İÇ
İnsanın içi vücudunun neresindedir? Karın boşluğunun az yukarsına mı denk gelir? İç geçer, iç acır, iç kaynar. Dökülünce yeniden mi dolar? İçinin alabileceklerinin hesabını yapan insan, ne yalancıdır kendine. Zorunda kalınca yutulanlar, yutarım deyip de kusulanlar, içimizin başına gelenler. İç bilinemezdir. İçimden geçeni kimse bilmez, deme boşuna, sen de içine bihabersin. İçi dışı bir, tekerlemedir. Çünkü hep içi bin, dışı birdir. İçler, hayvanat bahçeleridir. Kuşlar, kelebekler göçünce, soğuk kanlılar gelir. İçini dökmek, mecaz değil, tek yolu basbayağı tükürmektir. Birine içini dökmek, fizikseldir. İçini dökmenin tersi içine dönmektir, güvenli farzedilir. En çok yaptığımız şey içselleştirmektir. Küfrü, öfkeyi, asık suratları, pisliği içimize katarız. En az yaptığımız şey içselleştirmektir. Sahip çıkacaklarımızı balkondan atarız. İç, İ’dir. İç, Ç’dir. İnsan Çekirdeğidir. Yapılması en faydalı şey, güneşte kurutulup yenmesidir. İçi içini yedikten sonra, insan rahat eder.
MAHLUK
Kullanmadığımız kelimeler vardı. Duyduğumuzda midemizdeki sıvıları oynatan kelimeler. Daha koyu renkli taşlara bakmak istiyorduk. Taş binalar, eski duvarlar, içimizde uyuyan dumana hayat öpücüğü veriyordu. Şahit olduğumuz tek mucize, kendi soluğumuzun kendimize duyulabilir olmasıydı, en çok buna şaşıyorduk. Zaman diye bir şey vardı, biz içinde sabun gibi, eriyince ne olduğunu kimse söylemiyordu. Hepimizin içine organlar koymuşlar, bazıları ışığın bile içindekine merakla saldırıyor, bazısı kuşlara kafes yapıyor. Aklımıza bir şeyler geliyor. Kimin aklına ne geleceğine kim karar veriyor? Biz bir şey yapmadan geldiyse, aklımızla kardeş kardeş nasıl yaşıyoruz, aklımızdan korkudan, neden kendimizi öldürmüyoruz. Tam olarak kaç milyarıncı insan olduğum belli değilken, neden ezberlemem gereken şeyler var. Geceleri köpekler sokakta havlarken, uyuyarak aklını sağlama almaya çalışan insan, hayvan denilen mahlukun tek türünün bin çeşidi varken, yaratılan en özel şeymiş gibi, en çok kendinin izlendiğine ne ara inanmış.
KRONOS
İplerini göremiyorum. Nerenden nereye bağlısın, hangi elinle tutunuyorsun, sabretmek hangi kasını güçlendirdi, mideni mi büyüttü, gülüşünü mü daralttı? Nereden su içiyorsun? Neden yanında birilerini istiyorsun? Düzenli olarak düşünce bağışı yaparak mı hayatta kalıyorsun? Hareket etmeden yaşayamıyoruz ve bunu çok sık unutuyorum. Plan yapamadığın tek yer rüyaların ve düşünmemen gerektiğini düşündüysen, o sıra uyumuyorsun. Ses düşünceden sonra gelir ve sese dönüşmüş düşünceler, düşünülmüştür. Seninle yaşayan her şey senden bir adım önde. Düşünmemesi gerektiği aklına gelmeyenlerin hafif derileri vardır ve diğerlerinin, içine düşmemek için gözlerini büyütmeleri gereken kara delikleri. Yaşayabilmek, organlarını kullandığın sürece zordur, düşünceler hücreler kadardır ve tek hücrelinin bile bir düşüncesi vardır. Serinlemek istiyorsan, düşüncenin içine düşmelisin. Aklına gelenlerin filmini çekmelisin. Teker teker geliyorlar. Zihnimizin yatağında hiç durmadan sevişen tavşanların çocukları. Hiçbirini dalından koparmamalısın. Hepsinin toprakla çarpıştığı ana tanık olmalısın. Yumuşamalarını, kokuşmalarını, karışmalarını izlemelisin. Çünkü izlendiğinde hareket edemeyen tek şey düşüncedir. İstenmediğini anladığında arsızca üreyen tek şey onun çocuklarıdır ve çocuklarını yemeye cesaret edebilen ilk tanrı Kronostur. Sahi, Kronos mutlu mudur?
ŞİŞELER - SESLER
Şişeler ayaktaydı, insanlar bellerinden kırık, sırtları yaslı. Havayı delmeden, ünlemsiz cümlelerle konuşuyorduk. Tonlama, şaşırma, kahkaha yoktu. Bir odadaydık ve odada olmak tapılacak kadar güzel bir haldi. Rengimiz eski kağıt sarısıydı ve elbiselerimizin kumaşlarında çiçekler vardı. O vakit için, odanın lambası dünyanın merkezi, içine saklandığımız koltuk, kara parçasıydı. Konuşuyorduk. Herkesin aklına bir şeyler geliyordu. Aklımızdakileri yere seriyorduk. Aralarından en canlılarını seçip, içini açıp organlarına bakıyorduk. Hepimiz, bu işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorduk. Oda, gemi gibiydi. Sallandıkça, uykumuz geliyordu. saçlarımız dalgalı. Biz, ağzımızı kapamadan gülmek istiyoruz.
KAFES
Dün gece rüyamda kendimi gördüm. Birine içimi açıyordum. Kaburgalarımı kavramış, kolayca göğüs kafesimi aralıyordum. Etim ayrıldıkça, hiç acımıyordu, meraktan belki. Merak, acıdan üstündür. Beyninizi yeterince meşgul ederseniz, acı geçirmez, duygu iletmez. Bir aynaya açmalıydım belki. Gördüğüne karşılık anlamsız gözlerin sinirime dokunuyordu. Etin etten ayrılırken çıkardığı ses irkiltmişti seni belki, sebebi nedir bilmiyorum, gözünün ıslak yüzeyinde yansıması gereken içimi göremedim. Kımıldarsam herşey dökülecekti, aynaya gidemedim, içimi de örtemedim. En iyi buradan görürüm sanıp açtığım orta yerimden eser yoktu yüzünde, tek merak ettiğim şeyin rengine bakabilmek için senin kapasitene muhtaçtım ve ellerimi göğsümden alıp yakana yapışabilseydim, biraz daha dipsiz olman için sana yalvaracaktım. Ama tükürüğünde çiçek var senin.






