Kabuk

e-Posta Yazdır PDF

"Ömrüm bir oduna benziyor. Ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna."

Sadık Hidayet,  Kör Baykuş

Dursam. Hissiz. Hareketsiz. Çabasız… Öylece geçse zaman. Başımı ellerimin arasına alıp saatlerce otursam. Kanepede dönüp dursam, rahatsız. Tutulsa her yanım.

Gün geceye dönse. Beynim uyuşsa. Bakışlarım tavanda, duvardaki saatte, salondaki tek tük eşyanın üzerinde dolaşıp aynı yere konsa… Uzayıp giden sessizlik kafamın içindeki sesleri çoğaltıyor. Yorucu uzun cümleler kuruyor zihnim. Cevapsız sorular türüyor boşlukta. Bir de cevabını bal gibi bildiklerim. Ne kadar oldu? Kaç saat geçti üstünden? Babamsız geçen kaçıncı gün bugün?

Kafamın içinde at sineği misali dönüp duran düşünceler... Hepsi… herşey yazgımın hoyrat eli yüzünden. Gene attı elini cebine: Al sana, dedi: Oyunbozan ölüm kartı. Beni sona bıraktı.

“Yok. Böyle olmayacak. Çık dışarı. Şuna buna bakarak yürü biraz.” dedim kendime. Kalktım hazırlandım. Kapının önünde vazgeçecek gibi oldum. Verdiğim kararı sorgulayıp duraksadım. Neyse çıktım evden. Deniz, beynimin içini sinsice kemiren bütün sesleri yutardı belki. Sahil tarafına saptım. Yolu nasıl uzatırımın hesabını yaptım yürürken. Telaşsız adımlarla kalabalık caddelerden geçtim, tenha ara sokaklara girdim. Tanımadığım yüzlere baktım.  Kafamın içindeki seslere yabancı sesler karıştı. Yürüdüm. Hiç durmadan. Denizi görene dek. Sık aralıklarla sıralanmış banklardan birine oturdum. Kaldırıma kadar yükselen dalgaların aksine sakindi ortalık. Ya hava kapalı olduğu için yahut vakitten. Rüzgârın soluğu sırtıma vurdu. Kalın yün hırkama sarılıp ellerimi göğsümde kavuşturdum. Başımın üstünde geniş çemberler çizerek dönüp duran martıları seyrettim uzun uzun. Tıpkı çocukluğumdaki gibiler. Sözcükler böyledir. Tuzağa düşürür adamı. Merdiven basamakları gibi üst üste dizildi anılarım. Sağa sola bakındım. Oyalanacak bir şeyler arandım, umutsuzca. Yerden bir taş alıp denize fırlattım. Bir tane. Bir tane daha… Bazen ne yapsa beynine söz geçiremiyor insan. Belleğine hükmedemiyor. Kovamadım hatıraları. Eşyaları apar topar denkleyip kamyona yükleyişimiz, doğduğum şehri kaçarcasına terk edişimiz, bu şehre taşındığımız ilk günler, daha bir sürü şey süratle canlanıverdi gözümün önünde. Elimdeki taşları yere bıraktım. Martıları seyrederek avunmaya çalışan, kendi kendine konuşup duran çocuk halime, oradan çıkmaz bir sokakta, sokağın en ucundaki evimizde, cama burnumu dayamış, oynayan çocukları imrenerek seyrettiğim günlere döndüm. Sokakta beş dakka daha kalabilmek için anneleriyle uzun uzun pazarlık eden, aralarına dahil olmak için attığım adımları acımasızca geri püskürten çocukların yüzleri çıkıyordu karşıma. Beni görünce dizlerini büküp boylarını kısaltan, baş ve işaret parmaklarını halka yapıp göz çevrelerine uydurup, annemin, düşürmeyeyim diye saplarına don lastiği bağladığı kalın camlı gözlüğümü işaret ederek “lastiiik”, “lastiiik” diye bağıran… yanlarına sokulduğumda “ne salak şeysin sen ya, hadi bas git!” diye omzumdan iten… yere kapaklandığımda “kız kılıklı lan bu”, deyip arkamdan gülüşen çocuklar… Onlara karşılık verememenin, ağızlarını burunlarını dağıtamamanın ezikliğiyle ağlaya ağlaya evin yolunu tuttuğum kahrolası günleri yeniden yaşıyordum.

Yerden bir taş daha alıp hırsla denize fırlattım. Nerden bilecektim çocuk kafamla? Boş yere üzüldüğümü. Acıların habire teraziye konup ölçüldüğünü. İyi etmedin, keşke çıkmasaydın dışarı. Güçsüzleştiren, mutsuz eden, tökezleten ne kadar duygu varsa gelip çöreklendi işte tepene, dedi içime girmiş adamlardan biri. Gözlerimden yaşlar boşandı. Ağlamaya başladım. Günler, belki de yıllar sonra akan ilk yaşlarla ıslanıyordu yanağım.

Az ötemde durmuş, meraklı bakışlarla beni izleyen yaşlı kadını fark ettim neden sonra. Göz göze geldik.  Yaklaştı. “Evladım iyisin ya?” diye sordu. Sustum. Allahtan uzatmadı. Kafasını sallayarak yürüdü gitti.  Arkasından bakmadım. Belki o da dönmedi. Ellerimi bacaklarımın arasında kenetledim. Boşluğa yasladım başımı. Gözlerimi kapadım. Neye toslayacağımı bile bile. Sesler taşıdı rüzgâr, geçmiş zamandan. Annemin feryatlarını... Duvarları döverek ağlayan babamı gördüm. Simsiyah, cehennem kadar sıcak bir acı yürüdü beynimden aşağı. Ağbimi, o halde gördüğüm andaki gibi kasıldı vücudum. Bahçe duvarıyla meşe ağacı arasında sallanan bacakları… Boşlukta… Öylece… Evin duvarlarında çarpılıp dağılan, kulaklarımda patlayan o soru döküldü dilimin ucundan. Neden? Neden? Neden ağbi, neden? Etrafım kalabalıklaştı. Anlamadım önce. Sonra sustum. Ayağa kalktım. Kaçmak için. Başka kalabalıkların içine karışıp kaybolmak için ya da.

Ayakkabılarımın ucuna baka baka, ellerim ceplerimde yürürken bir kitap cümlesi takıldı aklıma. “Deliliğe yumuşak geçiş yoktur.” Büyük laf. Bilmiş herifin teki söylemiş işte. Söylenerek sağa sola bakındım. Sahilin sonundaki çay bahçesi ilişti gözüme. İçeri girdim. Nerdeyse bütün masalar doluydu. Tasasız, rahat görünüşlü insanlar. Ellerini kollarını sallayarak hararetle konuşan. Günün son ışıkları, yüksek binaların, ağaçların, denizin, toprağın, asfaltın üstüne düşüp dağılıyordu. Bir ses daha içimden: “Şu koca dünyada bir başınasın. Çatılarda kümelenmiş kargalar, denizin üzerinde dönüp duran martılar bile yalnız değiller.”

En diplerde bir masaya geçip çay istedim garsondan. Hemen getirdi. Bir yudum aldım. Çok demli. “Açık olsun dedin mi?” Sesin sahibi tanıdık. Gıcık adam.  “Sahi açık olsun demiş miydim?” “Beni dinle”, diye devam etti, ukala ukala. “Bırak artık suçlamayı. Şikâyet etme.” Halden anlamaz doktor bozuntusu. Didaktik tiratları beynimde. Güya yardım edecekti bana. “Annemle babamı örnek almalıymışım. Yaşadıkları o büyük acıya rağmen koyvermişler mi kendilerini? Aksine. İsabetli bir karar verip göçmüşler. Geride bırakmak için mücadele etmişler. Yeniden başlamak istemişler. Deniz yüzlü insanlar törpülemiş keskin acılarını. Ölüm, ağlamak, uzun süre yas tutmak bile hayata bağlarmış bazen. Korkunç can ağrılarına rağmen sırtını yaşama dayayabilirmiş insan. Her büyük acıda kabuk değiştirirmişiz aslında. Istakozlar gibi. İstemeliymişim. İzin vermeliymişim. Kendimi ‘kurban’ gibi görmekten vazgeçmeliymişim.”

“Eeeee yeter be!” diye bir çığlık attım. “Yeteer! Kapa çeneni!” Bir yumruk attım masaya. Bir tekme savurdum. Kafamın içindeki bütün sesleri susturabilmek, varlığımı unutabilmek için, var gücümle, deli gibi bağırdım. Bir anda karıştı ortalık. Tiz çığlıklar sardı etrafımı. Koşup üzerime atıldı biri. Yere düştüm. Avcumun içinde cam kırıkları. İnce, kırmızı bir çizgi gibi aktı acı. Kızardı toprak. Bir çocuk sesi işittim en son. “Anne ne oldu amcaya?” Hatırlamıyorum gerisini…

 

Ayşen Işık Çarşamba, 04 Ocak 2012 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam