İstanbul’un elli günlük suyu kaldı diyorlar. Bundan sonra her mevsim yazmış. Küresel kavrulma. Tabii ki yağmur yağacak, diyor. O umutlu. Sana geleyim mi, dedim. Yok, dedi, gelme. Ev dağınık. Peki, dedim. Ne berbat bahane! Öpüştük, ayrıldık. Moda’ya doğru yürümeye başladım. Ellerimi cebime soktum. Üşümek güzel. Burnum soğuk kalsın böyle, ne farkeder? Terlemekten iyidir. Evin yolunda köpeğin teki yerdeki bir şişenin ağzını yalıyor. Kocaman kara kafalı, sarı bir şey. Benim gibi çakırkeyif midir? Baktım, tek ayağı aksıyor. Başını okşadım, daha sokuldu. Sen de ölecek misin, dedim. Aptal aptal yüzüme baktı, anlamış mıdır? Karşı kaldırıma geçti, çöplerin arasında yitiverdi. Sen de git köpoğlusu. Duymadı. Kapıyı kendim açmaya alıştım. Yatmadım hemen. Televizyonda bi’ halt yok. Kahve de koydum. Uyku çekmiyor canım. Biraz öyle oturmuşum. Eve bir hayvan alsam bakabilir miyim? Dışarıda köpek uluyor, o mudur? Niye aksıyordu ayağı? Çıkıp arasam bulur muyum? Belki yaralıdır. Hep bir şeylerin ayırdına geç varıyorum. Niye çağırmadı evine? İhanet sayıyor. İki yıl oldu. Diri diri mezara mı girelim? En iyisi yatmak, sıcaklayan geceden hayır yok. Bir kadın gerek. Sular kesilmese.






