Fantezilerim kurtuluşum muydu benim? Bilemiyorum. Sude huysuzluk yapmasaydı o filme girmemiştik ve ben Branca’yı hatırlamıyordum belki de.
- Yürüyüş yapalım.
- Olmaz, ayağımda topuklular var.
- Yemeğe gidelim.
- Kalsın, kilo alıyorum.
- Konsere gidelim.
- Yok, başım ağrıyor.
Ne desem bir bahane buldu. Beyoğlu’nun kalabalığında duruyoruz. Eve gidelim o zaman, erkenden yatar uyuruz, dedim. Onu da beğenmedi, gözlerini devirip konuşmadan durdu insan selinin orta yerinde. Dünyanın en popüler eğlence mekânlarının konuşlandığı yerde program beğendiremedim kadına. Üstelemedim. Tam da Dünya sinemasının önündeydik. Kafamı kaldırdım, Emir Kustrica’nın Black cat white cat’i ile göz göze geldim. Vakit bulup bir türlü seyredememiştim.
- Ben sinemaya giriyorum, üç saat arabada oturacağımıza film izler, trafik bitince paşa paşa eve döneriz, dedim. Dudaklarını büzüp takip etti beni çaresiz.
Yedi seansında, son kalan iki yeri alıp salona geçtik. Filmin dördüncü haftası olmasına rağmen içerisi hınca hınç doluydu. Ben bitiyordum bu adamın filmlerine de Sude’nin tarzı değildi pek. Zaten bu kadının tarzını anlayabilmiş de değildim. İki senedir beraberdik. Altı ayı iş seyahatleri yüzünden ayrı geçmişti, sekiz aya yayılan bir tanışma, gezme tozma yakınlaşma birlikteliğimiz olmuştu öncesinde. Ben pek uzun soluklu ilişki adamı değilimdir ama kirada oturduğum evin sahibesi arıza çıkarınca çareyi kızın evine kapılanmakta buldum mecburen. Yani bu acele karar yüzünden biz pek tanıyamamıştık birbirimizi. Para sorunum olmasa ki hep vardı ve olacaktı, noktayı çoktan koymuştum. İlişkimiz can çekişiyordu gözle görünür bir şekilde.
Salon karardı, Sude’ye baktım, kollarını göğsünde kavuşturmuş dudakları sarkık, boş boş önüne bakıyordu, her regli öncesi aynı ruh hali, huysuz, bezdirici, değişken ve ağlak. Elini tutayım belki yumuşatırım dedim, hırsla çekti elini. Kalkıp gitmek istedim bir an, ne hali varsa görsün, diye. Film başladı, vazgeçtim kaldım yerimde.
Salonu oynak Goran Bregoviç müziği, Sırbistan kırsalı, karanlık tipler, oradan oraya müzik aletleri ile koşuşturan Çingeneler, ilik gibi kızlar, suç batağı, kaçakçılık çeteleri, alkol, otlayan inekler ve dans sardı. Dış dünya ile tüm ilişkimi kestim, yerimde kaykıldım iyice. Kendimi filmin büyülü karmaşasına bıraktım. Çok tanıdık, bir o kadar da uzak bir yüz beni yerime mıhladı. Hayal görüyor olabilir miydim? Film hızla akıyordu, emin olamadım. Cebimden karpuzlu çikletimi çıkardım, gürültülü çiğnemeye başladım. Sude hışımla kolumu çimdikledi, aldırmadım. Tekrar göründü o çok tanıdık yüz. Bu benim kaçık Branca’m olabilir miydi gerçekten?
Film kareleri ilerledikçe kendi kendime, evet, diyordum, bu o olmalı. Aynı bal rengi gür saçlar, su yeşili baygın gözler, davetkâr kırmızı dudaklar. Dans eden kızların arasında bir görünüp bir kayboluyordu. Üzerinde dolgun göğüslerini gözler önüne seren cüretkâr bir gömlek ve kat kat renkli bir Çingene eteği vardı. Bacağını bir görebilseydim kesin emin olacaktım ama fazlaca uzundu eteği. Sonra mekân değişti ve bir daha görünmedi Branca. Yerimde huzursuz kıpırdandım. Sıkıldın mı, diye sordu Sude rahatsızlığımı yanlış anlamlandırarak. Yok, dedim, böyle iyiyim. Ara olup, etraf aydınlanınca Sude tek kelime etmeden acele adımlarla dışarı çıktı. Ben inadına yavaştan aldım, oyalandım biraz.
Sude’yi uyandırmamalıydım, kıskançlık krizleriyle hayatımı iyice çekilmez kılardı. Kendinden önceki bir sevgilinin düşüncesi bile çıldırtmaya yetiyordu kadını. Otuz beş yaşında sağlıklı bir adamın bakire olmasını mı bekliyordu ki? Bir iki eski kız arkadaşımla tanıştırmak zorunda kalmıştım iş yerinden, sonrası tam bir rezillikti. Kadınların saç modellerini, renklerini, giyim tarzlarını taklit etti ısrarla, madem böyle tiplerden hoşlanıyorsun, al sana işte, der gibiydi. Kızım kafayı mı yedin, geçmişte kaldı onların hepsi, dedim ama ikna edemedim bir türlü.
Tüm hayatım boyunca kısa, fırtınalı, sonu onlar için tatsız biten ilişkiler yaşadım. Hepsine noktayı ben koymak zorunda kaldım. Bir türlü kopamıyordu kadınlar benden. Bir tanesi hastalık gibi cep telefonuyla konuşurdu, anasıyla danasıyla, tanıdığı kim varsa artık. İçtiği suyu bile anlatırdı kız. İncir çekirdeğini doldurmayan şeyler. Kız mevzuları. Asabımı fena bozardı. Bir seferinde uzattıkça uzattı, kapat kızım, dedim. Bana yamuk oluyor. Tınmadı. Sigortam attı o an. Gözüm döndü, saldırıp, kaptım elinden taşlı, kedili pembe telefoncuğunu. Yılışıp geri almaya çalıştı. Vermedim. Tuvalete attım, üzerine oturup bir güzel rahatladım. Ciyak ciyak bağırıp durdu boşuna. Gözleri büyüdü. Fenalıklar geçirdi. Hayvansın sen, dedi. Ben de biliyorum kızım, dedim, doğduğum andan beri birlikteyim ben bu hayvanla. Defol bu evden, diye böğürdü.
Başka bir tanesinin feci sinir bir siyam kedisi vardı. Ota boka miyavlayan. Asabımı bozup duruyordu. Kız etrafta olmadığı zamanlar tekmeyi savurup kovalıyordum iblisi. Zamk gibiydi. Unutup geri geliyordu her seferinde. Israrla. Kızın içi gidiyordu uyuz kedisi için. Ne yiyecek, ne içecek, tek derdi oydu sanki. Bir gün bahçede motoru park ederken yaratıkla göz göze geldim, milim kıpırdamadı, gaz verdim, gitmedi, gaz verdim tınmadı. Çipil mavi gözlerini kırpıştırıp beni görmemezliğe geldi. Tepemin tasını attırdı feci şekilde. Bastım gaza, ciyakladı kaldı kenarda. Yanına gittim, ince bir kan sızıyordu alt taraflarından bir yerden, atağımla dürttüm, kıpırdar gibi oldu, ilişmedim. Akşam kız işten gelir gelmez kedisini sordu, bilmiyorum, ben senin kedinin bekçisi değilim dedim ters. Camı açıp karanlığa seslendi epey. Kapıcı servise geldi o sıra, abla senin kedin arka bahçede ezilmiş yatıyor, dedi. Şu köylü kısmı çok kalpsiz olabiliyor. Kızın gözü bir şey görmedi. Beni itip bahçeye koştu. Susmuyordu bir türlü. Komşu karılardan biri ispiyonlamış beni, seni polise şikâyet edeceğim diye üzerime saldırdı. Git be bela mısın, dedim. İlişkimi de kediyi de gömdüm o gece. Hatırladıklarım işte.
Neyse ki Branca’yı bilmiyordu Sude. Güzel Branca. Onunla olan ilişkim farklıydı, gitmese belki de hala devam ediyor olurdu kim bilir. Değişik, doğaüstü bir varlıktı, şaşkına döndüren, felç geçirten cinsten. İnsan onun yanında aşktan başka her şeyi unutabilirdi. Gerçek bir Çingeneydi, arsız ve renkli. Benim edepsiz fantezilerimi bile aşmıştı kız. Hem de tek bacakla. Üç yaşlarında falanmış. Sırplar yanlışlıkla köyünü bombalamışlar. Annesini, iki kız kardeşini, yıkık evini ve sol bacağını köyde bırakıp babasıyla sınırdan uzak başka bir köye göçmüş. Sanki hiç birini yaşamamıştı bunların. Sımsıcak gözlerini gözlerime dikip o kadar rahat anlatırdı ki tüm başına gelenleri. Kin, nefret denen duyguları barındırmazdı içinde. Beraber geçirdiğimiz o üç hafta boyunca kafama balyoz yemiş gibi dolanıp durdum etrafta. Tek kelime Türkçe bilmiyordu, on kelimelik sınırlı bir İngilizcesi vardı o kadar. Nidalarla, el kol hareketleriyle, aşk sesleriyle anlaşıyorduk. Fazla kalamadı İstanbul’da, üç aylık bir ajans çekimi için gelmişti. Sonra kayıplara karıştık ikimiz de. Branca memleketine geri döndü, bense alacaklılardan kaçmak için kendimi güneyde ufak bir köye attım.
Sude’yi fuayede elinde soda şişesi ile bir köşede beklerken buldum. Sırf hatunu kıl etmek için kendime en büyük boy patlamış mısır aldım, üzerine ekstra tereyağı döktürdüm. Umursamadı bu sefer. Gözleri Rus olduğunu tahmin ettiğim bir afeti tepeden tırnağa süzmekle meşguldü. Eyvah, dedim, yine bir imaj değişikliğine gidecek. Ben fırsattan istifade, gişeye doğru gittim. Film 1998 yapımıymış, bir sene öncenin filmi, şöyle kafadan kısa bir hesap yaptım, beraber olduğumuz zaman Branca ancak yirmi beşlerinde falandı. Yaşı tutuyordu. Eve varır varmaz netten oyuncu kadrosuna girip emin olmaya karar verdim. Soyadını çok net hatırlayamadım. Ne fark edecekti ki zaten? Kesin değiştirmiş olmalıydı filmde. İkinci yarıyı seyredip emin olmaya çalışmaktan başka çarem yoktu. Tek elimde patlamış mısır kovası, Sude’yi buldum. Nerelerdesin, diye azarladı beni. Kem küm bir şeyler geveledim, beraber salona girdik.
İkinci yarı tam bir azaptı benim için. Sude’nin eli bir türlü rahat durmadı. Bir şeyler mi sezinlemişti ne? Belki de arka sıradaki Rus güzele nispet yapıyordu. Elini ellerimin arasında hapsetmeye çalıştım, dikkatimi perdeden başka bir yere vermek istemiyordum. Başını omzuma yasladı, iyice abandı üstüme. Kasılıp kaldım. Patlamış mısır kovasını aramıza kalkan yaptım, tereyağının mide bulandıran kokusu rahatsız etti, çaresiz yerine yerleşip filme verdi kendini. Bir saat boyunca heyecan içinde Branca’nın olduğu sahneleri taradı gözlerim. Zengin gangster Dadan’ın hareminde işveyle dans edip durdu, bir ara, çok kısa bir ara eteği yukarı sıyrıldı, sol bacağını görür gibi oldum ama anında sahne değişti. Gördüğüm takma bacak mıydı emin olamadım.
Onu tanımasaydım takma bacağı olduğuna hayatta inanmazdım. Büyük bir ustalıkla taşırdı bacağını. Onunla gurur duyar, kendisini özel kıldığını düşünürdü. Silahını temizleyen titiz kovboylar gibi özenle bakımını yapardı bacağının. Cilalar, vuruklarını tamir eder, kayışını yağlardı. En kıymetlisiydi. Sevişirken takma bacağını çıkartma şerefini bana verirdi. Çok hoşuma giderdi. Kendimi ona çok yakın hissederdim. İlginçtir, iç çamaşırlarını çıkartmaktan daha fazla heyecanlandırırdı bu beni. Branca nasılda bilirdi beni çıldırtmasını. O gittikten sonra eski sıkıcı siyah beyaz hayatıma geri döndüm.
Film bitti. Branca aklımda, Sude yanımda kös kös evin yolunu tuttum. Canım çok sıkkındı. Tek isteğim küp gibi içip, eski güzel günleri düşünmekti. Aksi gibi Sude havasındaydı o gece, epey meşgul etti beni, yakamı kurtaramadım bir türlü. Kendini ne sanıyordu bu? Branca’nın uzağından bile geçemedi sıkıcı yatak oyunlarında. En nihayet yorulup uykuya dalınca, ayaklarımın ucunda salona bilgisayarın başına geçtim. Soğuk bir bira açtım kendime, çekmecenin diplerine sakladığım belleklerden Branca’nın fotoğraflarını buldum. Tanrım ne kadar çekici bir kadındı. Hatırladığımdan bile. Suratını iyice yakınlaştırdım. Kendimi alamıyordum bir türlü ekrandan. Ne kadar farklı bir güzelliği vardı, duru, gizemli ve iddiasız. Gözlerine dalıp gittim. Bir bira, bir bira daha derken farkında olmadan sızıp kalmışım masada. Sabah erken Sude’nin omzumu sarsmasıyla kendime gelir gibi oldum. Ne iş, dedi. Soran gözleri açıklama yapmamı bekliyordu. Ekranda Branca gülümsüyordu bembeyaz dişleriyle. Uyku tutmadı da, filmin oyuncu kadrosuna, soundtracklerine falan bakıyordum diye geveledim. Yemezler, dedi bilmiş bilmiş. Felaket asabımı bozmaya başlamıştı bu kadın benim. Kendimden korkmaya başladım.
O hafta ani bir iş seyahati çıktı Sude’nin. Genelde önceden belli olurdu. Merak etmedim, soruşturmadım, aksine çok rahatladım. Bu seyahat işi biraz nefes almamı sağlayacaktı. Hissediyordum. Yavaş yavaş geliyordu üzerime o delilik hali. Çekemiyordum artık bu ilişkiyi. Ayrılmak istiyorum desem, gurur meselesi yapar razı gelmezdi. Biliyordum. Dönüşüne, ayrılma işini kendi yöntemlerimle halletmeye karar verdim. Branca takıntımla baş başa kalabilmiştim en sonunda. Her boş zamanımda filmi tekrar tekrar seyrettim. Netten film müziklerini indirdim, neredeyse hepsini ezberlemiştim. Sabah akşam aynı şeyleri dinliyordum, arabada, evde, koşarken parkta. Her yerde Branca’yı görüyordum. Filmi seyretmediğim zamanlarda nette araştırmalar yapıyordum. Oyuncu listesinde adına rastlayamadım. Sırp kadın aktrislerin hayatlarının kayıtlı olduğu yabancı bir siteye erişebildim zar zor. Bingo! Mirjana Zlaviç isimli bir kadın oyuncunun tek bacağı takmaydı. Yaşı tutuyordu. Lakabı kaçıktı. Kesin emindim artık. Oydu.
Kaçık Branca. Ne bulsa içerdi, şarap, bira cin, tekila, içinde alkol barındıran her şeyi tüketirdi. Söylemezdi ama ilaç da kullandığına emindim. Litrelerce alkolü o tüketmemiş gibi rahat uyanırdı sabahları. Bir sabah ondan önce uyandım, çişe gittim, yarı inik gözlerle odaya geri döndüğümde yerdeki takma bacağa takıldım. Kıskanıyordum takma bacağını, Branca’nın ona gösterdiği ilgiyi hayranlığı, kıskanıyordum. Bacağı banyo küvetine duş perdesinin arkasına sakladım. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi yatağa girip uyanmasını bekledim. Uyanır uyanmaz bacağına gitti eli. Bulamadı. Uyku mahmuru gözleri odayı taradı. Yatağın altına bakındı. Göremedi. Bana baktı, istifimi bozmadım. Zeki kızdı, hemen anladı benim bir itlik peşinde olduğumu. Tek bacakla evin içinde sekti oradan oraya anlamadığım sözcükler haykırarak. Çok kızdı, delirdi. Eline ne geçerse bana fırlatmaya başladı. Kırdı döktü. Eşyası kıt, iki odalı izbede takma bacağını duş perdesinin ardında bulması fazla zamanını almadı. Yatağa geri gelip takma bacakla vurmaya başladı bana, hem bağırıyor hem vuruyordu deliler gibi. Tamam, dedim. Bu kız beni öldürecek. Durdu aniden, gülmeye başladı, her tarafımı öpüyordu. Biraz önce deliler gibi bağıran o değildi sanki. O gün hiç çıkmadık yataktan.
Sudesiz günlerin sonu çabuk geldi. Cuma akşamı oldu. Gelmesi an meselesiydi. Buzdolabı bomboştu. Kirli çamaşırlar banyonun yerlerinde, bir haftanın birikmiş yağlı bulaşıkları mutfak tezgâhında, boş bira şişeleri, pizza kutuları, izmarit dolu kül tablaları, rengi sarıya dönmüş tuvalet kollarını açmış Sude’yi bekliyordu. Bir çantaya sığabilecek pılımı pırtımı çoktan hazırlayıp kapının yanına fazla göze çarpmayacak bir yere koymuştum bile. Anahtarın kilitte dönen sesini duyduğumda gürültülü bir ayrılık için hazırdım. İlk gözüme çarpan Sude’nin siyahtan bal rengine dönmüş saçları oldu. Gözlerime inanamadım. Kıvırcık saçlar gitmiş yerini dalgalara bırakmıştı. İçimde önüne geçemediğim bir öfke kabarmaya başladı. Nasıl buldun beni, dedi pişkin sırıtarak. Sesimi çıkaramadım. Ellerimi tuttu. Gözlerime bak dedi, kahverenginden su yeşiline dönmüş biçimsiz gözlerini gözlerime dikerek. Manyak mısın ne yaptın sen öyle, dedim. Bön bön baktı. O an bir şeyler patladı içimde, bir canavar bana hükmetmeye başladı. Branca’ya benzeyebileceğini mi sanıyorsun ha, bu kadar kolay mı, diye haykırmaya başladım. Demek Branca’ya benzemek istiyorsun ha, tamam o zaman. Seni mi kıracağım. Seni öyle bir benzeteceğim ki.
Korktu, bir şeylerin yolunda gitmediğini, içimde bir şeylerin beni ele geçirdiğini anladı, ama geç kalmıştı artık. Dudakları titredi. Yalvardı. Kaçmaya çalıştı. Ağladı. Çok geçti artık. Kapıyı kilitledim. Ağzını kirli bir çorap tekiyle tıkadım. Kollarını kalorifere bağladım. Kıl testereyi almak için alet dolabına doğru gittim. İçimde bir saatli bomba vardı sanki patlamayı bekleyen.






