Günahı ve sevabı birbirine bağlayan kambur bir meridyenin üzerine kurulu bu şehrin yukarıdan bakınca görünmeyen yanları, röntgeni çekildiği anda hasarlı olduğu anlaşılacak organları var. Ne yazık ki, şimdi ben de onlardan birindeyim ve insanlarla çevriliyim. Vagonlara binmek isteyenlerden önce inen ve yürüyen merdivenler için sıraya giren metro yolcularından biriyim. Sırtımda montum, başımda berem, beni ilk durağa bırakan ve hemen son durakta karşılamaya hazırlanan yağmura kafa atmak için bekliyorum. Beklediğim olmuyor. Benzer damlalar yerine donarak her biri farklı hale gelen beyaz taneler yere düşüyor. Zikir çeker gibi dönen dünyaya sihir gibi kar yağıyor.
Bir ölünün tırnağıyla aynı hızda uzayıp giden yoldan, mevsimlere inanan evsiz ağaçların arasından, kısa ömürlü kaldırımların üzerinden, birlik olan bulutların altından, sokaklara ısı veren ancak bunun karşılığında bir şey istemeyen dilencilerin önünden ve işi gücü olmayanların olabildiğince uzağından geçip ne kadar yaşlı olduğu bilinmeyen bir binaya varıyorum. Yıllardır ayakta durmaktan kolonları karıncalanmış yapının duvarları başı ağrıyan taşlarla örülü, içinde deprem olsun diye dua eden daireler var ama o üstüne kurulmuş olduğu toprağı zehirleyip mezarının içinde yaşamaya devam ediyor.
Yağmurlu havalarda kıyıdan köşeden yürümeye dikkat edenler, kar yağarken sokağın ortasından gitmeyi seviyorlar. Ben de onlardan biriyim. O nedenle şimdi üstüm başım karla kaplı, kafamda kardelen tohumları yeşeriyor. Merdivenleri çıkıp bara girmek için kapıyı açıyorum. Sahneyi görebileceğim ama herkesin beni göremeyeceği, en fazla iki kişilik, başka bir masayla birleştirilmeye müsait olmayan, yani kalabalık bir grup geldiğinde garsonların benden yer değiştirmemi istemeyecekleri bir yere oturuyorum. Montumu karşımdaki sandalyenin arkasına astıktan sonra ortamda kimin kiminle ilgilendiğine, konuştuğuna, yarıştığına bakıyorum. İlk gördüğüm, hemen yan masadaki, kahverengi tombul şişenin içindeki sarı ve soğuk sıvıyı içen, kahverengi gözlü, sarı saçlı adam. Az sonra, sadece bir çerez farkıyla ben de aynı şeyi yapacağım.
Garsona elimi kaldırıyorum ama görmüyor. Onun yerine sarışın adamın karşısındaki kızıl saçlı, yeşil gözlü kız durumu fark ediyor. Geçen ay başladığı kursun da etkisiyle fotoğrafçı olma hayalleri kuran kız keşke makinem yanımda olsaydı da bu anı ölümsüzleştirebilseydim diye düşünüyor fakat ne zaman kamerası yanında olmasa bu tür sahnelerle karşılaşıyor, bir türlü istediği fotoğrafları çekemiyor, kimse ondaki gizli yeteneği keşfedemiyor. Aslında ona bir fotoğraf değil zaman makinesinin lazım olduğunu anlayan tek kişi de ben oluyorum.
Sonunda fark edildim. Bira geliyor. Elim boş durmasın diye şişenin üzerindeki kağıtları soyuyorum. Havadan çok ışığı büken bir pervane tepemde dönüyor. Önce pervaneye sonra sahneye bakıyorum. Hazırlıklar başlıyor. Garson şişenin doluluğunu yoklarken ben ikincisini söylüyorum. Benim gibi tek başına olanlar garsonları en fazla izleyenlerdir. Bu durum karşılıklı mı bilmiyorum. Müzik başlayana kadar onların müşteriler hakkında konuştuklarını tahmin etmeye ve raflarda dizili bütün içkileri tüketmenin ne kadar süreceğini hesaplamaya çalışıyorum. Yan masada, burdan çıkıp başka bir yere mi gitsek diye konuşulduğunu duyuyorum. Sohbet eden çift, tercihlerinin fırsat maliyetini hesaplamaya uğraştıkları bu süre boyunca sonsuz sayıdaki fırsatı da kaçırmaya devam ediyor. Köşedeki tuvalete giderken yolda üçüncü birayı söylüyorum. Tek başıma işgal ettiğim yerin biraz olsun hakkını verebilmek için çok (en az iki kişilik) içmem lazım. Döndüğümde masanın üzerine bıraktığım beremi göremiyorum. Paltomun ceplerini ve masanın altını kontrol ediyorum ama bulamıyorum. Kaybettiği şeyi nasıl kaybettiğini sonradan anlayan biri olabilseydim zaten en baştan kaybetmezdim diye düşünüyorum.
Sahnedeki grup programına başlıyor ve alkolün etkisiyle beraber yavaş yavaş ortama olan ilgim azalıyor. Yaşanmamış bir geçmişten türemiş olası gelecekleri düşlüyorum. Her zamanki gibi bugün de kıyamet kopmadı, yalnızca tesbih taşı gibi sırasını bekleyen ve dünyayı kimseyle paylaşmak istemeyen bir gün daha görevini yerine getirdi. Duman yolunu nasıl bulursa, kuş hangi dala konacağını nasıl seçerse, mevsimler yıllar içinde nasıl saklanırsa ben de öyle yaşıyorum. Gece yarısı yaklaşıyor, uykum geliyor. Oturmaktan belim ağrısa da, en yorgun ve en çok uyumak isteyen daima gözlerim. Yatağım kadar olmasa da bar sandalyesinden rahat taksi koltuğunda aklım beni eve bırakıyor. Yarın sabah güneşsiz bir güne uyanacağım ancak saat kaçta kalkarım bilmiyorum. Bunu bilmenin öleceğin zamanı öğrenmekten farksız olacağına inanıyorum.






