anasayfa altMetin Kurmaca Ara Zamanların İzleri

Ara Zamanların İzleri

e-Posta Yazdır PDF

Sana, seni anladığını belli eden yürekli bir gözle bakmayı isterdim. Belki o zaman, kafandaki ölümcül ağları yok etmen için bir dayanak olurdu o bakış.  Ya da Kadıköy vapurunda, kararan ufuklara bakarak içini kuvvetlice çektiğinde, seni anlayan bir elle dizine dokunsaydım. Ah bir kere dokunsaydım. Sadece bir kere, beyninden iç organlarına yapışarak yayılmış, seni yaşamaktan alıkoyan o örümceğin ağlarını ellerimle dağıtsaydım. Çaresizliğim, yüreksizliğim, kısa zamanları dolduran bir türlü şekil alamamış tanışıklığımızdandı.  Şimdi gidenin ardından, varsayımlara dayalı bir süreci yaşayacağım muhtemelen.  Bugün, yarın, ta ki acının yüreğimde açtığı yakıcı sıcaklık soğuyuncaya kadar tükenerek seni düşüneceğim.

Bu sabah son bardak çayımı içerken geldi haberin.  Sabahlar ben de erken yaşanır, söylemiş miydim sana?  Daha yüzümü yıkamadan koyarım çaydanlığı ocağa ki ben banyoda işleri bitirinceye kadar su kaynasın diye. Sonra iki kaşık harmanladığım çayın üzerine boşaltırım haşlama suyu.  Her gün aynı terane, aynı peynir, aynı zeytin.  Arada bir üşenmezsem yumurta da haşlıyorum. Her gün yersem yüzümde alerji yapıyor meret. Sonra da tıraş olurken yandı gülüm keten helva. Hatırlar mısın, bir keresinde ne kadar ince bir tenim olduğunu söylemiştin de ben de sana “ah sen onu bana sor” demiştim. Hatta boş kutusu hala tıraş kutumda olan o eşantiyon nemlendiriciyi vermiştin. İyi gelmiş miydi o krem yüzüme?  Belki de sırf senin hatırına (hatırına değil artık sırf senin hatırana veya anına demem gerekecek) kremin bende kalan numune kutusunu eczacıya gösterip, orijinal boyunu almam gerekecek, kim bilir? Kremi her sabah ve akşam yatmazdan evvel suratıma sürdüğümde sen hatırlamalıyım, hatırladıkça da artık geçmişte kalan dünü ve seni var etmeliyim. Geçmişe bazen dün derler ya, hani bazen edebiyatçılar “dünde kalan” diye başlarlar söze, biraz mecaz, biraz ironik olsun diye. Artık dünümde kaldığını bilmek ne garip. Anılar hapishanemde müebbet yaşantın başlamak üzere. Bilirsin anılarda yaşayanlar bugünün çizgisini aşamazlar.  Hatırlandıkça var olmaya çalışırlar. Bazen çığlıklarını, bazen kahkahalarını duyarım hayatımdan gidenlerin, parmaklıklar ardında bana uzanan ellerine bakarım. Sen de onlar gibi olacaksın. Uykumda ellerin bana doğru, bugünüme uzanacak, ben ter içinde uyanacağım. Bir an karar veremeyeceğim yaşayıp yaşamadığına. Sonra az sonra katılacağım cenaze namazın gelecek gözümün önüne. Kocanı hatırlayacağım, çaresiz küçülmüş halini. Annen belirecek hafızamda, bir sandalyede oturur.  Ağzından dökülen dualardan en bildiğim hatırlatacak bana gittiğini.

Düşünüyorum da, hep ara zamanlarımız oldu seninle. Şimdi ben o iki planlanmış zamanın arasına sıkıştırılmış zamanlara yenik düşüyorum.  Bazen tesadüfler, bazen molalarımız belirler ara zamanları. Ben senin işte hep o ara zamanlarında kalmış hissettim kendimi. Ilık bir kış akşamına gidiyorum şimdi. Kadıköy vapurunun üst açık katında oturmayı tercih etmiştin. Üzerinde siyah manton vardı. Saçların her zamanki gibi ortadan ayrılmış, rengi mantonun rengiyle bir olup, aldatmacalı bir sonsuzluğa uzanıyordu.  Yine uzaklara bakıyordun, o uzaklara bakışın hep düşündürmüştür beni. Yaşamında eksik olan ne varsa, onları çağırdığını düşünürdüm uzaklardan. Şimdi anlıyorum ki, teslimiyeti yaşamışsın. Vazgeçmeye boyun eğmişsin. İlk karşılaşmamızdan sonraki haftalar boyunca, aynı vapurun aynı saatinde oluşturduk biz seninle ara zamanlarımızı. Konuştuk, tanımaya çalıştık birbirimizi. Küçük alışverişlerimiz oldu seninle. Bazen okuduğun kitabı tutuştururdun elime.  Bir ayıraç da benim için koyardık, bir sen bir ben okurduk.  Kim öne geçerse, ertesi gün devlet sırrı gibi saklardı diğerinden ya da söylerim diye şantaj yapardı. Perşembe akşamları en sevdiğin diziler olurdu televizyonda. Ayrı tutardın o günü diğerlerinden, ben de severdim o günü sırf sen mutlu oluyorsun diye.  Bazı aynı geçen günlerimde sıkılır, sonrasında vapur saatini düşünür mutlu olurdum. Bazen Cuma akşamları olmazdın, kocan gelirdi iş çıkışına, benim bilmediğim dünyana gider, kaybolurdun.  Manasız biter gibi olurdu koca bir hafta.

Cinsiyetsiz bir beraberlikti bizimkisi.  Tanımlanamayan, karşılığı olmayan birliktelik.  Belki sadece tek bir mekân ve zamana sığdığı için güven ama aşk değil.

Aşk üzerine konuştuğumuzda “Kavuşunca aşk biter, yerini başka duygulara bırakır” demiştin.  Ben de “Tehlikeli bir anlaşma o zaman” diyerek yüzüne bakmıştım. “Aşka bağımlılar için tehlikeli ama ben bağımlı değilim” diyerek, gülerek bakışlarını uzaklaştırmıştın benden.  Gözlerini kırpıştırarak kaçırman, cümlelerin arasına üç nokta koymak gibi gelirdi bana, gerisini sen tamamla der gibi. Kirpiklerin, boyadığın kalemin parıltısını alırdı. Çok severdim kirpiklerinin parlamasını. Yumuşacık bir kahverengiye boyanırdı baktığın yerler. Hani mavi olsa deniz gibi bakıyor derdim, kahverengi enginlik deniz gibi görünürdü bana. Son nefesini vermezden evvel kapatabildin mi gözlerini? Gözlerini kapadığında nasıl görünürdün bilmiyorum. Uyurken ki yüzünü hayal etmeye çalışıyorum ama hiç uyurken görmedim ki seni. Hem seni uyur görmek de pek hayra yorulmaz herhalde. Uyuyorsan yanında zaten kocan yatıyordur, benim ne işim olur?

Birkaç ay önceki yağmurlu akşamı hatırlıyor musun? Vapurdan inince arabayla evine bırakmayı teklif etmiştim sana.  “Tamam” demiştin demesine de bakışların beni kendime kabahatli hissettirmişti. Vapurun dışında bir ortamda birlikte olmak, kendi ütopyamızın dışına çıkmak gibi gelmişti. Yasak elma yemek gibi cazibeli ama bir o kadar suçlu.  Kadıköy’de belediyenin otoparkında duran arabama doğru yürümüştük. Yolda, senin ikinci kez okumaya başladığın Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını anlatmıştın. Ben ise değil okumak adını dahi duymadığım kitaptan ötürü utançtan eksilerek sessizce sana eşlik etmiştim. Yol bitmez görünmüştü gözüme. Oysaki sen takmazdın böyle şeyleri kafana, sadece anlatırdın, sevdiğin şeyleri paylaşma anını severdin, ben de senin verdiklerini almayı. Sonradan ikinci elini bulup aldım o kitabın biliyor musun? Hem de senin doğduğun yıl basılmış olanını, 72 baskısı. Hâlâ duruyor başucumda, bazı geceler okuyorum.  Bitirdiğim vakit sana söylemeyi düşünmüştüm…

Evinin önüne geldiğimizde, arabada eğilerek sizin cama doğru bakışını hatırlıyorum. Sarı, ülfezik bir ışık yansıyordu pencereden. Biraz tedirginlik hissetmiştim yüzünde. Ben tabii doğrudan kocana yormuştum, üzerindeki gerginliği. Davet etmemiş alelacele çıkmıştın arabadan.  Hâlbuki çok keyifliydi sohbetimiz, sonrasında bir içimlik kahveyi hak ederdi.

O gün tanışamadığım kocan, şimdi tam karşımda oturuyor. Sizin evinizdeyim. Muhtemelen dün giydiği kıyafetler var üzerinde. onun kadar yorgun, vücudunun şeklini almış.  Kim bilir belki de dün sen seçmiştin onları, hatta ilk giydiği gömleğin ütüsünü beğenmeyip çıkarttırmıştın. Benim beyaz gömleklerimi çok severdin. Hatta bir keresinde “Bunları sen mi ütülüyorsun, yoksa ütücü mü?” diye sormuştun. Önemsiyordun ütülü kol izlerini. Kocanın ütülü kol izlerinin çizgisi, birbirine kenetlediği ellerinin işaret parmağında son buluyor. Başı da hep, halının enlem boylam gösterir gibi çizgilenip kesiştiği noktada. Senin sayısız defa üstüne basıp geçtiğin o noktaya bakıyorum ben de. Üzerinde dikilirken neler yaptığını, ayaklarının yer değiştirmelerini hayal ediyorum. Sonra tekrar bakıyorum kocanın ellerine, parmaklarının sende keşfettiği yerleri hissetmeye çalışıyorum. Ellerinden omuz başlarına, boynuna, elmacık kemiklerine, alnına çıkıyor parmakları. Sonra kestane saçlarını aralıyor. Badem çiçeği kokulu bir şampuan doldurur gibi oldu odayı. Dudaklarında gezindi parmaklar, sonra aniden ayak bileklerine indi. Ayaklarını hiç görmediğimi biliyor musun?  Yaz bile olsa hep önü kapalı olanları tercih ederdin. Şimdi, ayaklarını görenler için delicesine bir kıskançlık duydum. Ne kadar kısıtlıydı, hiç tanımadığım bir elin parmaklarının, çok azını bildiğim bir vücutta gezişini hayal etmek. Belki şu an kocanın da benzer ama daha bilen düşünceler geçiyordur kafasından.  Düşünüyor mudur, gittiğin günün sabahında?

Evin aynı senin gibi rahat.  Koltuklarında kocaman minderler var. Bir tanesi hafif içine göçmüş. Artık ona yaslanamayan bir başın bıraktığı boşluk gibi. Yoksa o senin bıraktığın bir boşluk mu?  Sırf o mu?  Tam ortada duran sehpanın üzerindeki kitap, sonlara doğru bir yerinden, yüz üstü ahşaba kapatılmış. “Bir de baktım Yoksun” yazıyor üzerinde. Şaka gibi, bile bile mi bıraktın? Annen olduğunu az önce su getiren kızın söylediklerinden anladığım kadın, dudakları sonu olmayan bir duayı mırıldanıyor. Başında beyaz bir namaz örtüsü var. Her ölümün ardında gördüğüm beyaz namaz örtüleri. Çocukluğumda anneannemin başından hiç eksik olmazdı, yadırgamazdım. Şimdi gördüm mü bana direk kefeni hatırlatıyorlar, kusacak gibi oluyorum.  Senin badem çiçeği kokuna gül suyu kokuları karışıyor. Eşikte hoca beliriyor, hastane morgundan seni almak için evden kendisine eşlik edecekleri bekliyor. Tıpkı doğumda müjde için salıverilen hemşire gibi.Belki de doğal karşılanması gereken bir durum bu. Hocanın kapıda öylece bekliyor olması sana nasıl görünürdü?  Benim gibi belirsizliğin korkusunu duyardın ya da dün, ondan önceki gün yaptığın gibi kayıtsız bir bakış atıp, kaçırır mıydın gözlerini?  Seni almaya gidiyorlar, ben korkuyorum.  Odaya başka başka insanlar giriyor. Yüzlerinde acıyı kabullenişi görüyorum.  Neyi kabullenmek canımı daha az yakar, bilmiyorum.  Seni bir daha hiç göremeyeceğim gerçeği mi, artık hiç hissetmeyecek olan bedeninin yok oluşu mu? Sadece kendim için bir teselli arıyorum. Senin giderken ardında bıraktığın ama sadece bana bıraktığın her ne olursa olsun, bir işaret. Seninle dertop edilip, anılar hapishanesine koyacağım bir iz. Orta sehpada duran yarı açık kitaba bakıyorum. Etrafa hissettirmemeye çalışarak, usulca uzanıyorum kitaba. Kocanın “dur elleme, dokunma” diyecek sesini bekliyorum. Umursamaz takip ediyor hareketimi, kim olduğumu dahi merak etmeden, çeviriyor başını. Kayıtsızlığında, senin gidişinden sana ve sana dair herkese olan kırgınlığı var. Kitabın son sayfalarında kalmışsın, şimdi sen gittiğin yerde öykünün nasıl bittiğini de merak edersin.  Kurşun kalemle çizili cümlesine takılıyor gözüm.  Acıya yenik düşen heyecanım bir süre bekletiyor beni. Etraf filmlerdeki gibi bulanıklaşıyor. İnsanlar, eşyalar alacalı bir ebruliyi andırıyor. Sadece kitaba bakıyorum. Gözüm bir an için dışarı kaysa, suyun üzerindeki ebruli nasıl bozulur, işte öyle çekiniyorum.  Bana uzun gelen bir duraklamadan sonra okuyorum. “Biz ne çok şeyi konuşmadan tarihimize gömdük değil mi?”  İçimden bastıramadığım bir hıçkırık, böğürür gibi çıkıyor boğazımdan. Bakmıyorum etrafa ebruli bozulur diye. “Korkunç bir hata yapıyorsun” diyor içimdeki ses. Korkunç bir hata. Seni saran ağlar bulaşıcı bir mikrop gibi beni sarıyor şimdi. Ağlıyorum, yenik düşüyorum ara zamanlarıma.

 

Ozlem Kiper Perşembe, 30 Haziran 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam