anasayfa altTema Örümcek Efendinin Farikası

Örümcek Efendinin Farikası

e-Posta Yazdır PDF

Hamuş Çımacıyan bu sabah uyandığında ahşap balkonu, kapağı açık unutulmuş alevden bir tabut gibi boyayan keskin gün ışığında, rüya gibi örülmüş örümcek ağını gördü, önce suretsiz bir topluluğun önünde mahcup olmuşçasına sıkıldı, “fena! oysa daha yeni sildimdi odayı.” Ama sonra hatırladı ki bu kutlu hayvancağızın kire pasa, toza suya eyvallahı olmazdı. Bir örümcek ağının dayanıklılığını bilmeyeniniz var mıdır? Hamuş Çımacıyan daha küçük bir kız iken, yaşama hırsıyla dolu bu cancağızı İspir’de pek çok kez gördü, peşi sıra gelen mucizelerini akşamları mangal başında ziyadesiyle dinledi. Onun asla öldürülmemesi gerektiğini, bacağını kopartan, ağını dağıtıp atan her erkeğe, kadına, ihtiyara günah ineceğini, mahalledeki peygamber ümmetinden ziyadesiyle dinledi. Dedikleri vakit, meğer bu cancağız, müşrikler -eziyet edenler olsa gerek- Müslümanların peygamberinin peşine düştüğünde, Arap çölünün umutsuzluğunda onun saklandığı mağaranın ağzını ağıyla bir çırpıda örüverdi. O vakit anladı ki müşrikler bu çöl yalnızdır, vurdular hırsla nallarını. İşte bu sabah ölgün perdenin yanaklarını yalayan ışıkta o örümcek, o yalnızlık, o yaşamsızlık var. Eskiyen bir zaman da. Dayanıklılığı taklit edilemeden. Allah bahtını açık eyleye…

Hamuş’ta hikâye çoktur. O zamanı bir hamur gibi yoğurur, dinlendirir, kıvamını her defasında farklı tutturur, kendi gerçekliğini zamandan arındırır, gözlerinin daldığı nokta taş kesilir ve geçmiş deldiği yarıktan yeniden doğar.  Bir pınar gibi.

 

Feride’yi ilk ne vakit gördüğünü düşündü. Bu akşam, parlak ve arzuluydu bakışları.  Gözlerini, sahneyi terk ederken salyalarını silmeye tenezzül etmeyen sırnaşık kalabalığın alkışlarında bırakmıştı. O nedenle aynanın karşısında pudralanan Hamuş’u göremedi. Birkaç gece daha sahnelenecekti oyun.  Hamuş ve Feride oyun aralarını kantoları ile neşelendirmekle beraber, bu İtalyan vodvilinin bazı taşra kentlerinde de gösteriler sergileyeceğini öğrenince, önce heyecanlanmış fakat sonrasında biraz tedirgin olmuşlardı. İnsan düşününce şöyle bir, pek tabi vesveselere kapılıyor. Anlayın şimdi siz, İstanbul gibi imparatorluğun gözbebeği şu biricik şehirde bile bir başına iki kadının dans edip, bülbül gibi şakıması henüz alışılan bir durum iken varın siz Anadolu’da dans edin, nota okuyun. Eh! Bu iki kızın Galata’daki, Kuledibi’ndeki şöhretleri de küçümsenecek gibi değildir doğrusu. Hatta bir ara Gedik paşa tiyatrosunda da, oyun aralarında şen şakrak halkı eğlendirmemiş değildirler. O günlerde, hastalıklı bir aşkın koynunda çareler dilenen genç şairlerden Kamil bey, katıldığı cemiyet toplantılarında, dönemin en cesur kadınlarından tutmuştur bu ikisini. Hamuş henüz dönemin cesur kadınları olmazdan evvelki zamanları düşündü.

….

 

Umutlu yolcularının ağırlığıyla susmuş ve ezilmiş İtalyan uyruklu gemi Karaköy’e yaklaştığında, İstanbul’a fazla gelecek gri gözleriyle garip bir kız, her nasılsa hikâyesini geride bırakarak, tarihi yarımadanın gölgesinde hafiflemiş ciğerlerini geleceğin belirsizliğiyle doldurdu. Feride… Kökü ayazla ıslanmış balkan rüzgârlarıyla sarmalanarak İstanbul’a taşınmış yapraksız bir çiçek. Hiç görmediği Vişegrad’da doğduğunu bilir. Köyleri yağmalandığında anasının katledildiğini ya da babasının yağlı bir urgana çekilip esir edildiğini. Sanki… Sanki kökünden çıksın diye hayatı ölmüş gibidir annesi ve aynı nedenle yenilmiş gibi babası. Onu çağırdıkları isim kül ve saman kokusunda saklı kaldı. Şimdi, burada, bu aynaya bakan yüz. Olduğu kişiyi perdeleyen pudrasıyla yanaklarını didikleyen Hamuş’u  göremedi.  Nasıl derler bir kıvırabilsem… Baktığı her yerde kendini görür Feride.  Düşünür pek güzel olmadığını.  Niye küçük ve çıkık bir çenesi olmadığını mesela ya da ışığıyla kıvılcımlar çakan bukleli saçları. Bunu ona kimse söylemedi. O öyle olmasını isterdi çenesinin ya da saçlarının.  Olmadı. Bir zaman Nigâr diye biri olmayı da düşlemişti. Nigâr. Dudaklar daha tutkulu değil mi çağırırken bu ismi? Daha güzel durmaz mı bir erkeğin sesinde ahengi?

Bu hevesini de kendine sağır hızlılığıyla geride bıraktı.

İştahlı bir neşeyle uçları sahne talaşlarına sürünmekten kararmış eteğini başından yukarı çekip güçlü kollarıyla bir kenara savurdu. Parlak beyaz çorabını sıyırıp geçti aynanın karşısına. Hamuş sahne gerisindeki bu düelloya alışkındır. Dünya’nın tüm sahnelerinden daha gerçektir çünkü. Feride aynalara hep kafa tutar. Keskin bir kılıçtır o vakit bakışları, görünmeyen askılarından kurtarır kollarını, daracık omuzlarını. Neredeyse omuzları yok gibidir, dolgun ve kısa kolları memelerinden fırlamış gibidir adeta. Düşünür bu haliyle çolak bir dikiş ustasını andırdığını. Usta iğnesini alır ve aynadan gözlerini yakaladığı mahcup Hamuş’a döner:

“Kibritçi’ye Kamil beyin şiirlerini sen haber ettin değil mi? Sana yazılmadı diye bu şiirler tüm garezin.”  Hamuş kanayan söküğünün acısını hissetti ama öyle pudralıydı ki yüzü, Feride yere damlayan kanını hiç görmedi.  Hiddeti sönen usta kendi söküğüne aldırış etmeksizin iğnelemeye devam etti. “Bu sabah, sen uyanmamıştın daha, bizim taşlıkta bir yazıklanma, gittim sesin üstüne, kimi göreyim, Kibritçi, sinsice nasıl süzüldüyse o cüssesiyle yavrusu paralanmış ayı gibi çökmüş dizinin üstüne, vay Feridem nasıl kıydın sen bana, kime dizdin onca kelamı, acımasız haspa deyip ağlamakta. Sessizce dinledim inlemelerini.  Bir vakit içim ekşidi, acıktım herhalde. Sonra bu kalktı, sanki o taşlıkta hiç ağlamamış gibi, kederini de aldı gitti. Gideceğini bildim, bildim de onu öyle vakitsiz öttüren haberci kuş kimdi, kulağına neler fısıldadı Kibriti’nin, işte bunu pek bilemedim.” “İşte bunu pek bilemedim” derken, her şeyden çok emin olmanın haklılığı gri bir parlaklıkla gözlerinden geçiyordu Feride’nin. Bir süredir, vodvil gecelerinin iflah olmaz müdavimi şair Kamil bey ile görüşüyordu. Onu ilk kez geçen sonbaharda Kadıköy Yoğurtçular parkında görmüştü. Rakstan sonra odasında gerdanını aydınlatan ter damlacıklarını silerken aniden kapıyı açmış, gözlerindeki sessiz ısrara fazla dayanamayıp içeri buyur etmişti. Fazla bir şey konuşmadan genç şair sarışın ellerinin arasına sakladığı nemli kağıdı Feride’nin avuçlarına ağır makamda gömüp, derhal odayı terk etmişti. Bu an Feride’yi tüm sıcaklığıyla sarmalamıştı. Sever o böyle anları. Duyarsız bir teklifle okuduğu romanlara benzesin ister hayatı. Bir dramla başlamıştı ilk sayfaları, bari bir şiirle gönlü olsundu zamanın…

Hamuş Çımacıyan nafile müdafaalardan birine hazırlanmak için bir adım öne çıktı. Tam o sırada kader bir kez daha onu susturdu. Kulis kapısı tekinsiz bir karşılaşmayı müjdelercesine ağır ağır açıldı. Getir götür işine koştukları cüce Server heyecanını yutkunup güç bela Feride ile konuşmaya çalışarak “Yahu senin bu densiz kırığın yine kepazelik çıkarıyor orta yerde. Çamlıcalı Faytoncu, ince bıyıklı sarışın diye bir şeyler geveleyip duruyor. Beri yanı şarap içinde, püff,  bir de çemen yemiş üstünüze afiyet. Evlere şenlik. Valla ayağınızı denk alın, kapatırım perdeyi sonra diyor Aleksandro.”  Hamuş dışarıda çemenli nefesiyle, yaralı kaplan gibi böğüren Kibritçi’nin uzaklaşan hıçkırıklarıyla sessizliğe gömüldü, kalın parmaklarını cücenin başına batırıp kapıyı üstüne tekmeleyen Feride toz içinde kalmış gibi ellerini çırpıp kaldığı yeri hatırlayarak bir şey söylemeye çalıştı. Aynada masumiyetini dillendiremeyen muhteşem siyah gözleriyle Hamuş, çok korkmuş arsız bir şeyi eğip bükmeye çalışıyordu:

“Hiddetine hâkim olsan, gerçeği söyleyeceğim fakat bir türlü dinmiyorsun, estikçe esiyorsun. Otur da bildiğimi anlatayım.”

“Anlıyorum, yani tahmin ettiğimden fazlası var sende. Hamuşum, benim canım kardeşim. Neşemiz sevincimiz, talihimiz değil miyiz biz birbirimizin?  İşit dediğimi, bu saklı işlerden hoşlanmıyorum. Duyduğunu hemen söyle, gördüğünü hemen yetiştir. Bileyim… Bilmediğim zayıflatır beni.” Hamuş tatlılıkla geçip giden bu gri fırtınanın ardından, daha fazla tanıdığı aydınlanmış yüze şefkatle baktı:

“Sabah işittim sesleri ben de. Anladım uluyanın Kibritçi olduğunu. Ama hem ürkmüştüm biraz, hem de bir ağ takıldıydı gözüme, örümceğin, ben… Kararsız kaldım sonra kalkayım mı diye. Birkaç gündür bir faytoncu peydahlanmış. Aryan görmüş. Çamlıca’dan. Sağda solda önüne gelene güya seni tanıdığını, Kuzguncuk’tan ince sarı bıyıklı bir gençle birlikte faytona bindiğinizi, gencin ağlayan namelerini, senin utanmaz buselerini söyler dururmuş. Ben bu gencin Kamil olduğunu anlamasına anladım da, sen bir şeyden bahsetmeyince, faytoncunun eşekliği dedim geçtim.”

“Vay mendebur faytoncu, at hırsızı kılıklı deyyus. Nereden de sürdü izimi düştü yolu buralara namussuzun. Şimdi anlıyorum, tabi Kibritçi’nin eşkıya tayfası da her gece burada, kulak kabartmasalar ne olur? Dangoz ulu orta anlatıyormuş besbelli.”

“Yani o sendin Feride öyle mi?.. Niçin gittiğin yeri demezsin bana, saklı işlerden hoşlanmayana bak.  Kibritçi’ye gidip haber ettiğimi nasıl söylersin. Nerede olduğunu bildiğim mi var?”  Feride dilini zulüm bayrağını önce kurbanının haddini bileceği yere işaretleyip,  geçmişten sakınmadan çekti çıkardı:

“Hamuş Hanım bugüne kadar kurmaya kaderin yardım etmediği yuvasının biçare evlatlarından sandı beni herhalde. Delinin zoruna bak, sana neden söyleyeyim her saat nerede kiminle olduğumu. Hem söylesem ne yapabilirsin, şu ömrü hayatımızda neyi değiştirebildin de ben şahit oldum.” Doğru yere kesik atmış tabip edasıyla güldü Feride. Hamuş, onun yüzüne yayılan dudaklarını ancak yandan görebildi. Feride gevşeyen cansız saçlarını sıvazlarken, dilinden dökülen öfkenin ne zaman dineceğini düşündü. Bir sonu yok muydu bunun? Bütün sahip olduklarıyla Hamuş’u gerçekten sevip sevmediğini düşündü o an. Nefessiz bırakan bu sorunun gölgesiyle uzun bir süre birlikte yaşadı. Yazgılarının kesiştiği o andan, gövdesinin Hamuş’un ışığıyla eridiği o ilk andan beri. Güzelliği türlü şekillerde, mübalağaya ihtiyaç duymaksızın anlatılacak renkli bir masaldı Hamuş’un. İspir’den yollara düştüğünde on dördündeydi henüz- yollar eğer ki bir yerden uzaklaşmaksa güzellikler anlatmaz, arkanda bırakmaksa yazılmış tarihini ağlar durur yitik ayaklarının altında- Kızıl bir sonbahar sessizliğiyle karşılaştığında üşüdü, sanki şehir onun gelişinden belirsiz bir ıstırap ile kıvranıyor, boğaz ağırlaşan bir grilikle zamanı durduracak amansız bir savaşı sayıklıyordu. Varlığı hep üşüttü Hamuş’u, bu yüzdendir ki şaşırmaz uyuşan parmak uçlarına.  Adının her harfine düğümlenen bir acı yaklaşmakta ve dünyanın tüm utancı böğrüne dağlanmakta.  Evhamlı bir sokak kedisi gibi yalnız, yeryüzündeki tüm dillere o sokak kedisi kadar yalnız. Feride’yi tanıdığında aynı köksüzlükle utancına bir ortak bulmanın hazzını yaşamıştı.

“O da bir zaman benim hissettiğim şeyi hissetti.”

Zaman yanılgılarımızı kâbusa dönüştürmekte hep acele eder. Hamuş, ruhunun özünü hınçla silkeleyen bu zavallı kardeşinde, bir kadının kendini yok ederek nasıl var ettiğini izledi. Şimdi düşününce insana yine de saf gelen bir mecburiyetle onu nasıl sevdiğini. Bu sevgi şefkatle korunan, insan olarak kalma gayreti değildi sadece. Feride tüm varlığıyla yüzyılların asaletinden arınıp çıkagelen karşı konulmaz bir tanık  idi.  Neyin tanığı?

Var olmanın…

Hamuş onun acımasızlığında vücut buluyordu. Unutmadan yaşabiliyordu. Hatırladıkları kendisine anlattığı masallardı, yollarda unutulan çocuklar, kışın yuttuğu kadınlar, ötekiler… Dedim ya yollar, uzaklaştığında acımasızlaşır adım başı “bir melek örümcek olup düşse önüme” dersin, harfler gizlice öptüğün istavrozu leke gibi damgalar dudaklarına. Örümcek olsun istersin çünkü eskidiğini bilirsin, ancak kökü olan şeyler eskiyebilir, yaşadığın uzantılar damarlaşarak sana bir gün Çımacıyan olduğunu fısıldar, o vakit sen de adını saklayacağın kutlu mağaranın önünde bir ağın eskimişliğiyle, yokluğu taklit edersin. İşte Feride o yokluğun adıdır…

Eğer iki kişiysen arkadaş olabilirsin fakat bir üçüncü kişiyi araya alacak olursan artık çift olmuşsun demektir. Kimler olmadı ki üçüncü kişi Hamuş ile Feride arasında, Çelebi Efendi, Nicolo, Kervancı, Kibritçi şimdi de bu Kamil çıktı ortaya, içlerinde en zararsız olanı, sanatçı ruhlu, bela musibet yok. O halde Feride’nin oflayıp puflamasına az kaldı. Çünkü hanımefendi hür iradesini reddeden “çocuklar” ile pek hoşlaşır. Vurduya kırdıya, yumruklanan kapılara, gözyaşlarına bayılır. Kendi varlığını yücelten bir şiddete öykünür durur. Kime, neye karşı? Tabii ki Hamuş Çımacıyan’a ve onun enfes güzellikteki mermerleşmiş duruşuna. Onu acıttıkça sever. Dışlayan sahte bir sevda gülüşüyle gölgesinde büyür Feride ve bir zaman sustukça gölgesi daha da büyür, artık şu bahçelerde raks eden dilber kimdir neyin fesidir kimse bilemez…

Hamuş bilir ama işte insan bir türlü dillendiremez, bildiklerinin tahakkümü altında bir yangın gibi korkar, bir yalnızlık gibi sessizleşir. Artık herkes sırasıyla utançtır. Hayallerinde bile…

Çölün ortası. Ardında bıraktığın sararmış kum yığını gözlerini kamaştırıyor. Gelecek tatlı bir serap, dokunsan tutabilecekmişsin gibi. Bir de gözlerini alabilsen geride bıraktıklarından, kristalleşen bakışın nefes almaya başlayacak.

Adını kökünden koptuğun toprağa bulayıp sakladın mağaraya.  Çölün ortası.  Peşi sıra atlılar.  Aleksandro, Server, Kibritçi, Nicolo geride tüm sıkıcılığıyla Kâmil. Hamuş mağarada. Gri gözleri boşlukta yankı yapan bir örümcek ağına yokluğu örüyor.  Sahte sevda gülüşüyle yabancı gözleri aldatıyor.  “Sürün atınızı gidin buradan.”

Nehirler, göller ve ormanlar birbirinden koparılmazdan evvel işte o sabah ölgün perdenin yanaklarını yalayan ışıkta o örümcek, o yalnızlık, o yaşamsızlık vardı.  Eskiyen bir  zaman da. Dayanıklılığı taklit edilemeden. Allah bahtını açık eyleye…

 

 

Esra Ertan Pazartesi, 31 Ocak 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262