
Evin en küçük, en karanlık odasında oturuyorum. Bir elimde tabanca, diğerinde iğne var. Kan akacak birazdan, canım yanacak, ama korkmuyorum. Korku ne yapacağını bilmeyenlere mahsustur çünkü. Ben kurtuluşumun kanın kırmızısında ve mürekkebin siyahında olduğunu biliyorum. Onların bana ulaşmalarını engelleyecek tek yol bu.
Alnımda metalin ince serinliğini duyuyorum bir an için. Huzur, bir ürperti olup vücuduma yayılıyor.
*******
Aldığım ilk karar şehir dışına kesinlikle çıkmamaktı. Burada doğmuş, burada büyümüştüm. Okulum, işim, -sayıları az da olsa- arkadaşlarım buradaydı. Bu şehrin havasından suyundan ibarettim ben. Bir anne gibi emzirip korumamış mıydı beni bu topraklar? Bir baba gibi her adımımı endişeye bulanmış bir sevgiyle izlememiş miydi? O zaman yollara düşmeye ne gerek vardı? Başka yerlerde ne bulmayı umuyordum? Evinden uzaklaşanları nelerin beklediğini annemin bana anlattığı korkunç hikayelerden zaten biliyordum: İsimsiz sokaklar, sahipsiz gölgeler, niyetleri belirsiz yabancılar, adını bile duymadığım hastalıklar, köşebaşlarında bekleyen belalar... Kusura bakma patron, bu şehrin dışı bana yabancı, bu şehrin ötesi bana düşman; haftada bir bile olsa kuzey şubesine mal taşımam mümkün değil.
Ben başka bir şehire gitmedim, ama başka şehirlerden buraya geldiler. İşsizlikten dedi biri. Diğeri korkudan. Açlıktan. Çaresizlikten. Azaptan. Nefesi ceset kokan bir tanesi salgından dedi. Salgın sizsiniz diye haykırmak istedim o zaman. Mikrop da, müsibet de sizsiniz. Mutsuzluk, yoksulluk, keder, korku... Böyle felaketler dokunmakla, aynı havayı solumakla, hatta bakışla bile geçer insana. Öyle olmasa kaçar mıydınız komşularınızdan? Bırakır mıydınız dostlarınızı geride? Ama ben sesimi çıkarmadım ve bu uğursuzlar şehri kirletmeye devam ettiler. Dış mahallelere yerleştiler. Amansız bir ordu gibi kuşattılar şehri. Hergün çemberin biraz daha daraldığını hissediyordum. Mengenenin biraz daha sıkıldığını. Mahallemden dışarı çıkamaz olmuştum. Akşamları nehir kenarındaki meyhanede demlenemiyordum artık. Canım çektiğinde o esmer kadına gidemiyordum.
Sonra Kasap Ali'nin -yıllardır tanıdığım, alışveriş ettiğim, akşamları tavla oynadığım Kasap Ali'nin- tuhaf bakışlarını hissettim üzerimde. Sağ elinde tuttuğu satırını butlara indirirken yüzünde beliren sırıtkan ifadeyle bana gizli bir mesaj veriyordu sanki. Daha önemlisi, camekanındaki çengele astığı koyuna her sabah taktığı karanfil, benim bir gün önce giydiğim gömlekle aynı renk oluyordu. Bir süre sonra Manav Rasim'le birlik içinde olduğunu anladım; çünkü Manav Rasim de sergisini öyle düzenliyordu ki sebze-meyve adlarını yazdığı etiketleri belli bir sıra ve düzende okuyunca benimle ilgili özel bilgiler çıkıyordu: ilkokuldaki sıra arkadaşımın adı (Muz, Erik, Lahana, İncir, Havuç), en sevdiğim yemek (Marul, İğde, Domates, Yer Elması), askerlik yaptığım ilçe (Brokoli, Armut, Nane, Dereotu, Ispanak, Roka, Maydanoz, Ayva)... Sıcak bir yaz günü Sinemacı Kamil'in de bu kumpasa panolara tehditkar film afişleri asarak katıldığını fark ettim (“Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum”, “Sapık”, “Gizli Tehlike”, “Sıkıysa Yakala”, “Kapıdaki Düşman”, “Gününü Göreceksin”, “Kan Dökülecek”.) Bahçemin etrafına dikenli telleri çekmeye o gün karar verdim.
Koca evde yatak, masa ve sandalyeden başka eşya yoktu. Televizyonumu ve radyomu atmıştım, çünkü hakkımda yalan yanlış haberler veriyorlardı (Gazeteler daha kurnazlardı. Gizli mesajlarının şifrelerini çok daha sonra çözebilmiştim.) Perdelerim hep kapalıydı. Ortaya çıkardığım gizli planlar ve komplolar hakkında sayfalar dolusu notu çıplak ampülün ışığında alıyordum hergün. Fakat ne bahçenin dikenli telleri, ne çelik kapının kilidi, ne de pencerelerin parmaklıkları durdurabiliyordu dışarıdakileri. Çizdiğim bütün sınırları aşıyorlardı. Geceleri penceremin önünde konuştuklarını duyuyordum. Gölgeleri düşüyordu perdelerime. Evin içinde ayak sesleri yankılanıyordu. İşte o zaman, mümkün olan en dar sınırıma çekilmekten başka çarem kalmadığını anladım.
*******
İğneyi elimden bırakıyorum. Dövmem bitti. Sınır çizildi artık. Ciğerlerimi terk eden hava bile bana yabancı bundan böyle. Derim çelik bir tel gibi soğuk. Sınırım: Tenimin bitip boşluğun başladığı yer. Ötesi: Öteki.
Tatlı bir sızı çevreliyor başımı. Alnımdan aşağı birkaç damla kanın süzüldüğünü hissediyorum. Eski resimlerdeki azizler de benim gibi hissetmiş olmalılar. Başlarının etrafında bir hale ve tarifsiz bir huzur.
Yine de bir an için, gece derin ve nefesim karanlıkken, dikenli tellere takılan bir tilki gibi sinsi bir düşünce takılıyor aklıma: Ya sınırı geçip kafamın içine girmeye çalışırlarsa?
Silahımı sıkıca kavrıyorum. Korkmuyorum. Gireni vururum!



1980 doğumlu. 2004 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. Öyküleri “Hayalet Gemi”, “altZine” ve “Düşe-Yazma” dergilerinde yayınlandı. “Gölgeler Ordusu” adlı öykü kitabı altKitap'tan çıktı.