O'nu ilk gördüğümde keçileri ağıla doğru sürüyordum. Akşamüstüydü. Ufukta, güneşin battığı yönden bana doğru gelen bir noktadan ibaretti önce. Güneşin üzerinde bir leke. Sonra ince bir çizgiye dönüştü. Hiçbir şey yokmuş gibi işime devam ettim. Çünkü bazen hiçbir şey olmadığı halde oluyormuş gibi gelirdi bana. Yalnızlıktan. Bu dağ başında bir başıma yaşamaktan. Aklım, kendisinden esirgediğim sesleri, görüntüleri, kokuları kendi yaratırdı. Keçileri saydım, ağılın kapısını kapattım, kuyudan su çektim, yalağı doldurdum. Arada bir başımı kaldırıp yabancının ne kadar yaklaştığına bakıyordum. Önden karanlık gölgesi, arkasından kendisi geliyordu. Gölgesi yaklaştıkça incelip uzuyor, bu dünyaya ait olmayan bir canlıya benziyordu. Küçük, sabırlı adımları vardı. Sonunda bir taş atımlık mesafeye geldiğinde bana seslenerek selam etti yabancı. Ancak o zaman emin olabildim gözlerimin beni yanıltmadığından.
Kırklarındaydı. Yüzü, yamaçlardaki kayalar gibi güneşle ve rüzgarla hırpalanmıştı. Toprak rengi saçlarıyla sakalı birbirine karışıyordu. Giysileri neredeyse paçavraya dönüşmüştü. Solgun. Lime lime. Belinde deve derisinden bir matara asılıydı. Ayaklarında ince birer sandal. Bütün hırpaniliğine rağmen dudağının kenarındaki nazik bir kıvrım, göz kenarlarına ilişmiş birkaç müşfik çizgi yüzünü aydınlatmaya yetiyordu. Bu adam ne hırsız olabilirdi, ne de uğursuz.
Uzaklardan geldiğini söyledi. Aylardır yollarda olduğunu. Hangi kente gitmeye çalıştığını sordum. “Hiçbirine” dedi. Geceyi ağılımda geçirip geçiremeyeceğini sordu. Hava kararıyordu. Kasaba uzak, dağ ıssızdı. Kabul ettim. Kendisine bir parça ekmek, biraz keçi sütü verdim. Ağıldaki saman balyalarını döşek olarak kullanabileceğini söyledim. Teşekkür etti.
Ertesi sabah kalktığımda ağılı temizliyordu. Bu işlere alışkın olduğu belliydi. O’na aylık erzağımın bittiğini, kasabaya inmem gerektiğini, ben gelene kadar keçileri otlağa götürüp götüremeyeceğini sordum. “Tamam” dedi. Gaz yağı, yem, un, ve pirinci katırımın sırtına yükleyip döndüğümde O'nu otlakta buldum. Sırtını koca bir meşeye dayamış, kendi kendine birşeyler mırıldanıyordu. Beni görünce susacağını sandım. Yanılmışım. Sesini benim duyabileceğim seviyeye yükseltip konuşmaya devam etti. Yıldızlardan ve evrenden bahsediyordu. Işıktan ve karanlıktan, güçten ve affetmekten. Ağzından çıkan her kelime ile içime tarifsiz bir coşku doluyordu. Hava kararana kadar meşenin dibinde O'nu dinledim. Güneş tepelerin arkasında kaybolunca sustu. “Dönme vakti geldi” dedi. Otlaktan eve yürürken söylediklerinin kendi sözleri olup olmadığını sordum. Omuzlarını silkti, utanarak “Bilmiyorum” dedi. “Sadece dökülüyorlar ağzımdan” Gitmemesini, bir müddet daha kalıp sözlerini benimle paylaşmasını rica ettim. Kabul etti.
Akşam yemeği için O'nu içeri davet ettim. Çorbalarımızı kaşıklarken ona sorular soruyordum. Kimdi? Nereden geliyordu? Ne zamandır yollardaydı? Amacı neydi? Aynı soruları yıllarca usanmadan cevaplayan bir öğretmenin sabrıyla cevapladı beni. Eskiden bir toptancının yanında katipmiş. Yıllarca efendisi söylemiş, O yazmış. Babasını defnettiği gece, çocukluğunun evinde bir başına otururken, neden bilinmez, kalem kâğıt almış eline. Başlamış yazmaya. Kalemi oynatan kendi eliymiş belki ama kelimelerin sahibi bir başkasıymış. Sabaha kadar “başkası” söylemiş, O yazmış. İki gece böyle geçmiş. Sonra, kelimeler öyle hızla akmaya başlamış ki, O'nun gibi işinin ehli bir katibin bile eli yetişemez olmuş. O da yazmak yerine konuşmaya mecbur kalmış. Daha doğrusu tekrar etmeye. O günden beri kasaba kasaba, kent kent gezip kelimelerini paylaşıyormuş insanlarla. Kimisi meczup gözüyle bakıyormuş O'na, kimisi bilge. Zulüm de görmüş, saygı da. Doğrusu kimin ne düşündüğünü, ne yaptığını çok önemsemiyormuş. “Bir kâğıt, üzerinde yazanlardan dolayı ne övünebilir, ne de utanabilir.”
Sonra soru sorma sırası O'na geldi. Neden bu dağ başında yapayalnız yaşıyordum? Kimim kimsem yok muydu? Öksüz olduğumu, yıllarca bir kumaş tüccarının yanında çırak olarak çalıştığımı anlattım. Ustam ölünce işleri yürütemediğimi, zaten ticaretten nefret ettiğimi söyledim. Bütün o alışlara ve verişlere katlanamıyordum. Ne eşim vardı ne dostum. “Zaten ahali bana 'kaçık' derdi. Ben de kaçtım.” dedim. Peki hiç aramıyor muydum insanlarla bir arada olmayı? Bazen, ama o zaman da bir bahane bulup kasabaya iniyordum.
Yatma vakti gelince isterse gece evde uyuyabileceğini, yere bir döşek serebileceğimi söyledim. İstemedi. Yollara düştüğünden beri dışarıda uyumaya alışmıştı. Dört duvar arasında yatınca tabuta konmuş gibi hissediyordu.
Yemek artıklarını köpeğe verip uyudum.
***
O'nu tam üç gün üç gece dinledim. Dördüncü günün sabahında ise gitmişti. Habersiz. Sessiz sedasız. Keçilerin suyunu vermiş, tavukların yemini tazelemiş, ve gün doğmadan yola çıkmıştı. Ufukta, güneş tepenin arkasında belirirken O'nu görür gibi oldum. Güneşte bir leke. Birkaç saniye sonra o leke sabah ışığında yıkanıp yitti.
Niçin gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini bilmiyordum. Günlük hayatıma devam etmeye çalıştım. Yumurtaları topladım, kümesi temizledim, süt sağdım. İçim içimi kemiriyordu. Ya dönmezse? Ya bir daha duyamazsam O'nun o sihirli sözlerini? Sakinleşmek için O'nun bana söylediklerini tekrar etmeye başladım kendi kendime. O an, dönmemesinden daha kötü bir ihtimal olduğunu fark ettim: O'nun sözlerini unutmak.
Bir müridi olduğunu sanmıyordum. Hiç bahsetmemişti. Şu koca dünyada O'nun öğretilerini ağzından çıktığı haliyle hatırlayan tek kişi belki de bendim. Bana düşen, sözlerini O gelene kadar en saf haliyle korumaktı. Tıpkı O'nun gibi ben de bir kâğıt olmalıydım o ulvi sözler için. Onları oldukları gibi korumalıydım. Okumam yazmam yoktu. Tek çıkar yol, söylediği her şeyi ezberlemekti.
Birlikte geçirdiğimiz her günü ve her geceyi hafızamda yeniden yaşıyor, ve kendi kendime tekrar ediyordum. Dudaklarım durmadan kıpırdıyordu. Sona geldiğimde kısa bir mola veriyor, o arada keçileri kırpıyor veya ağılı üstünkörü temizliyor, ardından yine başa dönüyordum.
Zamanla kelimeler tüm vaktimi almaya başladı. Artık keçileri çıkartmıyordum otlağa. Tavukları yemlemiyordum. Bütün gücümü hafızlamaya vermiştim. O'nun sözlerini üst üste, yüzlerce kez tekrar ediyordum. Kelimeler ağzımdan çıkıp odanın bir duvarından diğer duvarına çarpıyorlardı. Belki de ben ağzımı açmıyordum da, beynimin bir duvarından diğerine çarpıyorlardı. Anlayamıyordum. Tekrarlıyordum. Defalarca. Bıkmadan. Sıkılmadan. Bir kez daha. Bir kez daha. Bir kelimeyi dahi unutabilme ihtimali uykumu kaçırıyordu. Uyuyabildiğimde ise hep aynı kâbusu görüyordum: İki bembeyaz kanat çıkıyordu sırtımda. İlk başta büyük bir keyifle gökyüzünde keyfimce dolanıyordum. Ama bir süre sonra kanatlarımın birer kaya kadar ağır olduğunu farkediyor, havada kalmak için olağanüstü bir çaba harcamak zorunda kalıyordum. En sonunda, tam yere çakılacakken ter içinde uyanıyordum.
Bazen gittiği tarafa, doğuya bakardım uzun uzun. Çoktan kasabaya vardığını, bana anlattıklarını bir kez de onlara anlattığını hayal ederdim. O vakit kurtulurdum omuzlarımdaki bu sorumluluktan. Bazen de batıyı seyrederdim. Belki de o taraftan gelecekti. Nasıl ki güneş bir taraftan batıp diğer taraftan doğuyordu, O da gittiği yönden değil, geldiği yönden belirecekti tekrar. Tüm dünyayı öğretisiyle fethetmiş olarak.
Evdeki erzaklar tükenmek üzereydi. Kasabaya inmem gerekiyordu, ama kaç zamandır O gelirse diye evi terk edememiştim. Keçilerin memeleri sütle dolmuştu. Acıyla meliyorlardı. Gürültülerinden dikkatimi toparlayamıyordum. Ağılın kapısını açıp hepsini saldım. Ne yaparlarsa yapsınlar, yeter ki ezberimi bozmasınlar. Fakat o kadar aç ve yorgunlardı ki, fazla uzaklaşamadılar. Eve girip tel dolaba baktım. Kalan tek parça ekmek de küflenmişti.
Son bir kez ufuğa düşürdüm bakışlarımı. Geri gelmeyecekti. Belki sıkılmıştı bütün bunlardan. Belki ölmüştü. Ne olursa olsun, artık vakit gelmişti. Ezberlediğim tüm kelimeleri insanlarla paylaşmalı, yükümü hafifletmeliydim. Sandallarımı ayağıma geçirdim. Deve derisi mataramı suyla doldurup doğuya, kasabaya doğru yürümeye başladım.






