Koparma onları büyükbaba!
O sabah yine erkenden, yaz için ziyaretine gittiğiniz büyükbabanın hemen ardından uyanıp, kendini tek katlı taş evin avlusuna atmıştın. Büyükbabanın tek katlı, avlusu ve bahçesiyle bir kibrit kutusunu andıran, işçi mahallesindeki kooperatif evi, evet o, senin için sadece bir ev değildi. Sonbaharkışilkbahar boyunca bekler dururdun, yaza ve taş eve kavuşmayı. O evle, o sokakla, meydanda duran ve her seferinde sana, evde olduğunu hissettiren, o Atatürk heykeliyle her göz göze gelişinde, göğüs boşluğundan milyonlarca balon gökyüzüne doğru havalanırdı.
Hepsi gitti şimdi... Gök mü yuttu? Yer mi yarıldı? Ebabil kuşları talan mı ettiler herkesi, her şeyi? Bahçe mi öğüttü onları? Peki ben niye hala buradayım? Bahçeye dönüp sığınamıyorum da... Bilincim, bilincimi lanetledi mi Rab? Ama Musa, kendi kavminden bir köleyi öldürdüğünde ona, “Ey Musa, benim ben Allah, alemlerin Rabbi!” diye seslenmişti. NİYE OLMADI O ZAMAN BENİM HİSARIM VE KAYAM, NİYE?! Yalancı kestaneler gibi, silkeledi attı beni eteklerinden...
O vakitler, hala bacası tüten, büyükbabanın yıllarca emek verdiği, işçilikten ustabaşılığa yükseldiği o fabrika, birinci beş yıllık kalkınma planı dâhilinde, Sovyetler Birliği’nden alınan krediyle kurulmuştu. O fabrika, senin büyükbaban gibi kaç erkeğin işini, aşını sağlamış ve onları ev sahibi yapmıştı. İkinci Dünya Harbi ve sonrasında, her biri bir darbeyle mühürlenmiş on yıllık dilimlerde, çoğunluk için yokluk ve sıkıntı zamanlarında, o erkekler, dumanı tüten o fabrika sayesinde evlerine ekmek götürebilmişlerdi. Fabrikanın yakınında kurulmuş işçi mahallesinin, ya tek ya da iki katlı evlerinde, üç aşağı beş yukarı hep aynı yemekler pişmiş, benzer kumaşlardan biçilmiş giysiler kuşanılmıştı. O sebepten, kimse kimseye diş bilemez, göz eğmezdi. Üstelik fabrikanın sahibi sermaye değil, devlet olduğu için, kimse devletin el koyduğu artı değerinin şikayetini etmezdi.
Cami avlusunda ya da meydandaki kahvehanede sosyalleşen mahalleli erkekler, genellikle kimin memleket için iyi olduğunu tartışırlar, çoğunluk devletin partisinden, milletin partisi olmayı vadedenlere yakın dururken, büyükbabanın elleri makinelerden uzak olduğu zamanlarda, toprağıyla hemhal olur ve sosyal demokratların düşünü kurardı.
Eller düş kurar mıydı, kendilerine ait bir bilinçleri var mıydı? Bu sorular sana tanımsızdı o günlerde, ama şimdi şükürler olsun ki, gördüğünün adını koyabilecek kavramsal araçların var. O eller, kalbinle biliyorsun ki, kendi başlarına bir varlık olmuşlardı: işleyen, çalıştıran, eğen, büken, dönüştüren... Büyükbaban hayatı, elleriyle soluyordu. Geçmişlerinin hurafelerini, elleriyle söküp almaya yelteniyordu boyunlarından; her yaz sonunda, evinin çatısını ve duvarlarını elleriyle, şefkat ve özenle, sanki bir dostun yaralarını sarar gibi onarıyordu; yaz günlerinin ikindi vakitlerinde, avlusunda oturup bir eliyle, sararmış parmaklarıyla Birinci sigarasını içerken, diğeriyle kendisinin yaptığı, emek-yoğun sinekliğiyle, tek tek sinekleri, kutsal bir ayini yürütürmüşçesine öldürüp, itinayla bir kenarda topluyor, sonra da ölümle çözülmüş sinek bedenlerini toprağın üzerine bırakıyordu. O eller şimdi nerede?
Anımsıyorum, o sabah da taş evde karşıladığın diğer sabahlar gibi, erkenden uyandığın avluda, sağa sola bakınıp büyükbabanı aramıştın. Evde herkes uykudaydı, bir tek sen ve büyükbaban o kadar erkenciydiniz. Seni oyalayacak bir bahçe, koca bir dünya olduğu için, annen kardeşinle rahat rahat uyuyabiliyordu. Baktın, ön bahçede yok büyükbaban, arka tarafa gittin. İşte orada! Kayısı ağacının gözcülük yaptığı arka bahçede, belinden toprağa doğru eğilmiş, inatçı ayrık otlarını, kökleriyle beraber sökmeye çalışıyordu:
“Ne yapıyorsun büyükbaba?”
“Ayrık otları, ayrık otlarını koparıyorum.”
“Neden? Canları acımaz mı?”
“Ha, ha, ha... Olur mu öyle şey? Ayrık otlarını temizlemezsen, bahçe talan olur.”
“Ben de koparayım mı?”
“Kopar da dikkat et, bunlar kökgövde, tamamen sökmen lazım. Yoksa bir anlamı yok.”
Önce eğilip, aceleyle bir tanesini koparmıştın; ama olmamıştı. Kökü toprağın altında kalmıştı. Sonra bir daha denedin, ama yine başaramadın. Bu, ayrık otlarıyla ilk karşılaşmandı, olurdu o kadar. Belki biraz daha sabredip, gerekli güç-çekiş ayarını yapıp, bir daha deneyebilirdin; ama sıkıldın. O zamandan sezgisel olarak, direnmenin iyi ve direnenin güzel olduğunu biliyordun.
N’anlamı vardı ki bu eylemin?... Bahçeyi korumak, sebze ve meyve fidelerinin rahatça yetişip ürün verebilmeleri için, her daim toprağın yüzüne çizilmiş sınırlara riayet etmek, bahçede egemen olan büyükbaba düzenini korumak gerekiyordu. Hastalanıp kendisinden umut kesilen ağaçlar bahçeye zarar vermesin diye kesilirken, günlerce uğraşılıyordu toprağın derinine nüfuz etmiş köklerini kazımak için. Peki bahçe, mutlu muydu bu durumdan? Ağaçlar boyun eğiyorlardı, çünkü yerleşiktiler. Direnemiyor ve sökülüp atılmaya karşı çıkamıyorlardı. Ancak ayrık otları bambaşkaydı... Onları bir yerden söktün mü, hemen iki karış uzağından yeniden gövde gösterisi yapıyorlardı. Büyükbaba, inatla, kurduğu egemenliğinde, sosyal kontrolü sağlamaya çalışsa da, ayrık otları serseri bir imanla, toprağın yüzünde kıyama durarak, anarşist bir duruş sergiliyorlardı. Sırf bu sebepten, onları çok sevdin sen, yazgına dönüşeceklerini bilmeden, ümmi bir akıl ile onlara hayranlık duydun. Ya da... Ya da ayrık otları, o bahçeyi ziyaret eden, o kadar torun arasından seni seçtiler. Seni kendilerine yakın buldular ve tekkelerine buyur edip, seyr-ü sülukunu hem başlattılar hem de yöntemini belirlediler.
Büyükbabanı ayrık otlarıyla mücadelesinde tek başına bırakıp, ön bahçeye yöneldin. Teyzen kalkmış, tuvaletin musluğuna taktığı hortumla avluyu yıkıyordu. Bu yıkama eylemi, yaz mevsiminde, her gün yapılırdı. Avlu yeni güne, yıkanıp süpürülerek başlardı. Sonra, teker teker evdeki diğerleri gözlerini uykudan araladılar. Sen, olup biteni, sokak kapısının sol yanındaki duvarın üzerine tırmanmış izliyordun. Ev ile sokak, o duvarla ayrılıyordu; araları sadece bir eşik ve eşikten atılacak bir adım kadardı. Olduğun yerden, başını karşı komşunun avlusuna çevirip baktın, onlarda da aynı günlük rutin başlamıştı. Evet işte, 14. Sokak yeni güne uyanmıştı. Annen ve ablaları, arka bahçede, kayısı ağacının altında, kahvaltıyı hazırlarken, büyükbaban yaz kış başından çıkarmadığı kasketini giyinmiş olarak belirdi sokak kapısında.
“Dikkat et düşme. ”
“Düşmem, hem sen nereye gidiyorsun ki?”
“Fırına, pide almaya, gelirim şimdi. Haydi git kahvaltıdan önce elini yüzünü yıka.”
Güneş saçlarında
O gün, kahvaltıdan sonra bir ara, sokakta oynamaya dalıp, uzun bir süre gidermediğin ihtiyacını def eylemek için, eve gittin. Taş evin, farklı bir yerleşim planı vardı. Evin ahşap dış kapısından içeri adım atıldığında, ilk karşılaşılan tuvaletin kapısıydı. Evin içine, sağ taraftaki kapıdan giriliyordu. O kapı, oturma odası olarak kullanılan bir orta-yere, evin kalbine açılıyordu. Büyükbabanın emektar sediri, orada pencerenin dibindeydi, karşısında da siyah-beyaz Telefunken marka televizyonu duruyordu. Öğlen saatiydi, ev sessizdi. O orta-yerin, perdeleri iki yana çekilmiş tek penceresinden içeri serpilmiş olan güneş ışınları, boşlukta yer tutan tüm eşyayı göz alıcı biçimde parlatıyordu.
Sahi kimse yok muydu arafta? Peki o kadın kimdi? Yüzünü pencereye doğru çevirmiş, bakışlarına derin bir dalgınlık yerleşmişti. Önündeki sedirde, kumral kısa saçları, altın sarısı parıltılarla bezenmiş küçük bir çocuk oturuyordu. Çocuk ağlamadan, elindeki oyuncağı ağzına götürüyor, tadına bakıyordu.
Hatırladın mı? Sen orada, konuşmadan, kadının sol yanındaki koltukta oturdun ya da öylece ayakta durdun. Gözlerini, kömür karası saçları, güneş ışınlarından kızıl kıvılcımlara dönüşmüş o kadından alamadan, bir süre öylece bakakaldın. “Allahım” dedin, “çok güzel!” Yaşamın boyunca görüp göreceğin en güzel kadındı. Güzellik, onda iddiasız bir haldi. Tıpkı hafif kumaştan dikilmiş, bedenine upuygun bir elbiseyi bir çırpıda giyinivermek gibi. Bir süre sonra gözlerini ondan ayırıp, karşısında duran çocuğa diktin. Birden, kalbinin ortasına bir yengeç yerleşti ve onu kıskaçlarıyla sıkıştırdı.
N’olmuştu?
O kısa zaman aralığında, yabancısı olduğun bir his gelip yoklamıştı göğsünü. Sen yaşamında ilk ve son kez, kıskançlık duygusunu hissetmiştin. “Sadece benim olsa, beni, bir tek beni sevse...” diye geçirdi kalbin içinden
Allahtan hızlı öğreniyordum. Hiperaktif aklım, her ne var ise ona değen, sünger gibi çekiyordu. Balını emip, posasını dışarı tüküyordu. Sonra da yenisi için, ağzını şapırdatarak insanların arasında geziniyordu. Kıskançlık kalbini yokladığında hissettiği o yakıcı azabı hiç sevmedi. O hissihal, akışı keserek, elini kolunu bağlıyordu. Akıl, kalbin bu durumun tek başına üstesinden gelemeyeceğini anlayınca, usulca yanına yanaştı:
“Uzatma, hep böyle kesintiye mi uğrayacaksın, bu denli çok sevdiğinde?”
“Bilmiyorum, ilk kez hissettim bunu. Belki bir daha olmaz.”
“Saçmalama, hep olur. Kendini atmak isteyeceğin bir ateş hep bulunur. Sen bir tek ateşi seversin; ama o sevilmeye hiç doymayan, babasız bir oğlan çocuğu gibi, dudaklarını şehvetle aralar diğerlerine de.”
“Yani?”
“Yani, kalp müşriktir. İster seven ister sevilen taraf ol, bu değişmez.”
Sonra fısıltısı kesildi aklın. Şirke meyilli kalbim ve ben, orada öylece kalakaldık. Ne İbrahim’den ne de baltasından henüz haberimiz yoktu...
Hemen ardından, mevzuyu uzatmadan kabullendin gerçeği, o kadın, hem o kumral saçlı çocuğu hem de seni sevecekti. “Olsun” dedin, “seviyor ya gerisi mühim değil.” Sonra, hızla gömüp o anı belleğinin derin ve aram çukurlarından birine, sokağa, oyuna, kederi neşeyle dağıtmaya gittin.
Sonra herkes gitti... Sessizce diyemem. “Pat” diye, gökten düşer gibi, teker teker kayıp gittiler ellerimin altından. Geride, bir daha, bir başkasıyla dolmaya nah-müsait, tek ve biricik boşluklar bırakarak... Gövdemin ortasında, mutlak kanayarak ve acıyarak güzelleşen, mülkiyet duygusuna, kök salmaya, biat etmeye, tövbe etmeye, sevip bağlanmaya, bağlanıp tutulmaya, tutulup yerleşmeye, yerleşip düzene ve güvene ermeye müsait olmayan bozguncu bir kalp ve rizom bir bilinç bırakarak.






