İhtiyar adam, Kordonboyu’nda, bulanıklaşmış ve rengi kızıla çalmış körfeze karşı bir bankta oturmuştu. Ne uzaktan limana giriş yapan tankerleri, ne de önünden geçen vapurları görüyordu. Atatürk Caddesi’nden geçen seçim otobüslerinden oy vermeye çağıran Mesut’un, Süleyman’ın ya da Necmettin’in sesini de duymuyordu. O sadece bankta oturmuş denizi seyrediyordu.
Ekim ayının sonuydu ve hemen her gün sağanak vardı. O gün de açmamaya yeminli gibi duran hava, bulutlu ve serindi. İhtiyar adam, montunun fermuarını yukarı çekti. Yanında taşıdığı naylon torbasından bir simit çıkardı. Tam eliyle küçük bir parça koparacakken oturduğu bank sarsıldı. Çevresine ilgisiz görünen adam, ne olduğunu anlamak için arkasına döndü. Sırt sırta yapışık olduğu komşu banka bir çocuk oturmuştu. Üstelik çocuk hıçkırarak ağlıyordu. “Merhaba delikanlı,” diye seslendi çocuğa. Çocuk başını çevirip bakmadı bile. “Gevrek?” diye, elindeki simiti uzattı. Çocuk, istemediğini belirtir şekilde, omuzlarını kaldırdı. Ağladığını belli etmemeye çalışıyordu ama arada hıçkırıkları duyuluyordu.
İhtiyar adam önüne dönüp “Seni kıskandım çocuk,” dedi. Çocuktan boğuk bir “Nedenmiş o?” sorusu geldi. “Ne güzel ağlıyorsun. Ben uzun süredir böyle ağlayamadım vallaha,” dedi. “Seni de baban dövseydi, sen de ağlardın,” dedi çocuk. İhtiyar adam çocuğun neden ağladığını anlamasına rağmen, biraz daha eşelemek için, “Ben yaramazlık yaptığımda döverdi babam. Yıllardan beri de yaramazlık yapmadım,” dedi. Hıçkırık sesleriyle karışık “Ben yaramazlık yapmadım ki. Ben daha bir şey yapmadan dövdü babam,” dedi çocuk. İhtiyar adam “Madem öyle, baban seni neden dövdü?” diye sorunca, “Hıristiyan olmak istediğimi söyledim de ondan,” cevabını aldı.
Onunla sadece sohbet etmek niyetinde olduğunu fark eden çocuk, banktan kalkıp ihtiyar adamın yanına oturdu. Koluyla gözyaşlarını silerken “Senin adın ne?” diye sordu ihtiyara. “Hasret,” dedi adam. Çocuğun gözleri açıldı, kaşlarını kaldırarak “Aaa! Benim de adım Hasret,” dedi. Artık ağlamıyordu. İhtiyar adam, “Anlat bakalım, neden Hıristiyan olmak istiyorsun?” diye sordu. Çocuk da anlatmaya başladı:
- Benim bir kız arkadaşım var. Adı da Lena. Aslında Eleni de biz ona Lena diyoruz. Herkes ona öyle der.
- Demek bir kız meselesi. Ne özelliği var bu Lena’nın?
- O da benimle aynı yaşta. Bizim sokakta oturuyorlar. Babasının kuyumcu dükkânı var. Bahri Baba Parkı’na yakın. Lena benim en yakın arkadaşım ve onu çok seviyorum ve ona çok âşığım. Ona âşık olduğumu söyleyecektim ama…
Çocuğun yine sesi titremeye başladı. Ama bir yandan da anlatmak istiyordu. Belki bu ihtiyar amca derdini anlardı:
- Amcacığım, yeni bir yasa çıkmış. Lena’nın ailesi Yunanistan’a gitmek zorundaymış. Burada yaşamalarına artık izin yokmuş. Hıristiyan olanları gönderiyorlarmış oraya. Ben de bu yüzden Hıristiyan olmak istiyorum. Beni de onun gibi göndersinler diye. Bir süredir eşyalarını topluyorlardı evde. Ben sandım ki, önümüzdeki hafta gidecekler. Lena bana öyle söylemişti. Bu sabah evlerine gittim; kimsecikler yoktu. Gitmişler. Çok ağladım. Ben Lena’yı çok seviyorum amca. Gitsem beni alırlar mı? Onu bulabilir miyim orada?
- Yunanistan’da mı?
- Evet.
- Zor be evladım. Yunanistan’daki Müslümanları da buraya gönderiyorlar. Kabul etmezler seni. Ama belki mektup yazarsın ona.
- Mektup falan yazmak istemiyorum. Ben Hıristiyan olmak istiyorum.
Çocuk tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı. İhtiyar adam çocuğa çok acımıştı. Elinden gelse, onu oracıkta vaftiz edecekti. Çocuğun duygularını zedelemeden üzüntüsünden kurtarmak istiyordu onu. Aklına bir soru geldi:
- Peki, söyle bakalım bana delikanlı, diyelim ki Hıristiyan yapmadılar seni; Lena’nın adresini de bilmiyorsun; ona âşık olduğunu nasıl anlatırsın?
Çocuk, yüzünü ellerinin içine gömmüş ağlıyordu. Sorulan soruyu çocuğun duyup duymadığını bilmiyordu ihtiyar adam. Bir süre sessiz kaldılar. Denizin sesi ve birkaç aç martının bağırışı duyuluyordu. Alsancak İskelesi’nden kalkan bir vapurun düdüğü çınladı uzaktan. Sonra, “Kayık,” dedi çocuk. İhtiyar adam tam duyamamıştı çocuğu. “Ne dedin? Kılıf mı?” diye sordu. Ellerini yüzünden çeken çocuk, daha yüksek sesle “Kayık,” dedi ve ekledi, “Aşkımı bir kayığa bindirir, denize salardım. Ben onun adresini bilmesem bile, o gideceği yolu bulur.”
İhtiyar adam, bankta oturmuş denizi seyrediyordu. Arkasından bilmem kaçıncı kez geçen seçim otobüslerinden gelen gürültüyü duymuyordu. Sahilde sabah koşusuna çıkmış şu ilerideki adamı, ya da köpeğini gezdiren berisindeki kadını da görmüyordu. Gözleri ufka dalmıştı. Sonra, torbasından Lena’ya yazdığı gizli mektubu çıkardı. Titreyen dudaklarıyla kâğıda bir öpücük kondurdu. Daha sonra mektubu katlayarak kâğıttan bir kayık yaptı. Banka dayadığı bastonuna tutunarak ayağa kalktı. Deniz kıyısına kadar ağır adımlarla yürüdü. Altmış yedi yıldır her sene saklıca yaptığı gibi, kâğıttan kayığı denize bıraktı.






