasını dillendirmemek en iyisiydi. Zaman zaman yaptığı bu büyük fedakarlıktan, katlandığı onca korku nöbetinden kimsenin haberinin olmamasına üzülür, içten içe mükafatlandırılmayı arzulardı. Yine de kimseye canavardan bahsetmeye yanaşmazdı. Şimdi de annesini uyandırma işini parmak uçlarında, sessiz sedasız halledecekti, tıpkı diğer acıktığı gecelerde yaptığı gibi. Zaten tüm zorluk annesinin odasının önüne gelene kadardı, eşikte sokak lambasının aydınlığı pencereden üzerine düşecekti. İçeri girdiğindeyse annesine dokunması yeterliydi. Kadın gözlerini açar açmaz bütün yalnızlığı ve korkuları son bulacaktı.
Hızla yatağından fırladı, karanlık salondan parmaklarının ucunda rüzgar gibi geçti ve sokak kapısının camından içeriye akan ışığın hudutlarına girdi. Ancak kapının kapalı olduğunu görmesiyle hızı kesildi. Annesinin kapısı ilk defa kapalıydı, yadırgadı. İşin daha da ilginci, içerden susta seslerine karışan tuhaf sesler geliyordu. Annesiyle babasının bu saatte uyanık olduğuna ilk kez şahit oluyordu. Yine de içeriye umursamadan girecekti fakat bir anlığına durup kapının buzlu camından içerde neler olup bittiğini görmek istedi. Belirsiz şekiller, camın petek hücreleri içinde hafifçe hareket ediyor, tekdüze bir biçimde kalkıp iniyorlardı. Şarkı söyleyip dans ediyor gibiydiler. Bir müddet bu hiçbir şeye benzetemediği hareketliliği izledi. Anlam veremedi. Ancak yine de olan biteni daha iyi görebilmek için kapı deliğini denedi, belki o zaman gördüğü şekiller bir mana kazanabilirdi. Ne var ki kapı kolunun içeri tarafında babasının gömleği asılıydı. Birden yeniden yükselen karnının gurultusu ve çözülemeyen yekpare taşın sancısı kendisine esas amacını hatırlattı. Derin uykusundaki canavarın hırıltları da ağırdan yükselmeye başlamıştı. Kapı kolunu kıvırınca gömlek yumuşak, sessiz bir şekilde yere, kapının dibine düştü. Kapıyı ittiğindeyse altı eğri traşlanmış kapı, gömleğe, sığ sulara gömülen bir gemi gibi gömüldü. Daha fazla ileriye gidemiyordu. Bu ani duruşunu macunları dökülmüş camın kendi boşluğunda titremesi takip etti. İşte kapıların kapalı oluşunu bu yüzden sevmiyordu. Derken hiç beklenmedik bir şey oldu ve sokak lambası birden sönüverdi. Üzerindeki o parlak kristal hâle bir anda silinip kendisini terketti. Salonun kasvetli karanlığının içinde canavarın uykusuyla birbaşına kalmıştı. Kuş kanadı gibi çırpınan elleriyle kapıya asıldı. Kapı gitmiyordu. O gitmedikçe Sermet korku ve telaşla daha da zorluyordu. Üstelik bu karanlıkta çırpınışı esnasında annesiyle babasının susta gıcırtılarına karışan anlamsız seslerini işitiyor, kendisinin bu mücadelesinden haberdar olmadıklarını görüp haline üzülüyordu.


Var gücüyle kapıya tekrar asıldı. En sonunda kapı, zorlukla biraz daha ilerledi ve keskin bir sıçrayışla dibinde yumak olmuş gömleğin üzerine çıkıverdi. Titreyen cam orta yerinden çığlık atarak çatlayıp üzerine devrildi. Sanki birisi kendisine bu pis şakayı en ince ayrıntısına kadar bile isteye hazırlamıştı. Camın çatlamasıyla karanlığın içinden pis bir kahkahanın yükselmesi bir olmuştu. Annesiyle babası don paça yataktan fırladılar. Kardeşi derin uykusundan uyanıverdi. Salonun florasanı yandı. Canavar! Kendisini göremiyordu fakat hırıltılarının kesildiğini, tüm ailesini tehdit edercesine ayaklanıp pençelerini sivrilttiğini sanıyordu. Hızlıca kafasını televizyon dolabının oraya çevirince yaratığın çoktan ortadan kaybolduğunu farketti. Yaşlı gözleriyle neredeyse tamamen çıplak olan annesine baktı. Acıyla, hem buz dağı gibi üzerine devrilen cam parçalarının sırtında bıraktığı acıyla, hem de isim veremediği bir başka acıyla gırtlağından keskin bir haykırış koptu; “Anneeee!”

 

Emrah Öztürk Pazartesi, 31 Mayıs 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam