Okur, bu cinayetin ya da intiharın derhal aydınlatmasını isteyecektir. “Evli miydi?” “Yalnız mı yaşıyordu?” “Hiç düşmanı var mıydı?” sorularının yanıtını bulmak peşine düşmüştür. Her okur bir polis müfettişi kadar meraklıdır böyle durumlarda. Delilleri bir araya getirme konusunda soğukkanlı ve uyanıktır. Nadir de olsa bazıları öncelikle yazarın sahip olduğu sanat anlayışını öğrenmek ister. Bir anlatıcının görevi kuşkusuz tüm bu merakı gidermektir.
Fotoğrafı kitaplarına bir kez bile konulmayan, orta yaşlarına henüz ermiş roman yazarı Raşit Kolan, yayımlanmış üç yapıtının satışlarına bakarak ömrü boyunca orta düzeyde bir şöhretle yetineceğine kendini inandırmıştı; ancak bir yıl önce yazdığı romanı “Son Gece” bu inancını sarstı. Kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra Raşit Kolan’ın şöhreti katlanarak arttı. Şöhret acemisi yazar, önce kendi ülkesinin sonra dünya ülkelerinin çok satanlar listesine girdi.
Raşit Kolan, pop şarkıcılarının, futbolcuların, modacıların konuk edildiği gece programlarına katılan yazarlara daima bıyık altından gülmüştür. Ne var ki artık kendisi de bu iklimde yaşıyor. Her hafta bir imza gününde, bir açılışta, davette, bir televizyon programında boy gösteriyor. Çağırıldığı davetlerin ev sahipleri, onun kitabını okumamış olsalar da bu şöhretli yazarın aralarında bulunmasından övünç duyuyorlar. Davetliler, onun gibi seçkin birini yakından tanıma şerefine eriştikleri için kendilerini değerli ve şanslı duymaktalar. Raşit Kolan, pek az tanınan bir yazar olsaydı ev sahipleri ve konuklar üzerinde tam tersi bir etki bırakırdı.
Raşit Kolan, bir ay öncesinde, buraya taşınmadan önce, katıldığı bir televizyon programında “Benim kitabım çok okunan kitapların niteliksiz olduğu anlayışını değiştirdi!” açıklamasını yaptı. Bu açıklama, gazete köşelerinde hala tartışılıyor. Sivri dilli köşe yazarları, Raşit Kolan’ın kendisini bu kadar yüceltmesini saygısızca buluyor, bu kararı verecek olanların ancak kendileri gibi önemli eleştirmenler olduğunu vurguluyorlar.
Raşit Kolan’ın ülke dışına uzanan şöhreti ona yeni kişilikler sunmaya başladı. Yabancı eleştirmenler onu ‘renkli hayal gücüyle okurunu büyüleyen’ ‘yerli fakat yürekli bir evrensel’ olarak nitelendiriyorlar. O “renkli hayal gücüyle okuru büyüleyen” olabilirdi fakat diğer nitelendirmeler gerçekten onu yansıtıyor muydu? Bir akşam bu nitelendirmelerin tamamının safsata olduğuna hükmetti. Hakkında söylenenler edebiyatın gücü; okurun uydurması, besbelli yakıştırmasıydı. Kendini bilme hali uzun sürmedi, pes etti, yeni niteliklerine kucak açtı. Bu kucak açışın bir bedeli vardı: Raşit Kolan sürekli insanlık üzerine ışıltılı sözler etmek zorunda kalıyordu. Oysa onun işi yalnızca yazmak olmalıydı. Masalsız büyüyen çocukları, çirkin kız kurularını, unutulmuş kasabaları yazmak…
“Yüceltilmek de söylev vermek de beni boğmaya başladı,” diye dertlendi göl bekçisine.
“Sizi anlıyorum. İnsan suskun kalmaya alışınca kendi sesinden bile yorulabiliyor.”
“Bundan böyle sessiz kalmak istiyorum.”
“Tuhaf! Ben yazarlar konuşmayı sever sanırdım.”
“Havadan sudan konuşmayı severler. Senin gibi onun gibi…”
“Evet. Siz havadan sudan konuşmayı seviyorsunuz.”
Göl bekçisi sandalyesini Raşit Kolan’ın oturduğu bankın karşısına yerleştirdi. Böylece iki esmer adam karşı karşıya oturup derin bir sohbete dalabilirlerdi.
“Havadan sudan konuştuğumda hemen gözden düşüyorum.”
Raşit Kolan, herhangi bir adamı ağzını büzerek taklit ediyor, onunla alay ediyordu.
“Koskoca Raşit Kolan’ın yaptığı yoruma bak! Ben bile ederim bu lafları! Demek ki ben de yazar olabilirim, diyorlar.”
“Siz bunalmışsınız gerçekten. Buralar size iyi gelir. Kafanızı dinlersiniz biraz.”
Varlıklı insanlar huzur içinde yaşasınlar diye kurulmuş bir yapay kasabada çalışan göl bekçisi, vinçlerle genişletilen, taşıma suyla beslenen geniş, derin gölün sorumlusuydu. Bu sıska genç adam aynı zamanda Raşit Kolan’ın kayıktan düşmesine göz yuman daha doğrusu göle düştükten sonra onu kurtarmayıp oracıkta bırakan kişiydi. Ne yapsın? Yüzme biliyordu bilmesine ama saat çok geç olmuştu. Eve gitmeliydi. Üstelik gölün derinliklerinde birden bire kendine ilişkin bir takım keşifler uyanıvermişti. Kısacası bu durum için hazırlıksızdı. Oldu bir kere! Vicdan azabı çekmiyor değil. Ama geçer. Suçluluk duygusuyla baş edebilecek bir yapıdadır kendisi.
Yazarın gizemli ölümü aydınlatılmıştır fakat bu kadarı bir hikayenin kaderini tayin etmek için yeterli midir? Açıklığa kavuşturulması gereken pek çok bilinmeyen var ortada! Gecenin bir yarısı neden bir gezintiye çıkılmıştır, göl bekçisinin kendisine ilişkin ne tür keşifleri Raşit Kolan’ın yaşama veda etmesine yol açmış olabilir?
Raşit Kolan, gecenin ikisinde kayıkla gezintiye çıkmak istemiş; gezinti sırasında gölün ona kim bilir bir anlatacağını, kulağına neler şeyler fısıldayacağını merak ettiğini, kayıktan indikten sonra eve gidip sabaha dek durmaksızın yazacağını söylemiş. Göl bekçisinden bu dileğini yerine getirmesi için rica üstüne ricada bulunmuş. Göl bekçisi bunları geçiriyor içinden ara sıra.
Raşit Kolan’ın daha önceleri ilham için sıra dışı yollara başvurup başvurmadığı öğrenilmek istenebilir. Hayır. Hiç böyle şeyler yapmaya gerek duymamıştı. Yapay kasabaya taşındıktan sonra kendisinde ‘bir daha hiç yazamama hastalığı’ baş gösterdi. Yazma dürtüsünü kıpırdatacak bir şeyleri elde edebilmek uğruna neler yaptığını yalnız göl bekçisi biliyor. Göl bekçisinin bildiklerini okur da öğrenirse göl bekçisinin neden Raşit Kolan’ı boğulmaktan kurtarmadığı da anlayacaktır; en azından göl bekçisinin bu yaptığının tuhaflığını, insanlık dışılığını yeniden sorgulayacaktır.
Raşit Kolan on altı yaşından beri kağıdı kalemi elinden düşürmüyor; tüm sevgililerinden, evlenip ayrıldığı eşinden, patronlarından, bu dünyadan erken yaşta göçüp giden anne babasından çok önemsiyordu yazıyı. Üniversiteden sonra çalıştığı sekreterlik, muhasebecilik, turist rehberliği gibi işler bir yazar olmak için yeterince iyiydi, yeter ki geceleri yazacak hikayeleri olsun. Çingene bir kadının bohçası kadar renkli ve tıka basa eşyayla doluydu hayat. Eşya birleşiyor, sayısız hikaye ediyordu.
İlk kitabı yayımlandığında eski eşi Nazlı, “Nihayet başardın!” diyerek kocasının boynuna atıldı. Arkadaşları “Raşitçiğim, demek ki insan istedi mi yapıyor,” sözleriyle onu tebrik ettiler. Hepsinin içinden aslında“ Romanın boğucu bir atmosferi var. Okunacağını pek sanmıyorum,”gibi sözler söylemek geçiyordu. Raşit Kolan’ın ikinci kitabı yayımlandıktan sonra arkadaşlarının ona olan güvenleri arttı. Dünyada bir yazarın yakın arkadaşı olmanın o kadar da imkansız olmadığı fikri her yazarın arkadaşları olabileceği gerçeğine yaslanarak güçlendi, artık Raşit Kolan’ın arkadaşları kendilerini seçkin sanat ortamlarının bir parçası olarak hayal edebilirlerdi. Kimileri yersiz düşler kurduklarına hükmedip düşlerinden erken uyandı çünkü Raşit Kolan yüz yüze ilişkilerinde kendini anlatamayan bir adamdı. Şöhret için gerekli ışıltı onda yoktu. Durumu hafifletmek yersiz; Raşit Kolan pısırıktı!
Ay Işığı Yayınevi, son yıllarda emlak piyasasının en gözde yerlerinden biri olan Düşler Kasabası’ndan Raşit Kolan’a bir ev kiraladı. Anlaşma gereği bir yıl içinde Raşit Kolan yeni romanının taslağını bu evin ve manzarasının tüm olanaklarıyla oluşturacak, kendisine altı ay ek süre verilerek romanını tamamlaması istenecekti. Raşit Kolan yeni romanını yazarken daha önceki romanlarından“ Yakın İlişkiler” sinema filmine; “Oyun Gemisi” televizyon dizisine, “Kent Kapanı” tiyatro oyununa aktarılacaktı.
Raşit Kolan bir hafta boyunca yeni evinin tadını çıkardı. Beyaz ve kahverenginin hakim olduğu geniş daire, yazara daha önce hiç hissetmediği yalınlık duygusunu verdi. Ücretini aylık alan, haftada bir temizliğe gelen kadın hızla evin işlerini görüyor, kuru bir gülümsemeyle kapıdan çıkıp gidiyordu. Raşit Kolan’a öylesine ilgisiz davranıyordu ki iki haftadır ev sahibinin evde olmayışına aldırmayıp “Herhalde geleceğimi unuttu ya da gezmeye çıktı,” diyerek olağan temizliğini yaparken Raşit Kolan hala gölün dibinde bir yerlerdeydi. Bu soğuk nevale kadının yaptığı gibi iki hafta boyunca kimse Raşit Kolan’ın ortadan kaybolduğunu anlamamış, bu yüzden kimseler durumu polise bildirmemişti. Göl bekçisi, göl kıyısına vurmuş bir ceset ihbarında bulunmasaydı uzun bir süre daha Raşit Kolan hatırlanmayacaktı. Göl bekçisi, kıyıya vuran eski arkadaşını görünce sarsılmış, telefon ihbarı sırasında kendisine gerekli olan şaşkın adam sesini elde edebilmişti.
Bir gün genç ve güzel bir kadın, çok sevdiği yazarı, Raşit Kolan’ı ziyarete gelmişti. Ziyaretçi heyecanlı sesi, zarif gülücükleriyle Raşit Kolan’ın kitaplarının tamamını okuduğunu, okuduklarından da oldukça etkilendiğini söyledi. Bu kısacık, içten görüşmeden sonra güzel ve zarif ziyaretçi bir daha hiç gelmedi çünkü Raşit Kolan’ı rahatsız etmek istemedi. Ne de olsa yazarlar hep önemli işler yaparlar değil mi? Sürekli kağıt kalem elde, düşünüp düşünüp yazarlar. Mesafeli yaklaşımları yumuşatmayacak kadar gururluydu artık Raşit Kolan. Bir bakıma bir zamanlar yaftalandığı pısırıklığı şimdi gurura dönüşmüştü. Yaşantılar değiştikçe huylar kaybolmuyor yalnız şekil değiştiriyor.
Nazlı yeniden evlenmeseydi belki Raşit’e yeniden aşık olur, bu güzel evde birlikte yaşayabilirlerdi. Arkadaşları bu kadar meşgul olmasalardı arada bir kendisini ziyarete gelebilirlerdi. Raşit Kolan’n tek umudu yeni insanlardı: yapay kasabanın mesafeli, seçkin, yeni insanları. Ay Işığı Yayınevi yazara verdiği kiralık göl evi armağanının reklamını bağlantısı olduğu gazetelerde defalarca yaptığı için Raşit Kolan’ın yazı yazmak nedeniyle bu yapay kasabada olduğu komşularınca çok iyi biliniyor; bu yüzden komşuları onu yazmak işinden alıkoymak istemiyorlardı. Onun kasaba sakinleri için esrarengiz bir yabancı olarak kalması gerekiyordu. Bu gizli anlaşmanın Raşit Kolan cephesi aksini düşünüyordu. O yalnız kalmak yerine hep birilerine sığınmalı, dertlerini anlatmalı, zayıf yanlarını açık etmeliydi. Ancak böyle dayanabiliyordu yazmak hastalığına; kılı kırk yarar gibi nesneler dünyasını incelemeye, insan muammasını çözmek arzusuna…
Buraya gelmeden önce, göl bekçisine benzer bir insan ordusu yanı başında yaşayıp gidiyordu. Büfeciler, simitçiler, ikinci el kitap satıcıları, üniversite öğrencileri… Havaların nasıl gittiğinden, gün geçtikçe toza toprağa karışan bir tarihi binanın kim tarafından yaptırılmış olabileceğinden, sebze pazarının yer değiştirmesinin semt halkını nasıl etkilediğinden söz edebiliyordu. Konuştuğu insanlar kimi zaman onun sohbetinden sıkılsalar da hassas insanların incinmesini istemediklerinden Raşit Kolan’la sohbetlerini sürdürüyorlardı.
Raşit Kolan bir aydır süren yalnızlığını sonlandırmak niyetiyle, diğer yapay kasaba sakinlerinin gereksiz inceliklerinden yoksun olacağını düşündüğü göl bekçisiyle tanışmaya karar verdi. Tanışmanın bir gün öncesinde, bu tanışmayı zorunlu kılan hiç olmadık bir şey geldi yazarın başına.
“Kapkara göl, kıyılarını incecik dalgalarla yokluyor,” diye başlamıştı yazmaya ama cümlenin ardını getiremedi.
Okur “ Olabilir. Bunda olmadık bir şey olan nedir ?” diye sorabilir. Anlatıcı ise bilir ki bir yazar için bu çok can sıkıcı bir durumdur. Bu durumdaki bir yazarı kimse teselli edemez.
Gerisi getirilememiş bir cümlenin yazıldığı gecenin ertesinde Raşit Kolan akşamüzeri, göl bekçisi ile tanışma merasimini gerçekleştirmek üzere evinden çıktı. Kulübesinde oturan göl bekçisinin camını tıklattı.
“Merhaba!”
Çukur gözlerini kısmış esmer bir adam kendisine bakıyordu camın ardında. Kimdi bu adam?
Göl bekçisinin ayağa kalkması yazarı tanımasından ileri gelmiyordu. Tek sebep kasaba sakinlerinin tümünün saygıyı elbette ki hak ediyor olmalarıydı. Göl bekçisi adamla konuşmak için dışarı çıkmalıydı. Ne yalan söylemeli özellikle de böyle serin bir sonbahar gününde, döşemesi yıpranmış olsa da üzerinde çok rahat ettiği, onu sık sık şekerleme yapmaya davet eden kolçaksız geniş ofis sandalyesinden hiç ayrılmak istemezdi. Televizyon izleyecekse yavaşça kapıya sırtını dönüp sandalyesini sağa çevirir böylece duvara astığı küçücük kırmızı televizyonuna yönelmiş olurdu. Acıkınca solundaki danışma penceresinin hizasındaki masaya dönüp eğilir, altından öğle yemeğini çıkarırdı. On beş metrekarelik bir kulübe içinde huzur onundu. Göl bekçisi, ısrarcı gülümseyişiyle kulübe camına yapışmış duran adama mecburen yakın olmak, ne istediğini anlamak için dışarı çıktı.
“Buyurun efendim. Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben Raşit Kolan. C blokta oturuyorum. Etrafı dolaşırken sizinle de tanışmak istedim.”
“Memnun oldum efendim. Yeni taşındınız değil mi?”
“Evet. Yeni taşındım. Bir ay oldu.”
Taşınmanın yeni oluşu konusunda fikir birliğine varılması Raşit Kolan’ı ürküttü. O ana dek yüzyıllardır burada yaşadığını sanıyordu. Başka biriyle konuşur konuşmaz dünya şartlarına uyum sağlayıp sanrılarımızdan uyandığımız gerçeğine bulandı.
Göl bekçisi onun bir yazar olduğunu hatırladı. Bu bilgiyi ona kasabanın az sayıdaki esnafından olan Düşler Market’in sahibi vermişti. Kızı, Raşit Kolan’ın kitaplarını elinden düşürmüyormuş sözde. Market sahibinin kızının hiç de kitap okuyacak bir havası yok. Beyaz dizi okur o olsa olsa… Kim bilir? Raşit Kolan belki beyaz dizi yazıyordur. Bu düşündüğünü iyi ki söylemedi yazara.
“Siz ünlü bir yazarsınız değil mi?”
“Öyle söylüyorlar.”
“Yalan söylemeyi sevmem. Hiç okumadım kitaplarınızı. Ne üzerine yazıyorsunuz?”
Yazarın arada bir duyduğu, yanıtlanması neredeyse imkansız bir soruyu sormuştu göl bekçisi. Raşit Kolan, soruyu geçiştirdi:
“Boş ver. Yazdıklarım üzerine düşünmem. Hep yazacaklarımı tasarlarım.”
Göl bekçisi yanıtı beğenmedi. Anlamaz mıydı sanki onun yazdıklarını? Hiçbir şey okumamış değildi ki onun yazdıklarını okumamıştı! Yazarın durduk yere kendisini sinirlendirmesine canı sıkıldı. Oysa ne güzel bir gündü. Gölün çevresindeki ağaçlardan dökülen yapraklar gölde sarıdan turuncuya turuncudan kırmıza dönüyordu.
Raşit Kolan, kulübenin hemen yanındaki banka oturup uçuk mavi göle, bütün gece bir damla uykunun girmediği gözlerle yorgun baktı.
Raşit Kolan, göl bekçisine haftalardır içinde biriktirdiği yalnızlıkları, çaresizlikleri, çelişkileri anlatmaya hazırdı. Yeni tanıştığı arkadaşını yanına oturması için davet etti.
Göl bekçisi biraz önce canını sıkan adamın yanına oturma konusunda hevesli sayılmazdı. O kimseyle yakın olma çabasına girmeye sıcak bakmazdı çünkü insanların birbirlerine yakın olmaları bir yalandan ibarettir. İnsanlar birbirlerine hep aydınlık yanlarını anlatırlar; kimse içindeki karanlığı anlatmaz. Kimse kimseye açmıyor yüreğini.
Göl bekçisi içindeki karanlıkla oturdu Raşit Kolan’ın yanına.
“Buraya geldiğimden beri hiçbir şey yazamıyorum. Düne kadar ben yazmak istemiyordum; dün ise yazmak istediğim halde yazamadım.”
Raşit Kolan konuşurken başını yere eğiyor, düşünürken göle bakıyordu uzun uzun. Aklına Ay Işığı Yayınevi’yle yaptığı sözleşme geldi. Eğer yeni romanına bir an evvel başlayamazsa başını ağrıtacaklar. Bunun önemi yok. Ya bir daha hiç yazamazsam korkusuydu onu asıl telaşa sürükleyen. Raşit Kolan’ın kemikli yüzü aniden sinir bozucu, huysuz bir çocuğun yüzüne dönüşerek buruş buruş oldu. Neredeyse ağlayacaktı. Nazlı, yalnız bu yüz ifadesine katlanamadığı için onca şeyi bahane edip bırakmış olabilirdi onu.
“Senin dünyana giremiyorum Raşit. Öyle uzağız ki birbirimizden! Ben hayatı doya doya yaşamak istiyorum, sen işten döner dönmez kendini odalara kapatıyorsun. Görmek istediğim ülkeler, tanışmak istediğim insanlar var. Sen ince ruhlu bir adamsın, her kadın böyle bir adamla mutlu olabilir diye seninle evlendim, hata etmişim. Güçlü hatta beni biraz boş verecek biriyle anlaşabileceğimi ancak şimdi anlıyorum.”
Raşit Kolan biraz sert tabiatlı olsaydı, itiraz edebilseydi, sevdikleri onu böyle kolayca bırakıp gitmeyeceklerdi. İnsanlar bunun aksini söyleseler de kendilerine bağlı ve yumuşak huylu insanları pek sevmiyorlar.
Nazlı istediğini elde etti. Bir spor hocasıyla evlendi. Yeni kocası kaslarıyla güçlü görünüyor, etrafındaki genç kızlar sayesinde Nazlı’yı hep boş veriyor.
Bazı kadınlar sevmeye fırsat bulamaz, kendilerini sevenler arasından seçim yaparlar. Onlarla ilgilenen erkekler hep vardır. Nazlı asla güç bela elde ettiği adama karşı tükenmez bir tutkuyla bağlı bir kadın olamayacak; bu yüzden içinden hep başka yerlerde olmak isteyecek. Kendisini seven adamı bırakıp gittikten kısa bir süre sonra yine kendisini seven başka bir adamla karşılaşacak. Biri tarafından çok sevilip başka bir ilişkiye daha ikna edilecek.
Anlatıcı Nazlı’yı önemli bir karakter olarak görüyor ancak onun baskın kişiliğinin diğer kahramanları ezip geçmesinden endişe ettiği için onu bu kadar anlatmakla yetindi. Nazlı başka bir isimle başka bir öykünün içinde bir gün aynı okurun karşısına çıkacaktır ve okur onu bir yerlerden mutlaka hatırladığını düşünecektir.
Göl bekçisi geçiştirilmenin intikamını almaya hazırdı. Aklına ilk geleni söyleyerek şimdi o geçiştirmek istedi Raşit Kolan’ı.
“Yazarsınız efendim. Dünden beridir yazamıyorum diyorsunuz. Düşünsenize ben liseden beridir elime kalem almadım.”
Raşit Kolan, göl bekçisine imrendi.
“Ne dertsiz bir adamsın sen, bilmiyorsun”
“Öyle miyim dersiniz? Öyle olsun bakalım.”
Göl bekçisi, eliyle hayali bir pamuk yığınını az bir çabayla havayı kaldırıp attı.
Yine yenildi göl bekçisi. Raşit Kolan ne söylese göl bekçisi kendini eksik hissedecek. Ne biçim bir adam bu? İnsanda huzur bırakmıyor. Buraya gelip bana ahkam keserek yeniden yazabileceğini düşünüyorsa yanılıyor. Benden kimseye hayır gelmez.
“Yazmak bir bağımlılık… Bir kez alışılmışsa, kendini anlatma yolu olarak seçilmişse, başka hiçbir yol onun kadar rahatlatmaz insanı. Konuşmak, spor yapmak, yeni insanlarla tanışmak işe yaramaz. Dertsiz bir adamsın derken bu mahkumiyet duygusunun sende olmaması iyi bir şey demek istedim. Herkesin derdi kendine biricik, diyor bir şair. Yazamadığım zaman deliriyorum, tüm öfkemin sebebi bu! Seni incitmek istemedim. Ben kimseyi incitmek istemem.”
Raşit Kolan, bu cevabıyla teselli ettiğini düşündü yeni arkadaşını. Oysa depreştirmişti göl bekçisinin yıllanmış derdini.
Göl bekçisi ömür boyu süren tenha bir yalnızlık yerine kalabalıkta sürekli büyüyen, derinleşen bir yalnızlığı seçiyor, bunu elde etmek için bir yuva kurmayı istiyordu. Akşam evde onu bekleyen bir kadın, bir çocuk olmalıydı. İnsanın yazgısı yalnızlıktır; ailesiz yaşanan yalnızlıklar ise insanı kendinden soğuturdu. İçinden bir ses ona asla aşık olamayacağını söylüyor. Aşık olmadan evlenirse günleri, ayları, yılları nasıl geçecek peki? Göl bekçisi tek çareyi kendisinde bitmez tükenmez bir kaynak bulmakta, ömrünce o kaynakla beslenmekte buldu. Bu kaynak ya bir maharet ya bir duygu ya bir özlemdi. Kaynağını bulmadan yapacağı evlilik bir cehennemden başkasına düşmek olacaktı.
Göl bekçisinin kulübesinde zaman hem uzun hem çok kısa hem de hiç yok gibidir. Zaman televizyonla, radyoyla, gazeteyle geçip gider. Göl bekçisi, Raşit Kolan’la tanıştıktan sonra kendisine bir defter aldı, günlük tutmaya başladı. Önce gölü, kendisini, annesini sonra Raşit Kolan’ı, ilerleyen günlerde yapay kasabanın sakinlerini anlattı. Bir yazarla tanışan herkes geçici yazma girişimlerinde bulunabilir ama göl bekçisi bu girişimi ciddiye aldı. İçindeki kaynağı bulmuştu: yazmak. Ansızın yaşamına giren bu yabancı adam, göl bekçisinin kendinde yıllardır aradığı kaynağı bir gün içinde ortaya çıkarmıştı. Göl bekçisi minnettar değildi Raşit Kolan’a. Bu durumdan çıkarılması gereken tek ders, yaşama ve onun rastlantılarına kendini bırakmak gerektiğiydi. Kimse kimseye minnettar olmamalı. İnsanlar birbirlerine hep aydınlık yanlarını anlatırlar; kimse içindeki karanlığı anlatmaz. Kimse kimseye açmıyor yüreğini.
Göl bekçisi bir süredir yazdığı karalamaların ardından artık bir roman yazmaya başlayabileceğini düşündü. Nasıl başlayacaktı peki? Raşit Kolan’ın gerisini getiremediği romanının ilk cümlesi düştü aklına. Raşit Kolan madem yazdığı cümlenin arkasını getiremiyordu; göl bekçisinin getirmesi hakça değil miydi? İnsanlık tarihi böyle ilerler; birilerinin başlattığını başkaları bitirir; bizim söylediğimiz cümlelerin arkasını başkaları getirir. Raşit Kolan’ın cümlesini çizgisiz büyük boy defterinin birinci sayfasına yazdı.
“Kapkara göl, kıyılarını incecik dalgalarla yokluyor.”
Nesi vardı bu cümlenin? Bunun ardına neler yazılırdı neler. Bir cümle asla salt kendisi için doğmamıştır; ya bir cümlenin öncesi ya da ertesi için söylenmiştir.
Göl bekçisi artık günlerini bu cümlenin ardını yazmakla, tıkır tıkır kalem oynatmakla geçiriyor ancak günün en olmadık saatlerinde kulübenin camının önüne dikilen Raşit Kolan, hevesli yazıcının tüm huzurunu kaçırıyordu. Göl bekçisi Raşit Kolan geldiğinde defteri apar topar televizyonun altındaki dolaba kaldırıyor; bu istenmedik ziyaretler göl bekçisine günden güne katlanılmaz bir sıkıntı veriyordu. Yazmak odaklanma gerektiriyormuş meğer, böylesi kesintisiz bir sessizliğe gereksineceğini bilse, yazma aşkını önceden keşfetmiş olsa çıkar mıydı hiç insan içine? Annesi ölünce evi barkı satıp savıp kasabasından önce büyük kente sonra büyük kentin uğultusundan kaçmak için bu yapay kasabaya taşınıp yerleşir miydi? Ama insan geçmiş hatalarından dolayı kendini suçlamamalı; rastlantılara inanmalı, rastlantıların zamanı sorgulanmamalı.
Raşit Kolan’ın sık sık gelmesiyle iki adamın ilişkileri samimi bir hal almaya başlıyor, göl bekçisinin Raşit Kolan’a sunduğu göstermelik saygı da günden güne sönüyordu.
“Dün gece de hiçbir şey yazamadım. Ne olacak benim sonum bilemiyorum?”
“Kötü. Hiç mi bir şey gelmiyor aklına?”
“Geliyor gelmesine de, aklıma gelenler bir kurgu yaratacak derinlikten yoksun şeyler. Yazıp yazıp yırtıyorum.”
“ Ben senin yerinde olsam bu yapay kasabayı yazardım. Karşı bloktaki manyak doktoru, manyak doktorun evde kalmış kızlarını, suratsız albayın köpeğini, temizlikçi kadınları… Burada hikayeden bol ne var ki? Elim kalem tutsa ben yazardım. Fakat yazmak senin hünerin!”
Göl bekçisi, yazmaya başladığını Raşit Kolan’dan gizliyordu. Belki kızardı, kıskanırdı ya da alay ederdi. Raşit Kolan’ın karşısında kendini üçüncü kez küçültmeye niyeti yoktu. Annesi ‘İnsan aynı yanlışı yapar durursa sadece bir yanlışı tekrar edip durmuş olmaz, hayatını yanlış yaşamış olur.’derdi. Kaçıp evlendiği kocasıyla köyden büyük kente göçtüklerini kocasının başka bir kadına tutulup kucağında çocukla onu bırakıp gitmesini, çocuğum için bir defalık yapacağım dediği yanlış gece işini her gece tekrar etmek zorunda kalışını, hastalanmasını, geri dönmek istediği köyünde benimsenmeyip hiç tanımadığı bir köye yerleşerek yaşamaya çalışmasını, dedikoduların ardı arkası kesilmeyince aynı gece işini tekrarlamaktan başka çare bulamayışını, oğlunun bir delikanlı olduğunda annesine kol kanat germeye gücünün yetmediğini bu sözlerle özetleyebiliyordu. Geceleri evden çıkıp giden, oğluna bir ninni eşliğinde erkenden yatıp uyumasını öğütleyerek gecenin tüm karanlığından onu korumak isteyen bir kadının yaşam özetiydi bu: İnsan aynı yanlışı yapar durursa sadece bir yanlışı tekrar edip durmuş olmaz, hayatını yanlış yaşamış olur.
Raşit Kolan, doktoru ve kızlarını, albayın köpeğini tanımıyordu. Daha önce yazdığı bir romanında temizlikçi kadınlara yer vermişti zaten. Onların küçük dünyalarını ve işlerinin kendine özgü kurallarını uzun uzun anlatmıştı. Tüketilmiş bir konu üzerine düşünmek zaman kaybı olurdu.
Kuyu kuyu kuyular
Kara suyla dolarlar
Eğer tez uyumazsan
Deli seni yakalar
Göl bekçisinin uykusu gelmişti. Raşit Kolan’ın gölde gezinti yapmak isteyişinden doğan beklenmedik görev, bir an önce tamamlanmalıydı. Gece de gece insanları da tehlikeli olurdu. Göl bekçisi erkenden eve dönmeli, pijamalarını giymeli, sabaha dek mışıl mışıl uyumalıydı. Anneciğinin yumuşak eli dolaşmayacaksa da saçlarında uykudan önce söylediği tekerleme yinelenecekti nasılsa kulağında. Başını yastığa koyar koymaz duyacağı ses, özlediği tüm kokuları, dokunuşları hatta tatları da beraberinde getirecekti.
Göl bekçisi ile Raşit Kolan, kıyıdaki kayıklardan birine yerleştiler. Bu tekinsiz gece gezmesinin yazamama derdine iyi geleceğine inanan Raşit Kolan derin bir nefes aldı, kayığın kazıktan çözülüşünü izledi. Göl bekçisi, halatı epeyce çekiştirdikten sonra kayığı kazıktan kurtardı.
Gezinti sırasında olanları anlatmadan önce göl bekçisinin bu işi yapmaya nasıl ikna olduğu anlatılmalı, onu ikna etmek Raşit Kolan için hiç kolay olmadı.
“Bu gezintiyi gündüz vakti yapsak olmaz mı? Hava kapalı, ay ışığı neredeyse yok. Böyle kıpırtısız sakin durduğuna bakma, göl derindir. Bu iş tehlikeli üstelik yasak… Başımı derde sokmak istemezsin, değil mi?”
Fısıltıyla cevap verdi yazar:
“ Bu gezintiyi öylesine istiyorum ki! Şu kapkara göle bak! Kim bilir neler anlatacak bana, kulağıma neler fısıldayacak? Kayıktan indiğim gibi eve gidecek, sabaha dek durmaksızın yazacağım sanıyorum.”
Göl bekçisi, sesini yazarın fısıltısına uydurdu:
“Ya bir gören olursa, ne olacak? Beni hiç düşünmüyor musun? Bak kulübenin camındaki tarifede ne yazıyor: Sabah on ile akşam altı arasında göl bekçisinin gözetiminde kayıkla gölde gezinti yapılabilir. Gezinti için lütfen göl bekçisine başvurunuz. ”
Ne inatçı adamdı şu göl bekçisi! Ne vardı bu kadar ürkecek? Sanki azgın Karadeniz’e çıkacaklardı gece vakti. Bankın önünde oflaya puflaya hızlı hızlı volta atıyordu Raşit Kolan. Aniden göl bekçisine dönüp sordu.
“Peki, para fikrini değiştirir mi? Sana iki yüz lira versem?”
Demek böyle anlarda insan ilkelerinden vazgeçebiliyordu. Arzular ilkeleri gölgede bırakabiliyordu, öyle mi?
Raşit Kolan, serin havalarda giydiği kadife ceketini evde unutmuştu. Üzerinde kolları bileklerine zarifçe dökülen, ince, beyaz bir kazak vardı; serin hava yüzünden arada bir irkilip titriyordu. Elini pantolonunun cebine daldırdı, ne kadar parası olduğunu yokladı. Cebi neredeyse bomboştu. Para mara hepsi evdeydi. Kaçmıyordu ya verirdi ertesi gün.”
“Hayır, para fikrimi değiştirmez. Beni anlamıyorsun. Bu gezintiyi yapamayız.”
Raşit Kolan yine volta atmaya başladı.
“Parayı az buldun, anladım. Zengin adam ayaklarına yatırtma beni. Kanıksadığım bir zenginliğim yok benim. Bu yollardan da hiç anlamam. Peygamberlik yaşına gelmişim, hayatımda hiç rüşvet vermedim, bu gezintiyi ne kadar istediğimi anla artık. Bu iş için bin lira daha veririm sana.”
Bin iki yüz lira fena para değildi. Bu işlerden gerçekten anlamıyordu bu adam. Bir dakika, sanki göl bekçisi çok mu anlıyordu rüşvet işinden? Olacak iş değil, yine Raşit Kolan yapacağını yapmış ayaküstü hor görmüştü göl bekçisini. Göl bekçisinin içi öfkeyle doldu. Sırası değildi ama öfkenin, adamı başından atması gerekiyordu. Eve gidip uyumalıydı. Saat çok geç olmuştu. Her şey bir bir yana, göl bekçisi bu gezintiyi yapmayı yine de kabul edemez. Bir sürü dedikodu yayılır, saçma sapan söylentiler yüzünden göl bekçisi işinden atılabilirdi.
Gece vakti evinden arayıp uyandırdığı, bekçi kulübesinin önünde buluşmak üzere yanına çağırdığı göl bekçisi, Raşit Kolan’ı oracıkta bırakıp gidecekti. Raşit Kolan umutsuzca kulübenin yanındaki banka yığıldı. İlk kez bu bankta oturup konuşmuşlardı. Onca geçen zamana rağmen Raşit Kolan göl bekçisinin dostluğunu, güvenini kazanamamıştı. Yazık ki artık asla yazı yazamayacaktı Raşit Kolan. Umutsuzca parmaklarını başına kenetleyip dizlerine eğildi sonra küçücük, zayıf, işe yaramaz çirkin bir böcek gibi büzüldü. Raşit Kolan zavallı görünüyordu. Ne merhamet ne hayranlık hissi bırakıyordu bu duruşuyla. İticiydi. Beceriksizdi. Raşit Kolan’ın kurmaya alışkın kafası bu geziyi kendi kendine yapabilmeyi hesapladı. Olmazdı. Düşünmek, hesaplamak olurdu ama eyleme dökmek onun değil yarattığı kahramanların işiydi.
Göl bekçisi tiksindi Raşit Kolan’dan. Yakasına yapışıp kalan bu adamdan kurtulmayı her şeyden çok istedi. Madem bu kısa gezintiden sonra durmaksızın yazacaktı Raşit Kolan, kesintisiz bir yalnızlığa da gereksinecekti. Göl bekçisini bir daha asla ziyarete gelmeyecek, kendi kabuğunda yaşayıp gidecekti. Buna değerdi bu gezinti.
“Peki, tamam. Kabul ediyorum. Sadece on dakika. Sen de kürek çekmeme yardım edeceksin, yoksa gecikiriz.”
Küskün yazar, büzüldüğü yerden birden bire doğruldu. Yüzü aydınlandı:
“Para yanımda yok, yarın versem olur değil mi? Hiç hesapta yoktu çünkü…”
“Boş ver şimdi parayı. Bir an evvel bitsin şu iş diye kurtulmaya bakıyorum ben.”
Yarın sabah bin iki yüz lirayı elinde görürse fena da olmazdı gerçi.
“Tekrar söylüyorum, yalnız on dakikalık bir gezinti olacak bu.”
Kayığa bindiler, göl bekçisinin çözdüğü halat boşaldıktan sonra.
Söyle şimdi sevgili okur, nasıl oluyor da göl bekçisinin bu işe ikna oluşuna gücenmiyorsun? İster gibisin kayığa binmelerini.
Bazen okur, sırf kurgu hızlansın diye hesapsız heveslere kapılır. Oysa okur kurgu ilerlerken sürekli insanlığını sorgulamak zorundadır. Buna karşılık sen tehlikeli bir işe onay veriyor gibisin. Kabul etmelisin ki Raşit Kolan’ın yapmayı istediği küçük gece gezintisi hiç olmamalıydı. Raşit Kolan başına gelen yazamama lanetine katlanmalı; Ay Işığı Yayınevi’ne sözleşmenin şartlarını yerine getiremeyeceğini, yazamama hastalığının başladığı bu yerden taşınmak istediğini söylemeliydi. Raşit Kolan’ı öldürecek değillerdi ya! Olaylar böyle gelişse bu hikaye de olmazdı mı diyorsun? Yapma! Her şeyin hikayesi olur. Bu hikayede bir ölüm olmasaydı okunmaz mıydı diyorsun? Sen acemi bir okur musun? Kayığa binmeselerdi insanlığını sınamaktan tertemiz çıkan sen hem tatlı bir anlatı okuyabilir hem de iyi bir yazarın göle düşüp ölmesine şahit olmak zorunda kalmayabilirdin… Yazık ki ipler anlatıcının elinde. Hikayeyi böyle biçimlendiren de okuru bu duruma düşüren de o.
Kürek çekmeye başladıkları an Raşit Kolan heyecanlandı. Göl bekçisinin yüzü kıyıya onunki ise karanlık gölün puslu sınırlarına dönüktü.
Raşit Kolan’ın düşündüğü gibi oldu her şey. Göl ona başka alemlerden haberler fısıldıyordu. Raşit Kolan’a düşen iş, bu fısıltıları kurguya çevirmekti. Deneyimli yazar heyecandan yerinde duramıyordu. Sık sık küreklerden birini elinden bırakıp kafasını kaşıyor, çenesini sıvazlıyor, parmaklarını çıtlatıyordu. İçine düşen kıvılcımların hangisini harlamalı hangisini bir başka bahara ertelemeliydi? Kararını vermeli, kara bulutları kovalamalı, saf kurguyu ortaya çıkarmalıydı.
Neden bu cümleye bir türlü ısınamamıştı? Çok mu şey vaat ediyordu bu cümle? Okuru kitaba çekecek, onu hemen dize getirip kitaba sımsıkı bağlarla bağlayacak ifadelerin olmadığı birkaç sayfayla başlamalıydı öyleyse. Böylece çıkardı ak koyun kara koyun ortaya. Okurun yazara olan güveni sorgulanmış olurdu. Son romanıyla üzerine yapışan “çok satan yazar” “yığın roman yazarı” gibi yaftalardan kurtulmuş olur, sadık okurlarının gönlünü almış olurdu. İçine sinmiyordu okuru kitaba hapsedip çıkış kapısında ona hiçbir şey vermeyişe… Bir kez daha düşündü ilk cümleyi:
“Kapkara göl, kıyılarını incecik dalgalarla yokluyor.”
“Son Gece romanında daha önce hiç başvurmadığım yollara başvurdum. Duyguları kör gözüne parmak devasalıkta gösterdim. Uçucu bir dili özellikle kullandım, okur uçmazsa da sürüklensin diye. Onun durup düşünmesine bir an dahi izin vermeyip zavallıyı oradan oraya savurdum, diyardan diyara gezdirdim. Okur da rahatladı ben de. İkimiz de amacımıza ulaştık. O yaşamdaki her şeyi anladığına ben yaşama dair her şeyi anlattığıma inandık.”
Raşit Kolan, kürek çekiyordu bir yandan. Kolları bir aşağı bir yukarı bir ileri bir geri gidip geliyordu. Suyun altında kıpır kıpır balıklar, bitkiler, taşlar yürüyordu. Bambaşka bir hayat kendi kurallarınca akıyordu. Küreğe değen göl suyu, derindeki yaşama hemen açılıp hemen kapanan bir pencereydi. Karşısındaki adama baktı. Hep durgun hep biraz uzak göl bekçisinin romanını yazacaktı. Ona başka bir meslek, başka bir ülke, başka bir yaş ve nihayet başka bir ömür verecekti. Kırklarında bir gemicinin Akdeniz limanlarına savurduğu parçalanmış yaşamındaki aşk, iktidar ve kimlik arayışlarını anlatacaktı.
Bulutlar açıldı birden gölün göğünde. Birkaç yıldız göründü. Raşit Kolan, kürek çekmeyi bıraktı. Düşündüklerini bir an önce yazma arzusu gözlerinde yanıyordu; gezintinin işe yaradığı müjdesini göl bekçisine vermek istedi.
“Sana söylemiştim bu gezintinin çok işe yarayacağını... Artık ne yazacağımı biliyorum. Geri dönebiliriz.”
Göl bekçisi, evlerden birinin ışığının yanmasından öylesine korkuyordu ki ne olursa olsun sesini çıkarmamaya ant içmişti. Yanıt vermek yerine başını salladı. Raşit Kolan’ın yine göle bakarak gitmek isteyeceğini düşündü, sol küreğini göle derin derin daldırdı, kayığı aksi istikamete çevirdi. Dönüşünü tamamlayınca kıyıya yakın evlerden birinin ışığının yandığını gördü. Tahmin ettiği gibi oldu işte. Bu adama derdini anlatamamıştı. Ahmaklık kendisinde; nasıl oldu da bu yarı deli adamın sözüne kanmıştı? Işığı yanan evden gözünü alamazken bir ara nefesi kesildi sandı. Gözleri yeni avlanmış bir balık gibi parlak, yusyuvarlak oldu. Uyanık evden biri bahçeye ya da balkona çıkarsa göl bekçisi mahvolurdu. Hiç yoksa adı sapığa, deliye çıkacak ya da gecenin tehlikelerinden korkmayan bu gafil adamın işbirlikçisi olarak anılacaktı.
Raşit Kolan’ın roman kurmaya başladığı anlarda yüzünde beliren tatlı gülümseyiş hiç gecikmeden yüzüne yerleşti. İki haftadır süren kederinden ve asık suratından eser kalmamıştı.
Çıtını çıkarmayan göl bekçisi, Raşit Kolan’ın sessiz kalmayı başarabileceğine inanmıyor, bu yüzden arkasındaki evlerden birinin ışığının yandığını o anlasın istemiyordu. Raşit Kolan, göl bekçisinin yüzündeki tedirgin bakışı yeni romanı için yorumladı. Yeni roman kahramanı korktuğunu belli etse de asla kabul etmeyecekti. Bir de bu roman için Akdeniz limanlarını ayrıntılarıyla öğrenmesi gerekecekti. Yayıneviyle anlaşır; onlardan kendisine bir seyahat planı hazırlamalarını isteyebilirdi. İçi kıpır kıpırdı, daha fazla gizleyemezdi heyecanını. Ayağa kalkıp kayığın ortasına dikildi.
“Otursana be adam? Ne yapıyorsun?”
“Seni yazacağım göl bekçisi! Sen ve bu karanlık sığ gölü değil sen ve engin, apaydınlık bir denizi yazacağım.”
“Otur diyorum. Arkanda ışık yanıyor.”
Arkasına dönmeyi isteyen, refleksleri zayıflamış, kırk yaşıyla pazarlık eden adam sendeledi, kayıktan düştü. Yüzme bilmediği ortadaydı. Raşit Kolan’ın yüzünde ölümün değil yazamamanın acısı vardı.
Göl bekçisi, istese göle atlayıp onu kurtarabilirdi. Ama çokça patırtı çıkardı. Üstelik saat çok geç olmuştu. Raşit Kolan göl bekçisini dinlememekle hata etmişti. Gece göle gitmenin tehlikeli olduğunu kendisine söylenmişti. Onu kurtarmaya çalışmak göl bekçisini uykusuz ve işsiz bırakırdı. Raşit Kolan “Seni yazacağım göl bekçisi,” deyince zaten ipler kopmuştu. Göl bekçisi roman kahramanı olmayı istemiyordu ki hele de kendisini defalarca küçümseyen Raşit Kolan’ın romanının kahramanı olmayı asla istemiyordu. Göl bekçisi, Raşit Kolan’ın gerisini getiremediği cümlenin ardını getirmek, bu işin nasıl da rahatlıkla yapılabileceğini herkese göstermeyi tercih ediyordu. Ömrü boyunca defterleri satır atlamadan dolduracaktı. Nasılsa yazdıklarını birileri beğenir, yayımlardı. Dırdırcı, zavallı, asap bozucu Raşit Kolan bile başarmışken; çalışkan, zeki, kendine yetebilen biri elbette başarabilirdi ünlü bir yazar olmayı.
Göl bekçisi, artık tek kişiyi taşıyan kayığı sessizce kıyıya götürdü. Halatın tümünü kayığın içinden çıkarıp suya bıraktı. Kayık sabaha kadar gölün en uzak kıyılarına varabilirdi. Yazarın kayıkla açılıp kendini göle attığı düşünülebilirdi.
Göl bekçisi, uyanık eve dikkatle baktı, şimdilik etrafta kimseler görünmüyordu. Tedbirli davranıp ışık söndürülene dek evine doğru yürümeye davranmadı. Çok geçmeden söndü ışık. Bir bardak su içilmiş, uykusuzluğa karşı birkaç sayfa okunmuştu anlaşılan.
Geç olmuştu. B tipi konutların sonundaki evine girdi. Pijamalarını giydi, yastığa başına koydu. Annesinin uyumadan önce ona söylediği tekerlemeyi tekrar hatırladı. Yumuşak, şefkat dolu, incecik bir ses anneyle deneyimlenen tüm güzel dokunuşları, kokuları, tatları beraberinde getiriyordu.
Kuyu kuyu kuyular
Kara suyla dolarlar
Eğer tez uyumazsan
Deli seni yakalar
Anlatıcı, hikayeyi burada bitirmek istiyor. Bu son evrede anlatıcıya sorulmak istenen birkaç soru, giderilmesi gereken birkaç merak öğesi kalmıştır. Göl bekçisinin Raşit Kolan’ın ölümünden sorumlu oluşunun ortaya çıkıp çıkmadığı, olayın intihar olarak düşünülüp düşünülmediği gibi şeyler. Bu sorular yanıtlanmış, merak edilenler aydınlatılmış olsaydı bile bu defa Nazlı’nın ve Raşit Kolan’ın arkadaşlarının bu beklenmedik ölüm karşısında vicdan muhasebesi yapıp yapmadıkları düşünülecekti. Edebiyat dünyasının bu ölüm karşısında nasıl bir tepki verdiği gibi sorular sorulacaktı. Anlatıcı, bıraktığı boşlukların yerinde olduğunu, asıl meselelerin öykünün sonunda değil kıyısında köşesinde gizlendiğini düşünüyor.
Raşit Kolan hep şöhretli bir yazar olarak kaldı. Yazarın yazmaya niyetlendiği son romanının ilk cümlesi, cenaze töreninde iyi bir Raşit Kolan okuru tarafından bir pankartta kullanıldı.
“Kapkara göl, kıyılarını incecik dalgalarla yokluyor.”






