anasayfa altMetin Kurmaca Çay, Erik ve İnşaat Çivisi

Çay, Erik ve İnşaat Çivisi

e-Posta Yazdır PDF

Pencereden dışarı bakarak dizime saplanmış inşaat çivisini düşünmemek gibi aptalca bir şey deniyorum. Elbette bu denemenin sonu başarısızlık. Başaracağımı da nereden çıkardım ki... Durumumla ilgili değerlendirme yapılsa denemeye çalıştığımın aslında o kadar da saçma görünmediği anlaşılacaktır. Sonuç olarak elleri arkasında sandalyeye bağlanarak saatlerdir

- gün olmuş mudur? - işkence gören benim. “Ben” dediğim de, şu an itibariyle benden geriye ne kalmışsa... Her şeyin başladığı ana falan dönmeye gerek yok. Tekrar hatırlamak istemediğim ve hatırlayamayacağım anların üzerinden bir daha bir daha geçmenin anlamı ne? Sağ dizimin iki santim yukarısına saplanmış yirmi santimlik paslı çivi yeterince canımı yakıyor. Nereden geldik nereye gidiyoruz sorularıyla boğuşmaktansa vücuduma hücum eden dayanılmaz acıları bir an önce dindirmem gerek. Ellerimi kurtarmamın imkanı yok. Evimin salonundaki büyük yemek masası takımının hangi ağaçtan yapıldığını bilmediğim ama sağlam olduğuna her türlü garantiyi vereceğim sandalyelerinden birine şu plastik kelepçelerle bağlandım. Hani filmlerde Amerikan polisinin suçluları yüzüstü yere yatırıp taktıklarından... Aslında kelepçeler de benim... Evdeki kablo sistemine tadilat yaparken almıştım. Kabloları birarada tutmak için... Farkındayım çenem açıldı. Acıyı unutmak için... Herhangi bir kasım milim oynasa damarlarıma asit doluyormuş gibi hissediyorum. Yoksa kime ne kablolardan falan... Kelepçeler bileklerimde derin yaralar açtı... Omuzlarım kollarımı geride tutmak için son gücünü kullanıyor. Biri gelip hafifçe çekse kollarım birbirine bağlı olarak vücudumdan ayrılacak. Yüzümdeki kalın, kurumuş kan katmanı kaşındırıyor. Ağzımdaki yaralar susuzluğumla ortak olup canımı yakıyor. Galiba dilimin sağ kenarını ısırdım ve büyük bir açılma var. Sağ gözüm kapandı kapanacak, şişliğin mide bulandıran bir morluğa döndüğüne eminim. Pıhtıdan ibaret şişliğin yanağıma dek indiğini hissedebiliyorum. Dizimden akan kan yavaşladı, durmadı ama, yavaştan paçamdan ayakkabıma doluyor. Yerde de sandalyenin etrafını saracak denli geniş bir birikinti meydana geldi. Özellikle kan kokusu gerçek anlamda mideme darbe üstüne darbe indiriyor. Eti çok pişmş yediğimi aklıma getirmemeye çalışıyorum. Bir de vücudumda daha ne kadar kan kaldığını hesaplamam gerek. Kolumdaki sigara yanıklarının acısı terledikçe artıyor. Neredeyse bir paket kısa Winston kolumda söndü. Son sigara da yanağıma nasipmiş. Yüzüme sol profilimden bakıldığında azı dişlerimi kısmen görebileceğiniz büyüklükte delik açmakta kullanıldı. Şimdi bu durumdayken... Bağlandığım sandalyenin özenle yerleştirildiği salonun, salonumun penceresinden, perdedeki küçük bir aralıktan karşı apartmanda, benimkiyle aynı hizadaki daireden -perdeleri hep açıktır- içeriye bakmam çok mu garip? Moloz yığınından beterim. Ter, balgam ve kandan oluşan... Tamam ayrıca idrar... Söyledim işte... Ter, balgam, kan ve idrardan oluşan küçük bir yıkıntı... Hepsi bu. Hepsi ben. Herif kadına bir bardak çay koyup getirdi. Kızları da yan kanepede televizyondaki diziyi ağzı açık izliyor. Sıradan bir gece... Yani... Şu an... Neyse... Karısının kucağında bir tabak erik var... Çay ve erik... Hadi ama... Birer kadeh şarap içseniz. Rahatlasınız. Çay ve erik mi? Dikkatimi kıza versem daha iyi. On dört veya on  beş yaşlarında... Benim kızımla aynı yaşta. Bu arada o nerede acaba? Dur dikkatini topla. Kız...? Hangi diziyi izlediğini göremiyorum. Bugün günlerden ne? Hatırlayamıyorum. Birkaç saatlik işkenceden sonra zaman kavramı gerçekten yitiriliyor galiba. Günü hatırlasaydım dizinin adını hemen söylerdim. Yapamıyorum. Hatırlayamıyorum. On dört... On beş... Birazdan yine gelecek... Birkaç dakika sonra burada, yanı başımda biter ve beraberinde getirdiği yeni fikir ve kesici, delici aletle oynamaya başlar. Dikkatini karşıya ver. Acıyı unut. Dene, hadi ama yapabilirsin, sakin kalırsan başarırsın, kız on üç yaşında da olabilir. Kızım on dördünde... Çok güzel, uzun kumral saçları bukle bukle omuzlarından aşağı dökülüyor. Ağlama, ağlama. Sakin kal ve bütün bunların bir an önce bitmesini bekle. Ne demişti sana? “Eğer sabaha kadar dayanabilirsen gidebilirsin.” Sabaha ne kaldı ki... Dokuz bilemedin on  saat sonra özgürsün. Umarım başka bir çiviyle gelip sol dizimle uğraşmaz. Gerçekten çok acıyor. Pencereden bakmak o kadar da iyi bir fikir değilmiş. Ağlıyorum. Bütün duygular bir anda boşandı, yakala yakalayabilirsen. Kız kanepeye uzanmış dizisini seyrediyor. Sabah kalkıp okuluna gidecek. Belki bir sürü polis arabasının karşı apartmanın önünde toplandığını görecek, umursamayacak, ya da... merak ederek ve polisleri görüp toplanan meraklı kalabalığa sokulacak, apartman kapısından üzerine beyaz çarşafla örtülü birinin sedyede çıkarıldığını görecek, kalabalığa kulak verecek,kimin neden, nasıl öldüğüyle ilgili yalan yanlış bir sürü bilgiye maruz kalacak, okulun yolunu tutacak, nasılsa akşam annesinden işin aslını öğrenir. Benim kızım da onun yaşlarında ve büyük ihtimal onun gibi meyva aromalı parfümlerden kullanıyor. Renkli giysileriyle renkli hayallere dalıyor ve her gece iyi bir gelecek için dua ediyor. Acaba o da uyurken üstünü açıyor mu? Hıçkıra hıçkıra ağlarken günahlarımın affedilmesi için yalvarıyorum yüksek sesle. İçeriden duyar belki. Acaba şu anda nerede? Büyük ihtimalle mutfakta dinleniyor. İşkencecimin de dinlenmeye ihtiyacı var. Affedilmeyi dilemem onu rahatlatır mı? Yalvarmam, hıçkırarak ağlamam, ağzımdan burnumdan salya sümük boşaltmam. Kanayan bir yıkıntı olduğumu haykırmam bana karşı takındığı tavrı yumuşatır mı? Kanepesine uzanmış işaret parmağı dudağında merakla televizyona bakan şu şeker gibi kız beni duyar mı? Sabaha çıkar mıyım?Nerede olduğunu merak etmeme gerek kalmadı işte. Çıkardığım ses dikkatini çekmiş. Yavaşça salona giriyor. Elinde mutfaktaki tezgahın üzerinden aldığı ekmek bıçağı... Gölgelerin arasından uzun uzun beni izliyor. Her içeri girdiğinde yaptığım gibi elimde olmadan deliler gibi kurtulmaya çalışmıyorum. Bu kez ağlıyorum ve başım öne eğik, aralıksız affedilmeyi sayıklıyorum. Durumumu kabullendim mi? Yanıma karar veriyor. Ekmek bıçağının apış aramın üzerinde dolanmasını izliyorum. Yazık değil mi bana? Fısıldıyor. Sesi içimde korkunç elektrik fırtınalarına neden olsa da belli etmiyorum. Yumuşacık sesini defalarca dinlesem yine aynı şekilde mahvolurum. Şu anki halim ne ki o zaman? Onun sesiyle mahvolmanın korkunç hazzında kaybolup gitsem. Keşke...“Söyle. Sana öğrettiğim gibi. Yine yanlış yaparsan neler olacağını biliyorsun.” dediğinde yine çenem açılıyor. Duramıyorum. “Tamam, söyleyeceğim.” Bıçak kasığıma dayanınca duraksıyorum. Affet beni. “Bir daha... Bir daha kızıma herhangi bir şekilde dokunmayacağım. Sana asla dokunmayacağım. Yanına yaklaşmayacağım. Hatta seni düşünmeyeceğim bile.” Duruyorum. Gözüm pencereden dışarıda... Ve yine ağlıyorum. “Özür dilerim kızım. Affet beni. Lütfen bırak. Lütfen. Bırak bıçağı. Babanım ben senin. Seni sevdiğimi biliyorsun. Her şeyden çok. Yanlış bir şey yapmadım ben. Yaşadıklarımız yanlış değildi. Lütfen, kızım lütfen, bırak artık. Sabaha dayanamam... Lütfen.” Tüm bunları nerdeyse tek nefeste söylüyorum. Sonra da ekmek bıçağının havaya kalkınca bir an için parlamasını izliyorum.

 

 

Gökhan Görmez Perşembe, 30 Haziran 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam