Bilinçdışı’nın keşfi göstermiştir ki ‘var olan’ şeyler aslında orada olmayanı da içerir.
Sevgi gördüğümüzde bir yerlerde nefreti ararız, cesaret gördüğümüzde korkuyu… Bu tabii her zaman böyle ikili karşıtlıklar şeklinde olmaz, hatta çoğunlukla öyle olmaz çünkü insan ‘psişe’si oldukça paradoksaldır, birbirinin içine düğümlenmiş birçok ‘şey’i aynı anda taşırız, yaşarız. Bu düğümlerin varlığı bilinse de, çoğu zaman hesaba katılmazlar, çünkü karşılıklı zıtlıklar şeklinde düşünmeye alışıktır insan zihni, ancak bu yolla belirsizlikten (kendine dair belirsizlikten) kurtulabilir, kategorilerin ve nerede başlayıp nerede bittiği belli olan ‘şey’lerin güvenilirliği içinde rahatça yaşayabilir. Yaşamak için bir ‘çerçeve’ye ihtiyaç duymak yani bu bahsedilen...
‘Kadın’ olmak ya da olmamak, ‘erkek’ olmak ya da olmamak: sanırım “olmak ya da olmamak” ile başlayan temel mesele böyle devam ediyor. Kadın olmanın ve erkek olmanın kendine has kuralları ve sınırları, yani bir çerçevesi var; bu çerçeve içinde konuşuyor, davranıyor, hissediyor, düşünüyor ve oluyoruz ya da ancak böyle güvende hissettiğimiz için böyle konuşmaya, davranmaya, hissetmeye, düşünmeye ve olmaya çalışıyoruz. Peki bir türlü olamadığımız bu ‘şey’leri nerede saklıyoruz, nasıl üstünü örtüyoruz, kendi kendimizi bu sınırlılığa nasıl ve niye mahkum ediyoruz? Freud bir keşif yapıyor ve bu keşifle birlikte bir cevap arayışı başlıyor: bilinçdışı. Bilinçdışının varlığı bir yandan hayatımızın içindeki birçok şeyin ve özellikle kadınlığımızın ve erkekliğimizin, Chodorow’un deyimiyle “hem o hem de o” olabileceğini gösteriyor ama bir yandan da nasıl kendimize ‘zıt’lıklar bulup bunları bastırdığımızın, inkâr ettiğimizin ve diğerine yansıttığımızın açıklamasını sunuyor.
Freud bunun, bir zamanlar böyle olmadığını söyleyen belki de ilk devrimci düşünürlerden birisi. İnsanın hayatına antropolojik bir kazı yapıyor ve diyor ki herkes biseksüel özelliklerle doğar. Ona göre, erken çocukluk çağında (Freud’a göre Oedipus öncesi dönem) bu cinsiyet ikilikleri yetişkinlikteki gibi birbirlerini dışlamazlar, aksine biseksüellik içinde birleşirler. Bir çocuğun ‘psişe’si, anatomik özelliklerine bakılmaksızın hem kızdır hem oğlan: hem sadistik arzu hem mazoşistik arzu vardır, hem aktif tutum hem pasif tutum vardır, hem kadınsılık hem erkeksilik vardır. Henüz birbirlerini dışlamaz bu ikilikler, henüz zıt birer kutup değillerdir çünkü henüz bilinçdışı bastırmalar ya da inkârlar yoktur; iğrenme, utanma, suçluluk gibi ‘üstben’in –dolayısıyla içinde yaşanan kültürün- baskıcı duyguları yoktur.
Fakat Freud aynı kitabın bir diğer makalesinde yukarıda anlattığıyla çelişir gibi görünen bir fikir daha öne sürer: libidonun tamamen eril (masculine) doğalı olduğu. Tabii bunu erilliğin aktifliği ve sadizmi (agresif/aktif bir arzu olarak) içerdiği ön kabulüyle birlikte söyler. Ona göre, kız çocuk eril özelliklerle doğar: klitoris penis’in ikamesidir, klitoral mastürbasyon aktif/ eril mastürbasyondur. Bu fikirden yola çıkarsak Lacan’ın ‘kadın’ yoktur önermesine varmaz mıyız? ‘Kadın’ hiçbir zaman var olmamıştır, sadece ‘erkek’in eksiliğine olan iması ile var olmayı sürdürür. Ama Lacan’ın aksine Freud bunu ‘Öteki’ nin ve dilin yasasına değil, ‘penis’in anatomik varlığına dayandırıyor gibi görünüyor. Yani Freud aslında var olan erkek egemen bir evrensel kültür tanımını yine belirlenimci bir şekilde anatomik öğelere dayandırıyor.
Freud’un gelişimsel olarak kadınlık ve erkekliği nasıl gördüğüne dönelim. Bu gelişimsel aşama ona göre bir tercihi zorunlu kılar: ‘hem kadınlık hem erkeklik’ yerine, ‘ya kadınlık ya erkeklik’. Oedipal dönem sonrasında, dişillik erilliği ve erillik dişilliği ve her ikisi de eşcinsel arzuyu dışlıyor, bilinçdışının alanına gönderiyor (kadın bunu yapmak zorunda çünkü kendi küçük penis ikamesi (klitoris) erkeğinkiyle yarışamaz, erkek bunu yapmak zorunda çünkü kadınsılığı içermek hadım edilme tehlikesini de beraberinde getiriyor). Bu durumda kadındaki erkek, ya da erkekteki kadın – yani eşcinsellik ve eşcinsel arzu- bilinçdışının en ilkel ve en temel içeriklerinden birisini oluşturur. Bu fikir, Adam Phillips’in dediği gibi, psişe’yi zıtlıklara –kadın/erkek, mazoşizm/sadizm, aktif/pasif – kilitliyor.
Peki bu kilitlenme noktası bizi kadın veya erkek yaparken, kadınlık veya erkeklik çerçevesine mahkum ederken hangi bedelleri ödüyoruz? Bunun cevabının, Judith Butler’ın da ortaya koyduğu gibi, hiç tutulamayan kaybın yası ve dolayısıyla hiç sonlanmayan melankolide olduğunu düşünüyorum; toplumsal cinsiyetin melankolisinde. Butler’a göre eril ve dişil kimliklerin birbirlerini ve eşcinsel arzuyu bu denli inkar etmeleri bir kayıp duygusuna yol açar; fakat bu kayıp duygusu da, toplumsal sınırlamalar ve yasaklar sebebiyle inkar edildiği için bilinçdışına içkindir, dolayısıyla bu kaybın yası asla tutulamaz.
“…bir kadındaki eşcinsel arzu korkusu, kadınlığını kaybetme (…) erkeğe benzeyerek bir şekilde tiksindirici olma paniğine neden olur. Ya da bir erkekteki eşcinsel arzunun verdiği dehşet, dişil olmak, (…) erkeklikten düşmüş olmak (…) anlamına gelir” (Butler, 2005, p. 129).
Butler’ın fikirleriyle devam edersek, ne kadın vardır aslında ne de erkek. Eril ve dişil kimlikler birbirlerini inkâr ederek erkeklik ve kadınlık taklidi yaparlar, heteroseksüelliğin temel yasa olduğu bir sahnede ‘performans’lar sergilerler ve bu ‘performans’lar birbirlerini ne kadar dışlar birbirlerine ne kadar zıtlaşırlarsa o kadar güçlü hale gelirler. Toplumsal cinsiyet ‘performans’larındaki bu inkâr aslında kayıp duygumuz ve tutamadığımız ‘yas’ımızla nasıl baş ettiğimize dair de bir şeyler söylüyor. ‘Performans’larımızı güçlendirmek, en başından bu kaybın hiç var olmadığına inandırıyor bizi, kadınlık ve erkeklik maskelerini yüzümüze yapıştırmak heteroseksüel yasaya uyuyor olmanın rahatlığını getiriyor ve ancak bu şekilde kendimizi güvende hissediyoruz.
Biz kendimizi ‘kadın’ veya ‘erkek’ olarak güvende hissederken, bilinçdışımızdaki cinsiyet düğümlerine ne yapıyoruz peki? Bu düğümleri inkâr ederken, bir yandan da diğerine yansıtıyor olabilir miyiz? Kendi içimizdeki heteroseksüel yasaya uyamamanın korkusu, endişesi ve suçluluğuyla diğerini yaratıyor, ondan korkuyor ve onu suçluyor olabilir miyiz? Bu, toplumsal aşağılamalara, iğrenmelere, kınamalara sebep oluyor olabilir mi?
Yasa hem kadını hem de erkeği ezer. Kadını zaten eksik ve muhtaç olarak konumlayarak ezer, erkeği de tüm güçlü konumunu kaybetme korkusunu yaratarak ezer. Yaratılan erkek-kadın imajlarına ve bunlara ne kadar sıkı sıkıya tutunmaya çalıştığımıza bakarsak en temel meseleye geri dönüyoruz sanırım: ‘kadın’ olmak ya da olmamak, ‘erkek’ olmak ya da olmamak. Gerisi ise teferruat.
Referanslar
Butler, J. (2005). İktidarın psişik yaşamı: Tabiyet üzerine teoriler, çeviren Fatma Tütüncü. İstanbul: Ayrıntı.
Chodorow N. (2005). Psikanalizde, cinsiyette ve kültürde kişisel anlam, çeviren Jale Özata Dirlikyapan. İstanbul: Metis.
Freud, S. (1991). On sexuality: Three essays on the theory of sexuality and other works, translated by James Strachey, edited by Angela Richards. London: Penguin.
Mitchell, J. & Rose, J. (1982). Introductions. In: J. Lacan, Feminine Sexuality. New York: Norton.
Phillips, A. (2005). Hareketi Sürdürmek: Judith Butler’ın “Melankoli toplumsal cinsiyet/reddedilen özdeşleşme”si üzerine bir yorum. Butler J., İktidarın psişik yaşamı: Tabiyet üzerine teoriler içinde (ss. 143-150), çev. Fatma Tütüncü. İstanbul: Ayrıntı.



