Başını iki avucunun arasına almış, önünden geçen insanların ayaklarına bakıyordu hipnotize oluyormuşçasına. Deri paltosu çok uzun değildi, kumaş pantolonu da inceydi. Hava ayazdı ve ayazda kuru bir taşın üzerinde öylece neden oturduğunu düşünüyordu. Sonra sağ eli paltosunun cebine gitti. Başparmağı ilk önce bozuk paralarına değdi, tespihini kavradı ve hemen ardından mendilini bulmayı başardı. Tereddüt ederek burnunu sildi; titriyordu elleri... Karşı caddeden geçen bir arabanın korna sesiyle birden irkildi. Göz bebekleri büyüdü, küçüldü… Kalp atışı hızlandı, soluk alıp verişi derinleşti, sırtından aşağıya doğru soğuk terler boşaldı… Bu sefer bacakları da başladı titremeye. Sesin geldiği yöne doğru kafasını kaldırdı ve arka arkaya ip gibi dizilen arabaların farlarından gözleri kamaştığı için eğdi bakışlarını tekrar yere doğru. İçini tuhaf bir korku kapladı. “Ben bu şehirde nasıl yaşayacağım?” diye bir soru çıkıverdi sessizce ağzından. O an hışımla ayağa kalktı. Pantolonun ceplerini elleriyle yokladı. Gideceği yerin adresinin yazılı olduğu küçük buruşmuş kâğıdı sol cebinden çıkardı. Gerçi adres ezberindeydi ama yine de emin olmak istedi:
Hasan abinin atölyesi
Kurtuluş Caddesi Bilezikçi Sokak No: 34 Şişli / İstanbul
Bu sefer yüksek sesle okudu kâğıtta yazılanları. O sırada yoldan geçen bir adamın aniden omzuna çarpmasıyla sendeledi. Geriye doğru bir iki adım attı. Tam “Önüne baksana be adam” diyecekken sağından solundan geçen insan kalabalığının arasında kendisine çarpan kişiyi gözden kaybetti. İçinden “Şu işe bak! Ne biçim bir şehir bu arkadaş? Anlamadım gitti.” dedi ve elindeki kâğıdı sımsıkı tutarak Kurtuluş’a giden otobüslerin nereden geçtiğini sormak için bilet gişesine doğru kafasını uzattı adamın gözlerinin içine dik dik bakarak.
- Abi! Kurtuluş’a giden otobüsler nereden geçiyor? dedi.
Elindeki bir tomar parayı saymakla meşgul görevli “Üç bin dört yüz, üç bin dört yüz elli.” dedikten sonra sırıtarak;
- Bak delikanlı! Oraya giden otobüs 45 dakikada bir geçer buralardan. Şu yandaki durağı görüyor musun?
- Görüyorum abi!
- Yenikapı’dan Kurtuluş’a giden otobüsler tam orada durur işte. İşin acilse eğer, “Atla taksiye öyle git!” derim ben sana. Bu saatte bu trafikte hayatta gidemezsin oraya. Fazla para yazmaz korkma! Yakın mesafe ne de olsa, ara sokaklardan hemen gidersin.
Arkasında kendisini ha bire ittiren kalabalıktan kaçarak; adamın işaret ettiği yere doğru hızlı adımlarla gitti. Paltosunun yakalarını yukarıya doğru kaldırdı. Ellerini iki cebine soktu. Canı fena halde sigara tüttürmek istedi ama son sigarasını da içmişti. Başladı otobüsü beklemeye. Cebindeki beş kuruşu da taksiye vermek istemedi. Hava gittikçe soğuyordu. Dakikalar geçtikçe daha da kalabalıklaşıyordu durak. Adamın dediği gibi trafik kilitlenmiş, arabalar milim milim ilerliyordu. Arada bir dalıyordu ama korna sesleri sağ olsun, geçmişe dair bir anlık görüntüyü dahi gözlerinin önüne getirmesine izin vermiyordu. Oysa geldiği yer böyle habis ve sakil bir şehir miydi? Değildi elbet ancak çalışıp para kazanmak için bu yola çıkması, bu karmaşanın vücut bulduğu şehre ayak basması, ter dökmesi şarttı.
Yolun başında beliren otobüsü görünce hareketlendi duraktaki yolcular. Bir taraftan insanların telaşını şaşkınlıkla karşılıyor, bir taraftan da cebindeki bozuk paraları saymaya çalışıyordu. Otobüste yer kapabilmek için gövdesini ön kapıya doğru gerdi, kollarıyla iki kapıdan tutunarak içeri girdi. Hızlı bir şekilde parasını verdikten sonra en arkaya giderek, kuruldu. Otobüs doldukça doluyordu. Şoföre söylenenler, kendi aralarında konuşanlar, yer kapmaya çalışanlar... Hiçbiri gözünden kaçmadı, ilk defa böyle bir olaya şahit oluyordu. Üç, beş, yedi derken etrafı onu itekleyip sıkıştırmaya çalışan insanlarla çevrildi. Arkasındaki beline batan demire doğru çekti kendisini ama geriye gittikçe insanlar daha da üzerine geliyordu. Çaresi yoktu. Yol boyunca çekecekti bu insanları…
Trafik biraz açılır gibi oldu Harbiye taraflarından geçerken otobüs. Yanındaki 60 yaşlarındaki takım elbiseli adam “Osmanbey’i de atlatırsak tamamdır; açılır yol.” dedi. Bu adamdan cesaret alarak, “Kurtuluş Caddesi’ne çok var mı?” diye soramadan edemedi.
- Yok evlat! Mezarlığın oradan gireceğiz caddeye. Sen nereye gideceksin bakayım?
- Bilezikçi sokağa bey amca. Bugün geldim İstanbul’a. Yabancısıyım bu şehrin. Açıkçası baştan ürküttü beni şehrin keşmekeşi, caddeleri, sokakları, kalabalığı, trafiği, kirli havası…
- Belli belli. İsmin ne senin?
- Nevzat. Sizin?
- Kevork.
- Anlamadım bir daha söyler misiniz?
- Kevork. Daha farklı isimler duyacaksın burada Nevzat, hazırlıklı ol. Nereden geliyorsun?
- Kars’tan. Bana kalsa gelmezdim ta buralara ama iş güç yok. Ne yaparsın? Annem babam hayatta, bir şekilde tutundular Kars’ta. Kardeşlerim var benim. Beş kardeşiz biz. En büyükleri…
- Sensin değil mi?
- Evet benim. Dört kız kardeşim var. Okumadım, orada burada çalıştım, çobanlık yaptım, tamircilik yaptım; çalışmaktan okuyamadım. Mecbur kaldım bir yerde. Ama ahtım olsun okutacağım kardeşlerimi. Onlar benim gibi sürünmesinler. Benden üç yaş küçük olan kız kardeşim liseye gidiyor. Evlendirmek istiyor annemle babam, hepsini başlarından tek tek atmak. Ama ezdirmeyeceğim ben kardeşlerimi.
- Paza kazanmak için geldin büyükşehir dedikleri İstanbul’a yani. 20 yaşında var mısın?
- Yokum. Yaşım 18 bey amca.
- Kimin yanında kalacaksın, Kurtuluş’ta ne iş yapacaksın be çocuk?
- Hasan Ağabey var uzaktan akrabamız. Marangoz ustası kendisi. Yanına çırak arıyormuş çoktandır. Güvenilir biri olsun istemiş. Bizim köye haber salmış. Ben de duyunca bu işi kabul ettim.
- Zor zanaattır marangozluk. Benim dedem de marangoz ustasıydı. Çeşit çeşit işlemeler yapardı. Sonra mesleği devam ettiren çıkmadı. Babam kuyumcuydu ben de baba mesleğini yapıyorum. Küçük bir kuyumcu dükkânım var Kapalıçarşı’da.
Nevzat’ın “Demek kuyumcusunuz.” demesine kalmadan otobüs, Pangaltı’ndan Kurtuluş Caddesi’ne girdi. Bu sıcak sohbetin sonlanmasına dakikalar vardı ki yaşlı adam Nevzat’a nasihatte bulunmaktan geri kalmadı.
- Evet kuyumcuyum delikanlı. Ustam bana bu işi öğretti, ben de o işin ustası oldum. Çırak çıraklıkla kalmıyor. Sen de usta bir marangoz olacaksın ileride.
- O zamanın çabuk gelmesini istiyorum.
- Bak delikanlı! Ben kimseye öyle kolay kolay delikanlı demem. Delikanlı adam, yalan söylemez, dürüst olur, verdiği sözleri tutar, hayatta bir amacı olur. Alın terini o amacı için döker. Sen bugün kardeşlerini okutmak için gelmişsin İstanbul’a. Ne mutlu sana! Bir amacın var. Hayatta bir amacının olmaması ne demek biliyor musun sen?
Yavaşça kafasını sağa sola salladı Nevzat. Adamın sözlerini pür dikkat dinledi.
- Şu otobüste, yolda gördüğün birçok insanın bil ki hayatta amacı yok. Yaşamak tek amaçtır dersen o başka. Bir sistem oyununun ortasında gidip geliyorlar. Başlarına gelen her musibetten hep başka insanları sorumlu tutarlar. Ama kendilerinde tek bir kusur bile aramazlar.
Otobüsün aniden durmasıyla dengesini kaybetti Kevork. Demirlerden sıkı sıkı tutunarak konuşmasına devam etti.
- Sen kusuru ilk önce kendinde arayanlardan ol! Yarın bir zorlukla karşılaştığında, yılgınlık gösterme delikanlı. Sakın bu sözlerimi de unutma! Zorluklar gelip geçer. Hayatında sevgilini önemseyebilirsin, işini önemseyebilirsin, aileni önemseyebilirsin… Her neyi önemsiyorsan ya da neye değer veriyorsan asla başka şeyler uğruna değerlerinden vazgeçme. Onlara sırtını dönme. Bir karmaşanın ortasında buldun bugün kendini; her halinden belli. Şaşkınsın. Zamanla insanları tanıdığında şaşkınlığın da geçecek. Bu şehir adamı yutar delikanlı, tuzak kurar, nasıl olduğunu anlamazsın ama ne yapar eder oyunun kurallarını bu şehir belirler. Ben sana diyorum ki kuralları bu şehir belirlemesin. Baştan sen belirle. Hayatını sen yönet, başkalarının sana müdahale etmesine asla izin verme.
Pasajın önüne gelir gelmez otobüsün kapıları açıldı. “İşte burada ineceksin delikanlı!” sözlerini duyar duymaz Nevzat, “Teşekkür ederim bey amca!” dedi ve Kevork’la el sıkışamadan otobüsten inen dördüncü kişinin arkasından caddeye adımını attı. Tarifsiz bir cesaret geldi oturdu omuzlarına. Baruthane Caddesi’nin başından karşıya geçerken, seslice “Unutmayacağım!” dediği duyuldu.






