anasayfa altMetin Kurmaca Kötülüğün Tarihi

Kötülüğün Tarihi

e-Posta Yazdır PDF

Yine kırdık birbirimizi Marko’yla. Büyük kavga koptu bu kez. Boşanma öncesi nefret krizleri gibiydi. Buz gibi beyaz kalebodurun üstüne iki küçük saksı toprak serilmiş, desenli desenli yatıyor. Boş saksılar da eşlikçileri. Kitaplığın raflarına konabilme şansını yakalamış bir grup toprak yerdekilere göre daha sıcak bir ortamda bekliyor sonunu. Çalışmaya hazır elektrik süpürgesi ortamın en kaba eşyası. Şekilsiz hortumu, toprak yığınının üzerine doğru gidiyor ama çok tehditkâr, çok manidar bir duruşla. Nereden çıktığını anlamadığım kâğıt parçaları var. Buruşturulmuş, yırtılmış, yere atılmış. Çok kıymetli birkaç eşyam vardı o kitaplıkta, umarım zarar görmemişlerdir diye kontrol ediyorum. Marko’dan çok kendimden korkuyorum. O bir zarar vermemiştir muhtemelen ama ben ne kadar ileriye gittiğimi kestiremiyorum. Kötülüğümü boşaltabildiğim hiçbir yol yok zira. Bunun verdiği acıyı oradaki küçük anlamlı eşyaları bir parmak hareketiyle yok ederek dindirmem kendimden bekleyebileceğim bir şey. Hayatım kötülükle dolu, bu “anlamlı” şeylerin yeri burası değil ki diye düşünmek için bir sinir harbine bile gerek duymuyorum aslında. Şimdi kalkıp hepsini yok etsem biraz daha temiz hissederim belki. Fakat yapmıyorum, yapmadım, kendimi kaybedeceğimi düşünerek durdum hep. Şimdi de aynı sebepten duruyorum. İki şekilde de kendim değilim, olamıyorum. Neyse. O çerçeve orada fotoğrafı da içinde, tamam sağlam. Yeşil mumlar orada, kırıksız çatlaksız. Oraya ait olmayan küçük toprak yığınının altında suluboya çizimler yapılmış malum kâğıt duruyor. Her şey tamam o halde. Herkes sağlam. Kendimin, ailemin ve Marko’nun temsili olan her şey yerinde.

Sabahın bu saatinde bir kavgaya uyanmanın ne demek olduğunu unutmuşum. Tam on yıl öncesinde bir dönemin her sabahı böyle geçiyordu. Buradaki gibi öyle kırmalı dökmeli de değildi çoğu zaman. Ama her sabah gözlerimi zorunlu mutsuzluğa açıyordum. Evde üç kişi vardı benimle birlikte. Üçümüz de çok az konuşuyorduk sabahları fakat evdeki duyular üstü iletişim ağı hiç durmadan çalışıyordu. Herkes birbirine hiç cümle kurmadan kırılıyor, kızıyor, vuruyor; kimse konuşmadan barışmıyordu. Konuşarak da olmuyordu zaten. Konuşma başlatırsa biri, ev kusmaya başlıyor tüm eşyalar yerinden oynuyordu. Bazen insan eliyle bazen evin iradesiyle oluyordu bu. Dedim ya, o ev hisliydi. Hisleri olan evlerde büyüdükten sonra geldiğim bu evin yavanlığını bastırmak için her köşeye mutlu anıları anımsatabilecek şeyler sıkıştırdım işte ben de. Bırakın mutlu etmeyi mutsuz bile etmiyor çünkü burası beni. Tek yapabildiği yalnız bırakmak. Etrafımda gördüklerim sadece acı veriyor. Kötülüğümü asla atamayacağım hissine kapılıyorum. Kötü olmaktan rahatsız değilim, hayır. Fakat bunu arada bir unutmak çok işime yarayabilirdi. Yerler toprakla kaplı olmazdı mesela şimdi. Yalnız olmasaydım bazen kötülükten kurtulabilirdim. Tek başıma düşünmek bitiriyor beni. Biri olsaydı burada bitmezdim ama. Marko var. Bir kelime konuşmadık bugüne kadar. Aylardır bekliyorum daha da bekleyeceğim ve konuşacağız. Dile kolay on beş yıl var daha önümüzde değil mi? Elbet bir gün konuşacak. O zaman kavga etmek için bedenlerimizi ya da birbirimizin kıymetli eşyalarını kullanmak zorunda da kalmayacağız. Benimle ilgili tüm gözlemlerini bana anlatacak hem konuşmaya başladığında. Ve birlikte daha iyi olabileceğiz.

 

O hisli evde, gece olmuştu bir kere duyular üstü iletişimimizin dahilinde olmayan gerçek bir kavga. O gece hayata dehşete kapılarak baktığım tek gün olabilir belki. Sonrasında hiçbir şey için ne çok fazla şaşırdım ne çok fazla mutlu oldum. Tüm mutluluklar, şaşkınlık yaratabilecek tüm eylemler normalleşti. Mutlu olmanın sonu var ve hiç de kendini saklamadan yaklaşıyor hep insanın üzerine. Şaşkınlık abartılı bir durum. Her şey mümkün. Bir insanın karnına bıçaklar saplaması ne kadar garip olabilir ki. Sadece ölmek istemiş. Ölmeyi istemek çok normal. İşte o gece diyordum, tüm olağanüstülükler normalleşti. Yaklaşan mutsuzluğu doğduğumdan beri görüyordum zaten. O geceki son şaşkınlığımdan sonra da dahası olamaz diye düşündüm, bıraktım. Karanlıkta kopan gürültü neydi anlayamadan gözlerimi açtım ve sanki tüm o koridoru hiç yürümemişim gibi direkt olarak kendimi yan odanın kapısında buldum. Dehşet kısmı burada. Gözleri yuvalarından çıkmak deneyimini ilk kez ve hatta son kez yaşadım. Sıcak oturma odamız. Hisli evin en çok zaman geçirilen mekanı. Yeşil duvarlar. Krem rengi koltuklar. Küçük sehpalar. Ortada cam sehpa. Aa. O nerede? Cam kırıkları var. Hmm düştü galiba. Ama anne orada baba orada hem nasıl düşer. Anne neden ağlıyor, baba onu neden o kadar çok sarsıyor. Ayaklarımıza cam kırıkları batacak gidelim. Bir de kan görmek istemiyorum şimdi. Anne neden kolların morarmış ve baba seni her gün ağlarken görmekten bıktım artık yapma. Pekâlâ. Ben gidiyorum, dilediğinizi yapın.

Marko’yla birbirimizi çok kırıyoruz. Halbuki konuşsak Marko’yla. Bir konuşsa benimle. Karşıma oturup o şımarık kedi burnunu havaya dikmeden baksa yüzüme. Hayalimdeki tok sesiyle “artık konuşacağım, karar verdim” dese. Kırmak dökmek olmaz. Yalnızlık kaybolur, kötülüğüm; en güvendiğim aklın yorumuyla yolunu bulur. Ben de bir yol bulurum.

 

Beril Karabudak Salı, 31 Ağustos 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam