anasayfa altMetin Kurmaca Kerevit Vebası

Kerevit Vebası

e-Posta Yazdır PDF

Tavan ve döşemelerden buram buram yayılan nikotinle karışık ter dokusu camı açsam da midemi altüst etmişti.

“Tamam, şurada dur” dedim taksiciye.

Cebimden çıkardığım paraya bakmadan sıkıştırdım avucuna.

Tepesinde parlayan mavi sirenin etrafına toplanan kalabalığın arasına karıştım. Vücudum giderek ağırlaşıyordu. Durgun bir bataklığın yapışkan, çamurlu sularında ilerliyor, adım adım dibe doğru battığımı hissediyordum. Bacaklarıma demir levhalar ekilmişti sanki. Dallanıp budaklandıkça kanım çekiliyor, demirden yassı bir profile dönüşüyordum.

Arkamda bıraktığım meraklı kalabalığın önünde yere çömeldim. Seyirlik bir yaz filmiydim açık havada. Milim milim her hareketimi titizlikle takip ediyor, demirleşen bedenimin kaskatı bir kütleye dönüşmesini şaşkınla izliyorlardı.

“Defolun leş kargaları” diye bağırabilseydim eğer bu kabusa bir tek ben şahit olabilirdim.Oysaki ben hüznüme ve acizliğime ortak istemiyordum.

Kuzgun siyahı saçları sedyenin ucundan tutam tutam dökülüyordu ziftli asfalta. Hemen koştum yanına.Başucundaki ambulans görevlisi kapalı gözlerini elinde tuttuğu kaleme benzer bir ışıkla açmaya çalışıyor, diğeri koluna tansiyon aletini sarıyordu.

“Yakınınız mı?" diye sordu elindeki tansiyon aletinden bakışlarını birkaç saniye ayıran yuvarlak suratlı ambulans görevlisi.

“Hı…..hıhı…, annem” diyebildim.

Göz kapakları ışıkla az biraz aralandı. Cesaretlendim .

“Hadi uyan anne, hadisene….”

Saydam bir perdenin gerisinde buğulu, narkozlu bir bakış belirdi gözlerinin yatağında. Hemen sönüverdi. Dokunmak istedim, korktum.

Çocukken, tepesinde minicik bir topuzla tutturduğu parlak, simsiyah saçlarını, pembe toparlak yanakları ile hiç yaşlanmayacak bir Venüs heykeline benzetirdim. İnce çizgileri derin kıvrımlara boyun eğene dek koltuğunda sabırla bekledi kocasını. Bir minare gibi dimdik, toprağından milim kaymadan. Yine sabırla bekliyordu. Bu kez beyaz bir sedyenin üzerinde ölümün provası ile baş başaydı. Beş para etmeyen bir kocayı, vakitsiz çağıran ölümü bir maşa ile tutmadan eritiveriyordu hayat suyunun içinde. Onun nakavt edilemez sabrı, içinde çetinceviz bir sır küpünün yaşadığını düşündürürdü bana. Bense hırçındım, bazen o küpü yere fırlatıp paramparça etmek isterdim. Onun gibi olamazdım… Kendime hiç pansuman yapamadım, yaralarım hep açık iyileşti. Hayata provasız gelmiştim. Öyle de yaşayıp gidiyordum.

Önümde uzanan asfaltın kireç beyazı şeridine dökülen dağınık simsiyah saçları sır küpünden çıkardığı ilk sırrıydı. Kapalı bir kutudan yankılanan boğuk bir inleme düşüverdi aramıza. İşaret parmağı titrer gibi kımıldadı. Virüs gibi dalga dalga yayılan bir ürperti kapladı önce sol eli, sonra sol kolunu. Kara sarı yüzüne giderek koyulaşan bir grilik çöküyordu. Kolları buz gibiydi. Ani bir refleksle ileri sıçradı sol kolu, ardından hızla bıraktı kendini. Gözleri yarı aralıydı, göz bebeklerini aradım, beyazları korkutuyordu beni. Bir işaret fişeği gibi yerinden fırlayan kolu, bozuk bir yay gibi ileri geri atılıyordu. Annemin vücuduna yeni eklenmiş üçüncü bir kolu vardı sanki. Bu kol annemin müzmin sabrının, sessiz çaresizliğinin şeytanı gibi pusuda beklemiş meğer yıllarca. Ambulans görevlisi kollarını bir kemerle sabitledi sedyeye. Diğer görevli kolumdan tutup ön koltuğa oturttu beni.T epemde kulaklarımı sağır eden siren, beyaz bir ambulansın içinde annem arkada üçüncü bir kolu çıkmış, kendinden geçmiş halde yatarken, ben diz kapaklarımdan bütün vücuduma yayılan bir ürpertinin hızla ilerlediğini hissediyordum.

Gözlerimin önünde gerilmiş bir ipin üzerine mandallarla tutturulmuş ölü kerevitler asılı duruyordu. Annem on dört yaşında yaz tatilinde Isparta’da dayımın yanına yollamıştı beni. Dayımın kerevit vebasında kaybettiği tüm mahsülü gölün kıyısında toplayıp kocaman ateşte yakışını hiç unutamadım. Ne çok üzülüp göz yaşı dökmüştü kerevitler koca ateşin içinde çıtır çıtır yanarken.

“İçlerinden bazıları halen canlı, biliyor musun?” demişti iç geçirerek.

“Neden yakıyorsun canlılarsa peki?”

Kerevit sepetleriyle taşıdığı yüzlerce canlı, ölü, yavru, yetişkin kerevetin ateşin içinde ters dönmüş, üst üste yığılı bedenlerine hüsran ve vicdan azabıyla bakarak:

“Veba bu yeğenim, hangisine bulaşıp bulaşmadığı anlaşılmaz ki. Birini bile bıraksam sağlıklı olan diğerlerine bulaştırıp telef edebilir. Allah affetsin, mecburum işte” diye isyan edişi bugün dahi gözlerimin önünden gitmiyor. Bir de dayımın ağların içinden çekip, sırt kabuklarından tutarak ateşin içine canlı canlı attığı kerevitlerin, geçirdikleri felç nedeniyle aşağı doğru lastik gibi sarkıp hiç durmadan titreyen makas ve bacakları…

Dönüp, arkamdaki kare camdan anneme baktım. Sedyenin ucundan sallanan üçüncü kolu emniyet kayışına rağmen titremeye devam ediyor, dirseklerinden parmak uçlarına elektrik verilmiş gibi yukarı fırlıyor, ardından paslı bir hurda yığını gibi aşağı düşüyordu büyük bir hızla. On yıl önce kerevitleri felç eden veba şimdi yeniden dirilip kıskaçlarını annemin üzerine geçiriyordu.

Bayır aşağı yuvarlanan bir çığın içinde katılaşıyor, tepetaklak yuvarlanan devasa bir buz kütlesine dönüşüyordum. Gözlerim yanmaya başladı. Ambulansın camlarına ölü kerevitler çarpıyordu.

Şoföre “hızlanın, lütfen daha hızlanın,” dedim.

 

Dilek Kaşıkçı Yılmaz Perşembe, 30 Haziran 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam