Nurhan Aydın, Zeynep Alpaslan'ın Anna adlı metni hakkında yazdı.
İnsan, yaşamının bir döneminde takılıp kalıverir bir noktaya... Büyür, diplomalar alır, yaşı ilerler, iş kurar, yuva kurar, meyve verir... Ama her şeye rağmen takılıp kaldığı noktadan çıkamaz. Oraya gömülmüştür...
Zamanın, yaşananların altında insanın kendisi kalmıştır ama o nokta başı dik şekilde ruhun gögüne yükselir... Hem de gögsünü gere gere. Göğsünü gererken konakladığı göğsü eze eze, onun yaşamını bitire bitire...
Anna, resim sergisine hazırlanıyor. Sıradışılığı çizdiği resimlerden başlayıp resimlerini yaptığı buruşuk paket kağıtlarına, oradan da sergi alanına uzanıyor. Serginin Roza Luxsembburg Platza'da hazırlanması öyküde bütünleyici bir yer.
Ya öteki adam... Serginin son gününde o da orda... Etrafı saran bir benzin kokusu... Yanan Anna'nın resimleri miydi, adamın, Anna'nın takıldığı hayat noktası mıydı?
Sanat eseri iki yabancıyı en derin acıları aracılığıyla buluştururken yaşamlarıyla hesaplaşmalarına vesile olup önlerine geçmişin izlerini yine de taşıyan yeni bir sayfa çevirmişti...
Eleştirmen mi, onu dostlar alışverişte görsün... İnsanın bilinçaltını irdeleyen, olayların derinliğini anlamak için görünenin altına da bakmak gerektiğini insanoğlunun acılarıyla yansıtan, popüler kültürün çoğunluk için sürükleyici, yapay rahatlatıcılığının da bir yandan ele alındığı; zevkle okunabilecek akıcı bir öykü... Ayrıca acılar sanatsal yaratıyı etkiler mi, sorusunun da cevabının arandığı öykü...




