anasayfa altTema Bellek Lüzümsuz Ayrıntılar

Lüzümsuz Ayrıntılar

e-Posta Yazdır PDF

Mevsimine göre yeterince sıcak, bulutsuz bir sonbahar gününde uçuşan bir at kestanesi yaprağının peşinden koşarken gördüm onu ilk defa. Eflatun renkli kadife bir pantolon, büyük düğmeleri olan kısa bir mont ve turuncu bağcıklı spor ayakkabı giymişti. Simsiyah saçları tepesinde özensizce iki topak yapılmıştı. Beyaz, solgun bir teni vardı. Hastalıklı değil, türküdeki gibi, konakta büyümüş, dışarı çıkmamış Emine'ninkine benzer bir beyazlıktı bu. Elimdeki simidi kemire kemire arkasından yürümeye başladım. Yaprağı yakalamıştı. Tam arkasındaydım.

“Bir sürü yaprak var. Yorulduğunuza değmez,” dedim birden. Aslında konuşmayı hiç planlamamıştım. Birden ağzımdan dökülüvermişti sözcükler.

Arkasına döndü. Yalan söylemeyeceğim. Gördüğün anda vurulacağın, pırıl pırıl gözleri yoktu. Hatta benim gözlerim ondan daha güzeldi. Ama vardı bir şey.

“Ama ben bu yaprağı istiyordum,”dedi.

O anda onu sevdim. İlk gördüğüm anda bana sadece ilginç gelmiş, gözlerine baktığımda ne olduğunu anlamadığım bir şeyler olmuştu ama o cevaptan sonra onu sevdim.

Küçük koruluğa doğru beraber yürümeye başladık. Boyu benden dört beş parmak kadar kısaydı. Saçlarındaki topaklar ikişer tane lastik tokayla yapılmıştı. Soldaki tokaların bir sarı diğeri mor, sağdakilerin ise ikisi de sarıydı. Tepesine yetişemeyip ensesinden aşağı dökülen saçların bir kısmı montun yakasının içinde kalırken diğerleri hafif rüzgârda uçuşuyordu. Kulağında minik, altıgen şekilli, parlak küpeler vardı. Boynuna gökkuşağı renklerinde bir atkı asmıştı. Atkıyı montunun içindeki kazağın yakasına sıkıştırdığı için yaprağın peşinden koşarken onu fark etmemiştim. Gördüğüm kadarıyla boynunda kolye yoktu. Köprücük kemiklerinin birleştiği yerdeki çukurda minik bir beni vardı. Eğildi. Yerden çatallı, kuru bir söğüt dalı aldı. Su arayıcılarının tuttuğu gibi tutarak yürümeye devam etti. Montunun cebinden benekli bir bez mendil sarkıyordu. Paçalarında çamur vardı. Ayakkabısının sol tekinin bağcıkları çözülmüştü. Kolunu tutarak durdurdum. Eğilip bağcıkları başlamaya başladım. Bağcıkların deliklerinin diplerindeki minik demir halkaların çoğu düşmüştü. Bağcıkların demir halka olan yerlere denk gelen kısımları ise iyice aşınmıştı. İşimi bitirip doğruldum. Hala konuşmuyorduk. Yürümeye devam ettik. Karşıdan bir kız, bir erkek çocuğu ve başta onların anneleri sandığım iki kadın geliyordu. Sonra yanımıza yaklaşınca anladım ki kadın sandıklarımdan biri uzun saçlı bir erkekmiş. Çocuklardan erkek olanı adama baba diye seslendi. Kızın çenesinde kırmızı renkli dondurma bulaşığı vardı. Kadının başına artık ölme zamanı çoktan geçmiş bir eşekarısı konmuştu. Sol taraftan gelen, yerel bir gazeteden yapılmış olan kağıt uçaktan ürken eşekarısı uçup gitti. Tekrar yanımdaki kıza döndüm. Kirpikleri neredeyse yok denecek kadar ince ve seyrekti. Buna karşılık kaşları epey gür ama düzgün şekilde alınmıştı. Sıkılmış olacak ki elindeki söğüt dalını fırlatıp attı. Dal ilerdeki ateşdikenlerinin üstüne düştü. Çalının yanına varınca ateşdikeni meyvelerinin en irilerinden seçip dokuz tane koparttım. İki tanesini kendime ayırdım, yedisini ona verdim.

“Yenir mi ki bu? Zehirlenmeyelim?” dedi.

"Alıç gibidir tadı,” diyerek padişahın çeşnicibaşısı gibi meyveleri ilk ben tattım. Beni görünce  o da yemeye başladı. Temkinli bir şekilde ısırmıştı ama sonra yüzündeki ifadeden tadını beğendiği anlaşılıyordu. Yürümeye devam ettik.

Sol elinin orta parmağının ikinci boğumunda enine bir çizik vardı. Çalılardan değil de daha önce olmuş, artık kabuk bağlamış küçük bir çizik. Yine sol elinin bileğine ise, hemen plastik kordonlu spor saatinin altına denk gelen yerde, yuvarlak bir yara bandı yapıştırılmıştı.

“Geri dönelim mi?”dedi birden. İnce dudaklarında ince çizgiler ve çatlaklar vardı.

“Dönelim,” dedim.

Döndük.

Daha sonra onu kışın ilk günlerinde gözüne kestirdiği bir kar tanesinin peşinde koşarken gördüm. 28 numaralı otobüsün, şoförün arkasındaki soldan ikinci koltuğunda oturuyordum. Düğmeye basıp indim. Kar tanesinin peşinden beraber koştuk. Eski filmler gösteren bir sinemada siyah beyaz bir filmi G10 ve G11 numaralı koltuklarda seyrettik. Makinist ara vermedi. Filmi kesintisiz seyrettik. Benim koltuk kırıktı.

Evlenmemizden iki hafta sonra marketin önünde onu beklerken altına su dolmuş kaldırım taşına basınca gri renkli kumaş pantolonumun paçaları ıslandı. Beni görünce çantasından kağıt mendil paketi çıkardı. İçinde tek bir tane kalmıştı.

Şimdi kahve dükkânı olan bakkaldan aldığımız naneli sakıza bozuk para çıkışmayınca yüzlük verdim. Adam bozmadı.

İşten çıkarken şakır şakır yağmur yağdığı gün bizim takım berabere kaldı.

Gözleme yerine yağda yumurta istedi kahvaltıda.

Bizim dizinin 67. bölümünü izlerken elektrikler kesildi.

Gözümde it dirseği çıktığı gün karşıdaki apartmanın ikinci katının balkonuna yuva yapmış güvercin, yavrularını uçurdu.

Boğazıma yedi kere leblebi kaçtı.

Onun boğazına üç kere su kaçtı.

Meteor yağmurunun olduğu gün yoldan 127 tane otomobil geçti.

128'incisi ise beni ezip geçti.

 

27 yıl 4 ay 3 gün önce evlendik.

 

Sabah uyandım. Sağ elimi oynatamıyordum. O çoktan kalkmıştı. Tuvaletten tıkırtılar geliyordu. Sifon sesi... Çıktı. Odaya, yanıma geldi.

“Benim çıkmam lazım. İlaçlar için hastaneye rapor almaya gidiyorum. Birazdan Halime Hanım gelir.”

Bir şey diyemedim. Öylece suratıma bakıyordu. Yatalak olduğumdan beri, onu uğurlarken vücudumun oynatabildiğim tek yeri olan sağ elimi sallamamı bekliyordu.

“Bir şey unutmadın mı?”dedi.

“Hiçbir şey unutmadım” dedim.

İçimden...

 

Hekim Ali Babacan Çarşamba, 30 Haziran 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam