Elindeki gazeteyi gelişigüzel kıvırdıktan sonra, avına odaklanmış halde beklemekte ve böceğin ani bir hareketine izin vermeyecek şekilde işini bitirmek istemekteydi. Böceğin öyle sakince duvarda beklediğini fark etmesiyle beraber, gazeteyi son bir kez kavradı ve sert bir vuruş savuruverdi. Duvardan çıkan ses son derece kuvvetliydi. Bir anlık şaşkınlıktan sonra elindekinin gazete değil de, kaliteli kağıda basılmış bir dergi olduğunu fark ettiğinde; çıkan sesin şiddetinin nedeni ortaya çıkmıştı. Yere düşen böcek, duvar ile dergi arasına sıkıştırılmış ve hızlı ama sakin bir tavırla derginin üzerine alınmıştı. Sonraki durak ise açık olan salon penceresinden maktulü dışarı atıp, tüm delillerden kurtulmak olacaktı.
Mevsimlerden yazdı ve dolayısıyla sıcaklığın bünyeleri sersemliğe ittiği bu dönemde, serincecik koltuktayken duvarda yürüyen bir mahlukat görmek; kadına can sıkıntısı getirmekteydi. Birinci seçenek böceği öldürmemekti. Ama böceğin duvarda atacağı voltalar kadını ziyadesiyle rahatsız edecek, gözü takılacak ve televizyon izleme keyfini bozacaktı. İkinci seçenek öldürmek yada öldürmeden bir şekilde evin dışına atmaktı. Ama bu da koltuktan ve dolayısıyla keyifli anlarından bir süre uzaklaşmasını gerektirecekti. Nitekim öyle de olmuş, kadın tatlı tatlı filmi izleyip çekirdeğini çitlerken, keyfini bozmuş ve seferberlik ilanına katkıda bulunmuştu.
Kadın daha sonra elindeki dergiyi, portmantodaki gazetelerin üst üste yığılmış olduğu ve bir yapılagelişin sonucu olarak ‘gazetelik’ haline gelmiş olan yere geri koydu. Koltuğa tekrar yatacaktı ki, pek çok çekirdek kabuğunun sağa sola saçılmış halde olduğunu gördü. Ayrıca çekirdek içinin üstündeki ve de çekirdek kabuğunun hemen altındaki zar tabakasından da birkaç numune koltuktaki yerini almış haldeydi. Birkaç sert el darbesi ile pislikleri yere attı, dağılan yatak örtüsünü yine sert darbelerle ama üstünkörü bir biçimde düzeltmeye çalıştı. Filmi izlemek için uzandığı ve omurlarının açıldığını hissettiği anda, bir yandan da filmin neresinde kaldığını hatırlamaya çalıştı. Ama reklam girdiğini görünce bir ‘öff’leme sesi duyuldu. Filme devam etmek için hızlı hızlı yapılan; böcek öldürme, gazeteyi yerine koyma, koltuğu temizleme ve toparlama işleri sonunda, mükafatı bu olmamalıydı. Şu böcekler de reklam arasında çıksa olmaz mıydı?
Sinirle yerinden kalktı, bu sefer güzelce toparladı örtüyü. Mutfağa gidip tabureye oturdu, çakmağı ve bir dal sigarayı ellerinin arasına aldı. Arkası boş tabureye oturup mutfak duvarlarının soğukluğuna yaslanmayı severdi bu yaz akşamlarında. Yine aynısını yapıp yaslandı, sigarayı ağzına götürüp çakmağını çaktı. Bir daha çaktı ve bir daha... Çakmağın taşı ya da gazının bitmiş olabileceği bu durumlarda, her zaman kullandığı taktiği denedi. Gazına basılı tutarak diğer parmağıyla taşını sürttü. Ama nafile, yanmadı. Yine kalkacaktı yerinden. Soğuk duvarını terk edip; aldığı, bulduğu, çaldığı çakmakları sakladığı çekmeceye yöneldi. Sekiz-on tane vardı herhalde bu çekmecede. Rastgele bir tanesini çekiverdi. Yeşil renkli klasik çakmaklarından biri gelmişti. Denedi, yanıyordu. Mutfağa geçip tabure- soğuk duvar- sigara üçgeni ile kendini baş başa bıraktı. Derken, karşısındaki çamaşır makinesi zemini sarsa sarsa dönmeye başladı. Bir iki aydır böyleydi. Yerinde duramıyor, hopluyor zıplıyordu. Bir sorun vardı herhalde ama, içeridekine bir aydır söylemesine rağmen dinletemiyordu. Perdeleri asacaktı makineden çıkarıp. Ya da içerideki assaydı ya, kırk yılda bir, bir işe yarasaydı. Sonra uzun zamandır perde asmadığı aklına geldi. Önceden sigara dumanından kapkara olan küçük odasının perdesi, son birkaç aydır pek fazla da yıkanmamıştı. Nasıl başarabildiğini düşündü kadın… Sigara içmeyen bir adamın sevgilisi olmuştu. Bu bir şey değil, adam kadının ‘kendi’ evinde yaşamaya devam ediyor, üstüne üstlük kadının ‘küçük oda’sında bile sigara içmesine izin vermiyordu. Aslında bu da bir şey değil, yaklaşık bir aydır beraber yemek masasına oturduklarını hatırlamıyordu. Bir aydır yoğurt mu ayran mı, çavdar mı kepekli mi, kırmızı şarap mı yoksa beyaz mı tartışmaları yapmamışlar, bunun üzerine konunun; birinin sorumsuzluğuna, diğerinin aşırı takıntılı olmasına gelip takılmasına şahit olmamışlardı. Soranlar olursa “iyiyiz ya her şey iyi gidiyor”,” benim evde yaşıyoruz şimdilik”, “evet işten ayrıldı ama maalesef yeni bir iş bulamadı kafasına göre”, “aslında birçok iş teklifi var ama” gibi cümleleri artık utana sıkıla kuruyordu. Üniversiteden beri kaldığı bu evin, kadrolu üst komşusu Nevzat Amca ve Süheyla Teyze bile kolları sıvamışlardı. Çocuğu pek sevmediklerini kadının yüzüne karşı söylediyseler de, yine de senelerin komşuluğu ve ona duydukları sevgi söz konusuydu. O yüzden Nevzat Amca’nın “eliuzun” bir-iki arkadaşına haber uçurmuşlardı bile. Aslında iş teklifleri vardı, ama nedense Burak bunları kabul etmemekte ısrarlıydı ve gözünü yukarılara dikmişti. Kadının “az maaşla da olsa başla bir yerde, hem iş tecrübesi olur hem de zamanla artar maaşın.” demesine rağmen; Burak denen adam, evdeki yatak odasında gün boyu yatmak ve arada kalkıp interneti karıştırmak, akşamları da arkadaşları ile, bazen de kadın ile dışarı çıkmak üzerine kurulu hayatından taviz vermiyordu.
Bunların hepsi bir sigara içimlik sürede aklından geçti. Şimdi kalk yemek yiyelim dese, Burak kalkacak, yemeği yiyip yatacak ya da hiçbir konuşma yaşanmadan televizyona bakacaktı. Kadın konuşmak istediği zaman konu bir şekilde paraya gelecek, Burak da kendisini hep iş meselesi yüzünden eleştirdiğini söyleyip kapıyı çarpıp çıkacaktı. En iyi ihtimalle gidip tekrar yatacaktı. Sıkılmıştı kadın galiba, ama emin değildi. Evet, yani bütün bu durumlardan… Başka bir adamın keyfi için niye hayatından ödün veriyordu ki? Bu fikir birkaç haftadır aklındaydı. Halbuki iki sene önce tanıştıklarında, bir sene sonra beraber işe başlayıp, beraber yaşamaya başladıklarında; ‘küçük oda’da film izlerlerken, mutfakta beraber salata yaparlarken, yatak odasında tüm günlerini geçirirlerken böyle düşüneceğini hayal bile edemezdi. Şimdi ise elinde, sevgilisi olacak adamın son birkaç aydır kadının ‘kendi’ evinde içmesine izin vermediği sigarası, önünde kendisinin asacağı perdelerle dolu ve zemini kırarcasına sarsılan bir çamaşır makinesinin bulunduğu bir durumda, böyle düşündüğü için pişman değildi.
Perdeleri asarken Burak’ın uyandığına ve tuvalete doğru gittiğine dair ciddi işaretler belirdi. İlk olarak bir kapı sesi, sonra esneme yada homurtu gibi bir efekt, sonra ikinci kapı sesi, önce tazyikli sonra tazyiksiz olarak gelen su şırıltıları ve ardından üçüncü kapı sesi… Umarım yanıma gelir dedi içinden. Tekrar yatacak olursa onu affetmeyecekti, hele ki perdenin elinden kayıp yere düşmek üzere olduğu bu durumda; Burak böyle bir şey yapmamalıydı. Dördüncü kapı sesini duyduğu an bağırdı.
“Buraak! Gelsene bi..”
“Ne var İpek, yatacağım ya. Çabuk söyle.”
“Çabuk gel , yetiş!”
“Ya noldu?”
“Ya gelsene buraya, bak düşüyorum.”
Burak ne de olsa erkekti ve İpek’in düşme tehlikesine karşı güçlü kollarını siper edip buna izin vermemeliydi. Hemen içeri doğru koştu. Ama vaziyetin öyle olmadığını anladığında sinirlendi.
“E hani düşüyordun, insanın aklını çıkartırsın sen.”
“Ya Burak bi tut şunun ucundan, perde kayacak elimden.”
“Alla alla, bak hala ne diyor, yatacağım kızım ben ya, beni meşgul ettiğin şeye bak.”
“Bana laf edemezsin, sen mışıl mışıl uyurken, ben bütün gün zangır zangır titreyen makineyi dinledim. Neden acaba? Hep senin yüzünden. Bir servise götüremedin şunu.”
“Sanki ben mi tamir ediyorum, ben mi arabaya yükleyip götüreceğim? Ara servisi gelip alsınlar.”
“Ne pişkin adamsın ya, biraz bana yardım et diyorum. Burada beraber yaşıyoruz hesapta, ama bütün iş benim üstümde. Ortak bir hayatı paylaştığımızın farkında mısın?”
“Perde yıkıyorsun yahu, ne ortak hayatı? Hem bak artık sigara içmediğin için daha az kirleniyor, fena mı?”
“Git yat Burak, git yat!”
“Ya hemen ne bozuluyorsun böyle.”
“Tamam yat Burak bozulmuyorum; istersen yemek var ye, ne yapıyorsan yap.”
“Ya İpek böyle yapma…”
“Tamam bir şey yok Burak, hiçbir şey demiyorum artık sana.”
Burak birkaç saniye İpek’e baktıktan sonra, arkasını dönüp mutfağa gitti. Normalde tartışmamış olsalar, İpek’in mutfakta içmiş olduğu sigaraya laf ederdi. Ama şimdi sustu. Su içti, bir şeyler atıştırdı. Tatlı olduğunu gördü dolapta, çıkaracağı sırada, İpek elinde çantasıyla kapıda belirdi. Mutfakta duran sigara ve çakmağını çantaya atıverdi.
“Ben çıkıyorum.”
Nereye gideceğini söylemedi, Burak da sormadı. Tartışma sonrası evden giden kişi hep İpek olurdu. Burasının ‘kendi’ evi olduğunu artık hatırlatmamıza gerek yok sanırım.
Kendini öylece sokağa bıraktı. Yol ayrımına geldiği zaman şöyle bir sokaklara bakıyor, istediğine giriyordu. 2-3 kere çıkmaz sokaklara denk gelmişti. Bir tanesinde ise bir ambulans hasta alıyordu sokaktan, feryatlar ve her pencereden aşağı bakan suratlar eşliğinde… Bir tanesinde ise düğün hazırlıkları vardı. Gelin arabası süslenmiş ‘Mutluyuz’ yazısı ise en görünür şekilde yerini almıştı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sadece o eve girmek istemiyordu. Yalnız kalamıyordu çünkü. Hiç mi hiç yalnız kalmak istemezdi eskiden. Burak’ı eve çağırmak için başka başka bahaneler bulurdu. Bir keresinde hasta olmuştu, midesi ne kadar kötü ağrıyordu! Bir keresinde evde bunalmış ve bu sıkıntı sebebiyle gözleri patlayana kadar ağlamıştı ve dışarı çıkmak istiyordu! Parmağını zorla gözüne sokarak, ‘kızarmış göz’ efektini vermeyi iyi bilirdi bu yüzden. Pek çok keresinde de, adamın en sevdiği yemeği yapıp, “evde ziyafet var, gel!” mesajını atması; Burak’ı yanında bulmasına yeterliydi. Şimdi ise sokaklarda deli gibi dolaşan kendisinden kuşkulanıyordu. Bir senede hatta birkaç ayda her şey ne kadar çabuk değişmişti.
Derken sahil tarafına doğru kırdı ayaklarını. İyot kokusu kendisine doğru çekmişti kadını. İyot kokusu deyince aklına geldi. Bir keresinde Eskişehir’e arkadaşlarının yanına gitmişlerdi. ‘Burada bir tek deniz eksik ne kadar güzel yer, bir deniz olsaydı! İyot kokusu yakışırdı bu şehre.’ diye düşünürken, Burak bir bardak suya, tuzu boca etmiş ve İpek’in burnuna doğru sokuyordu. Bunun da üstüne bakkaldan bir koşu balık kraker alıp, balıkları bardağın içine atıp çıkarıp bir oyun kurmuşlar, arkadaşlarıyla beraber çok eğlenceli ve gelecek nesillere aktarılası bir ‘beş dakikalık anı’ kotasını daha doldurmuşlardı. Bu anı kotalarının artık tamamen dolduğunu düşündü sonra. Son birkaç aydır hiç anıları, yeni ve güzel şeyleri yoktu. Yeni insanlarla tanışmıyorlar, dostlarıyla pek görüşmüyorlar. Görüşseler bile Burak bir şekilde buluşmaya gelmiyor, İpek tek başına gitmenin verdiği hüzünle; arkadaşları eğlenirken yapmacık gülücükler saçıp duruyordu. Artık yapmacık gülücüklerden sıkıldığının farkına vardı. Kendine yalan söylemeyecekti daha fazla. Gidip ‘kendi’ yatağından o adamı kaldıracak ve ‘defol git!’ diyecekti. Bunu aklından geçirirken yüzünün aldığı hali düşünüp, ‘insanlar bana bakıyor mu?’ diye aklından geçirmeye kalmadan bir ses ve dokunuş hissetti.
“Aa İpek naber ya? İpek! Noldu iyi misin?”
“Aa Tufan inanmıyorum. Şey, iyiyim ya. Öyle şey oldum biraz… Asıl sen ne yapıyorsun? “
“İyiyim iyiyim sağol da, sen ağladın mı biraz hayrola? Hadi bir yere geçip oturalım, biraz dinlen,kendine gel..”
“Ya yok benim için planını bozma, hiç gerek yok.”
“Olur mu hiç? Kaç sene oldu görüşmeyeli. Bir oturalım, konuşalım yahu.”
Hemen arka sokakta bir yere oturuverdiler. İşlek sokağın hemen yanında, onlar oturup bir şeyler içerken; insanların önlerinden kimi zaman koşarak geçebilecekleri, gül satan çocukların güllerini uzatabileceği yakınlıkta bir masaya oturdular. Menüyü istedikten sonra, kapağı açtılar. İlk sayfadan ikinci sayfaya geçmişlerdi ki, aynı kelimeler farklı ses tonlarıyla söylendi.
“Aç mısın?”, “Aç mısın?”
Sonra bir gülümseme yaşandı. Evet, kadın gülmüştü bugün ilk defa.
“Yahu ben, sen açsındır diye menüyü istedim.”
“Ben de ondan şey ettim.”
“Yoksa zaten bira içeriz değil mi?”
“Tabi tabi. 50’lik.”
Biraz havaların durumundan, sokakta yeni açılan yerlerden bahsettiler. Bira gelene kadar geçen o ‘büyük bekleyiş’ anlarını, ‘öylesine’ sohbetlerle doldurma çabalarıydı bunlar. Esas muhabbet bira gelince başlardı.
“Bir keresinde şu sokağın köşesinde bizim Tolga ile Remzi, sırf geyiğine, gitar çalmışlardı biliyor musun?”
“Haa evet ben geçmiştim buradan o zaman biliyorum yani. Aa hatta sen vardın yanımda hatırlamıyor musun?”
“Hadi ya. Evet doğru. Üniversitenin ilk senesiydi değil mi? Hesapta herkesin parmakla gösterdiği çifttik. Şimdi o halime bakınca hem özlüyorum, hem de gülüyorum. Ne diyorlardı ‘dream couple’ mıydı?” diyerek güldü Tufan.
“Evet. Ama öyleydik kağıt üstünde. Yani her şeyimiz benziyordu. Saç rengimiz, boyumuz, yüzümüz, beğendiğimiz ressamlar, şarkıcılar…”
“Evet ya, para bulamamıştık da, bizim tayfadan borç almıştım. Bülent Ortaçgil konserine gitmiştik. “
“Haa doğru. Benim sigaraya başladığım döneme denk gelir kendisi, o yüzden param olmuyordu.”
“Evet evet, öyleydi. Hatta konser bitince sigaraya sarılmıştık hemen, yağmur yağıyordu. Çakmağın vardı bir tane, o yanmamıştı da sen sinirle yere atmıştın, yeşil bir şeydi galiba. Ben sonra onu alıp tamir etmiştim bir güzel. Üstüne de yapışkan yapıştırmıştım ufak bir tane. ‘TÇT 1999’ diye. ‘Tufan Çetin Tamircilik 1999’. Ne manyak mışım yahu” dedi gülerek.
“Ciddi misin? Unutmuşum yahu, aklımdan gidivermiş. Çok eğlenceliydi gerçekten. Benim şarkımı çalınca dağılmıştım ama. Canlı canlı duymak ürperticiydi.”
“Evet. Neydi?” dedi ve hafif hafif mırıldanmaya başladı, İpek de eşlik etmeye...
“…yüzünü dökme küçük kız, bırak üzülmeyi. Yalnız sen misin bir düşün, unutan sevilmeyi…”
“…yüzünü dökme küçük kız, bırak üzülmeyi. Yalnız sen misin bir düşün, unutan sevilmeyi…”
Neden ‘kendi’ şarkısı olduğunu hatırladı bunun ve bugünlerde hissettikleri şeylere de anlam kattığını fark etti. Şarkının bir yerinde de “…zincir oranda, buranda” diyordu. “...her tutsağın bir kaçışı, uykunun uyanışı da vardır”. Bülent Ortaçgil gerçekten büyük adamdı. İpek hüzünlenmeye başlamıştı iyiden iyiye ve gözleri doluyordu ki, Tufan’ın çalan telefonu daha çok uzaklara dalıp gitmesine mani oldu. Tufan ‘işyerinden, pardon’ diyerek sokakta kuytu bir köşe aramaya koyulurken, İpek sigarasını yakmak için elini çantasına attı. Sigarasını dudakları arasına sıkıştırıp yakacakken, diğer elinde tuttuğu çakmak farklı bir şeyler fısıldıyordu ona. Gözlerinin artan doluluğu, gözlerine parmağını sokarak ‘kızarmış göz’ numarası yapmasına mahal vermemişti. Yeşil çakmak... Sol alt tarafı kırık ve yapışkanı çıkmıştı ama yapışkanın olduğu yer kurumuştu. Kabuk kaplamış gibi sert bir doku oluşturmuştu. Tufan’ı aradı gözleri sokakta, göremedi.
Gözlerini silmek için peçete çıkarma düşüncesindeydi ki birasından bir yudum aldı. Sigarasından bir nefes daha çekti. Çakmağı masanın üzerine bıraktı ve çıkıp gitti.






