anasayfa altTema Bellek Edip'in Sağ Gözünden

Edip'in Sağ Gözünden

e-Posta Yazdır PDF

Yıllardır çektiği fotoğraflardan oluşan dosyaların sığındığı, gri metalden arşiv dolaplarının arasında öylece durup bakındı Edip. Çelik dolaplardaki üzerleri tarihli dosyalardan fırlayan hikâyeler, boş ve soğuk odanın sessizliğini bağırış çağırış bastırıyor gibiydiler. Hiç tereddüt etmeden gidip üzerinde 1975 yazan dolabı açtı, sarı karton dosyaların arasında, aradığı günün dosyasını eliyle koymuş gibi buldu hemen. Dosyayı açtı. Başka hiçbir detaya bakmaksızın, kalabalık siyah beyaz fotoğraf yığınının içinden eliyle daha dün koymuş gibi, ucu sararmış bir fotoğrafı çekip aldı. Kendinden geçmiş, etrafı unutmuş, zamanın farkında bile olmadan bakmaya başladı fotoğrafa, baktıkça kalbinde oluşan sızlama hissinden rahatsız oldu, rahatsız oldukça bakmayı bırakamadı bir türlü. Hissettiği sızı, bunca yıldır yaptığı işe çok az karıştırdığı duygularının -henüz hala- körelmemiş olduğunu anlatan tek şeydi, o yüzden bakmaya devam etmekten kendini alamadı.  

Cinayet mahali fotoğrafçısı Edip, tam da emekliliğinin geldiği bu gün, hem yaptığı işle, hem de yıllarca karşılaştığı her ölü bedenin zihninde kalan fotoğraf karesiyle bir daha yeniden dönüp bakmamacasına vedalaşmak istediğinden, kendi kendine “son kez” diye söz verdiği arşiv odasına dalmış, yıllarca çektiği binlerce fotoğrafın içinden hiç unutamadığı bir tanesini, bu işteki tüm geçmişinin en saf, en temiz, en mahzun anısı olarak onunla kalmasını istemişti. Fotoğrafa yeniden baktı, kendisine saf ve meraklı bir şaşkınlıkla bakan, ismini bilmediği çocuğun fotoğrafı yine bir toz bulutu kaldırdı ciğerlerinden, gözlerine kum kaçmış gibi oldu. Zihninde çok geçmişten açılan bir odanın kapısını kapatmak ister gibi, fotoğrafı defterinin arasına fırlattı. Bir sürü solmuş, tükenmiş, yitik bedenin fotoğrafı arasında, yaşama bakışın ilk zamanlardaki saflığının, merakın ve savunmasızlığın, geleceğin bilinmezliğinin fotoğrafıydı bu onun için. Bir zamanlar kendisinin, belki de herkesin sahip olduğu bakışlara sahipti çocuk. Ne kadar istese de,  yıllardır arada bir gelip bu fotoğrafa bakmaktan kendini kurtaramamıştı. Bir süre sonra fotoğrafın bulunduğu dosya kıvrılmış, yer etmişti açılıp kapanmaktan. Gerekli olmadıkça kendisinden başkasının pek az ziyaret ettiği bu cansız beden suretlerinin arşivi, tıpkı fotoğrafların sahipleri gibi sessiz, soğuk ve yok olmuşlukla doluydu baştan aşağıya.  Şimdi elinden bırakamadığı fotoğrafı da yanına alıp çiçekler ve güneşli manzara resimleri görüntülemenin hayalini kurduğu yeni hayatına, bu ismini bilmediği çocuğu da götürmek istemişti yanında. Fotoğraftan gözünü ayırmadan cebinden çıkardığı rengi sararmış beyaz mendille ensesindeki teri sildi. Odadan yankılı ayak sesleriyle çıkıp mavi muşambasının rengi çoktan solmuş, devlet dairelerinde sittin sene değişmeyen o demir sandalyelerden birine oturdu. Bir sigara yakıp, defterin arasındaki fotoğrafa baktı yeniden.  Gözleri buğulandı, görüntüler kaydı..O anın tüm canlılığı ile geri geleceğini bile bile, zihninde herşeyi canlı tutan kıvrım kıvrım beynine küfretti Edip, bir başkasının beyniymiş, bir başkasının belleğinde tutulan görüntülermiş gibi onlar, sövüp saydı. Yine de izin verdi anımsamaya, bir kez daha.  

Sokaklarda yürümenin zor olduğu, sıcak havanın kaldırım taşlarının üzerinden titreşerek görünmez bir perde gibi yükseldiği sıcak bir Temmuz günüydü. Cinayet mahali fotoğrafçısı Edip, genç bedeninin çevikliği ile beyaz polis otosundan hızla dışarıya atlayıp, bant çekilen bölgeyi geçti. Yeni bir işe gitmek dışında hiçbir hissi yoktu, hatta akşama ne yiyeceğini düşünecek kadar acıkmıştı. Hızlı adımlarla şehrin arka sokaklarında içerisi hafif küf kokan,  terkedilmiş görüntülü apartmandan içeriye girdi. Yarısı çatlamış,  bir kısmı sıradan beyaz seramiklerle gelişigüzel tamamlanmış desenli yer karolarının uzandığı geniş ve uzun koridor boyunca peş peşe sıralanmış kapılar vardı.  Çoğu gri ya da beyaz yağlı boyanmış farklı farklı oda kapılarının ardından birilerinin yaşadığına dair hiçbir ses gelmiyordu.  Koridorun hemen sonunda, camı kırılmış, içine rulo yapılmış halıların, kilimlerin dizildiği apartman görevlisinin camlı bankosu belli ki uzun zamandır boştu. Terkedilmiş bir görüntüsü vardı apartmanın.  

Edip, çekilen kırmızı işaret bantlarının üzerinden sıçrayarak koridorun sonundan bir kat yukarıya yöneldi.  Girişi kalaslarla kapatılmış kat merdivenini çıkmak için açılmış boşluktan geçip, hemen karşısındaki kapısı açık odaya girmeden kapının önünde işaretleme yapan arkadaşına belli belirsiz bir selam verdi. Odaya girdiğinde,  her zamanki alışkanlıkla,  karşılaştığı sahneye hızla bir göz attı. Beyninin köşesinde hazır bekleyen kurulmuş bir nokta harekete geçti, zembereği boşalmış çalar saat gibi dur durak bilmeden deklanşöre basmaya başladı. Gördükleri üzerinde düşünmeye zaman tanımazdı kendine, böyle yapması gerektiğini mesleğinin daha ilk günlerinde öğrenmişti. Fakat detayları da kaçırmazdı. Orada öylece yatan cesedin konumunu, etrafındakileri, mekânı, geniş açıdan, yakın plandan, kaçırılmaması gereken ince detay ne varsa büyük bir ustalıkla fotoğraflardı. O işini bitirdikten sonra içeri giren olay yeri ekibi, olup bittiği andaki gibi, sanki dondurulmuş haliyle fotoğraf makinesinin objektifine saklanmış sahnenin içinde eşinmeye başlarlar, gözün görmediğine ulaşmak ister gibi hummalı ama telaşsız çalışmaya dalarlardı.  

Eli yeniden deklanşöre basmadan önce durup uzun bir soluk aldı Edip. Birkaç saniyelik kısa sürede yeniden çıplak gözle bakındı etrafına. Bu bir iki saniyede, üzerinde çalıştığı resmin hikâyesinden çok, perspektifi, derinliği ve gölgelerini gözden geçiren bir ressam gibi bakındı etrafına. Gözleri,  yayları yerinden çıkmış, solmuş sütlü kahverengi kadife koltuğun üzerinde yatan genç kadının bedenini buldu hemen. Tek bacağı yana kıvrılmış, iki elini bacaklarının arasına sokup yan yatmış cesede baktı.  Kafasındaki eflatun çiçekli yazma sıyrılmış, koyu renk kınalı saçları açıkta duran kadını, böğründen akan oluk gibi kan önce döşeğe, oradan da yerdeki karolarının arasına doğru sızmış olmasa, kimse öldü zannetmezdi. Üzerinde yeşermiş kiraz dallarıyla desenli elbisesi şimdi cansız bedenine inat yeni filizlenmiş gibi geldi Edip’e. Kadının yüzü görünmüyordu. Tepedeki kırık, şeffaf naylonla bantlanmış camdan sızan ışıktan rahatsız olmuş gibi, yastığın altına doğru uzanmıştı boynu. Edip makinenin odağını ayarlayıp bir kaç fotoğraf daha çekti. Yerde ters dönmüş ve üzerine kan bulaşmış mavi plastik terlikleri, duvarda asılı duran nohutlu nazarlığı, badanası solmuş bir boydan bir boya çatak duvarın üstüne yapıştırılmış adını bilmediği şarkıcının gülen yüzünün üzerine kan sıçramış posterinin fotoğrafını çekti. Sığındığı bu küçücük odada yatan cansız bedenin, aslında bütün binanın sakinliği içini burktu. Köşede üzerinde sararmış dantel örtülü komedinin üzerinde duran kimliğe ilişti gözü. Not alan arkadaşının elinin üzerinden baktı. Nadide, on dokuz yaşındaydı. Gözlerini detaylardan kaçırmadan deklanşöre basmaya devam ederken, odanın hemen önünde konuşan birinin sesi, boş koridorlarda yankılanıyordu çın çın.  

“Üç yıl önce geldiydi buralara” dedi adam. “Geldiğinde karnı burnundaydı. Yanında kendisinden küçük, tüyü bitmemiş bir delikanlı. Bir bohçayla birlikte kadını buraya bırakıp gitti, giderken çok çok kucaklaştıydılar. Kadının ince ince ağladığını görmüştüm sonra. Burada her zaman çok fazla insan yaşamaz, günlük haftalık kiraya verilir odalar, mevsimlik işçiler filan için. Bir gelen belki bir daha da gelmez. Buraların sahibi yaşlı bir adam, oğulları gelirler arada, oda oda gezip kirayı toplarlar. Kirası dediğim ayda elli lira. Ben şu aşağıda en başta kapısı beyaz boyalı odada kalıyorum. Kullanılır on oda var benim bildiğim. Üst katları hep kapalı apartmanın. Bu kadın geldiğinden beri pek konuşmadı kimseyle. Arada karşılaşırdık, gözleri hep yere bakardı. Sonra bir oğlan doğurdu, kendi kendine. Kendi kendine de bakardı ona. Sürekli temizliğe gittiği bir ev vardı, bir de haftada bir uğradığı yaşlı yatalak bir kadına bakardı. Çok temiz kadındı Allah için, hiç yoksa gün aşırı bütün koridoru, kapıları kendi kendine siler, temizlerdi. Çocuğunun üstü de hep temiz pak.”  

Adam anlattıkça anlatıyor, karşısındaki polis not alıyordu. Adam soluksuz, her şeyi bir anda anlatmak istercesine, sesindeki yokla var arası üzüntüyü bastıran bir merakla, o merakın karşılığını bir an önce almak istercesine hızlı hızlı anlatıyordu. Edip adamın hem anlatan hem de durmadan içeriyi gözleyen, eğilip bükülen kafasına, açılmış gözlerine baktı. Adamın merakı doğal göründü gözüne, ama merak dışında sesindeki dümdüz ifadeye, sanki olması beklenen bir şey olmuş da, eh işte sonunda olmuş gibi vurgularla kurulan cümlelerine kulak kabarttı. Birden tuhaf geldi bu duygudan uzak durum, sanki kendi çok farklıymış gibi.  

“Dediklerine göre köyünden kaçmış. Kendi ailesinden. Genç yaşta evlendirmişler bunu, kocası amcasıyla bir kan davasına bulaşınca eve dön demişler. Dönmemiş. Kocasını öldürmüşler, öyle duyduk. Kızın küçük kardeşi, bir büyüğünün de yardımıyla karnı burnunda kızı getirip bırakmış buraya, kendi ailesinden kaçırmak için. Aslında aşağıda benim odaya beş oda ötede de kalırdı kadın, ama bu üst katta kullanılmayan odada kimse yaşamazdı uzun zamandır. Öyle burada da yer yapmış kendine, geçen dışarıda çöpün yanında bulduğumuz bir divanı ikimiz taşımıştık, hiç karışmadım. Günlerce silip temizlemişti kanepeyi odaya sokmadan. Sonradan gelip baktım, kendi kendine koymuş komedin, örtü bir şeyler yapmış… Aşağısı çok küçük, laf etmemiştim ben de, acırdım çok zaten, kimi kimsesi, geleni gideni yoktu. Bazen kendi kendine çocuğuyla oynadığını, türkü söylediğini duyardım. Güzel de sesi vardı, apartman boş ya yankılanırdı böyle hepten. Utangaç biriydi de bir başladı mı şarkıya türküye utanma filan kalmazdı, boş koridorlara bağıra bağıra söylerdi son perdeden. Bir tek çocuğuna gülerdi yüzü. İşe giderken çocuğu kime bırakırdı bilmem, belki odaya kilitlerdi mecbur. Ama hiç sesini duymazdık çocuğun. Dediler ki, amcaları da kadının peşindeymiş, izini sürerlermiş, o kanlının çocuğunu doğurdu diye de düşman bellemişler bunu. Kardeşi de gelmedi daha. Böyle yalnız yaşardı, sessiz sessiz. Ne beklerdi, kimi beklerdi bilmem.” 

Edip durdu. Objektifin diğer yanında kadının genç saçlarından yansıyan ışığa baktı. Hiç sevmezdi fotoğrafladığı şeylerin öykülenmesini, bilmesin daha rahat ederdi içi. Şimdi bu küçük odada, katiline neredeyse hiç karşı koymadığı her halinden belli Nadide, onun için “biri” olmuştu işte, fotoğraftaki detaylardan başka biri. Hiç sevmezdi bu hissi yaşamayı.  Çocuğu düşündü, çocuğun ne olacağını düşündü, nerde olduğunu düşündü, neden sesinin çıkmadığını düşündü. Çok küçükken hayal meyal anımsadığı annesinin bir akşamüstü hiç eve gelmeyişini anımsadı aniden. Başını çevirip hızla çıktı odadan. Çalışan arkadaşlarına “tamam” dedi belli belirsiz. Kadının hikâyesinden, bitmiş bir yaşamın ağır esintisinden, Nadide’nin çiçekli elbisesinin görüntüsünden kurtulmak için merdivenleri bir solukta indi. 

Dışarı çıkmadan, geniş koridorun başında durdu. Açık apartman kapısından içeri gelen esintiyle derin bir nefes aldığı sırada sağ taraftaki beyaz kapı ince bir gıcırdamayla hafifçe itildi. Önce küçük bir el gördü kapıyı tutan, sonra meraklı bir çift göz ile göz göze geldi. Bir iki saniye çocukla göz göze bakıştılar. Çocuk sessizdi, şaşkındı, çok küçüktü. Çocukla arasına objektifi koyup,  o saf ve meraklı bakışların, o habersiz bakışların kalbini çizmesine engel olmak istedi Edip, bir an durdu, hemen deklanşöre bastı. Arkasına bakmadan hızla koşarak çıktı binadan.  Koridordaki koşuşturmalara doğru seğirten küçük ayak seslerini ve yavaşça, yavaşça yükselen canhıraş ağlamayı duydu. Arabanın açık camından içeri fırlattı fotoğraf makinesini, sonra gidip bir köşede, midesini bulandıran çaresizliği atmak için içinden belki, ilk defa kustu. Yıllardır duygusuzca biriktirdiği tüm görüntüleri, duyup duymamazlıktan geldiği hikâyeleri kusup çıkarmak istedi içinden. Çocuğun bakışları sanki yıllardır –mecburiyetle- ördüğü bir duvarın üzerinde bir çatlak oluşturmuş, o çatlaktan yıllardır –farkında olmadan- biriken ve insan olmaya yaraşır her duygu püskürür gibi, fışkırır gibi akmaya başlamıştı dışarıya doğru. İşini de, duyduğu tüm hikâyeleri de sıradanlaştıran o duvar, çocuğun saf ve meraklı bakışlarından çıkan, Edip’in çocukluk günlerindeki bir şeyleri; bir kokuyu, bir sesi, bir orlon örme yeleği anımsatan bir şeylerle çatlayıp yıkılmaya başlamış, yıkıldıkça daha da kusan, içinde ne var ne yoksa hepsini kusan, kusa kusa kendini kanatan Edip, duvarın dibine yığılmıştı. Sonrası on beş gün zorunlu istirahat, banyo edildiğini bile görmediği film kareleri. O günden sonra hiç dinmeyen kâbusların arasından sıyrılıp işine döndü Edip. Sıradanlaştırdığı kendine, hayata, hikâyelere yabancı kalmayı tercih edip bastı deklanşöre yüzlerce kez, binlerce kez daha. Ruhunu banyonun kapısının arkasına asıp gitmiş gibiydi, bir gün lazım olunca yıkayacak, belleğindeki tüm zehirle birlikte akıtıp kirlerini, kendini bembeyaz yapacak, o zaman da sanki bambaşka bir insan olacak gibi hissediyordu. Öyle ayakta kaldı. Şimdiki emeklilik gününe kadar, kurtuluş anın kadar öyle direndi. 

Gözünün önünden film şeridi gibi geçen sahnelerden başını kaldırıp, külü iyice uzamış sigarasını acele ile söndürdü Edip, sandalyesinden kalktı. Fotoğrafın görünen ucunu defterinden içeri doğru itti. Kalktı. Yine boğazına kadar gelen bir bulantı hissetti. Köşedeki demir kâğıt çöplüğüne kusmaya başladı. Yan odadaki yeni asistan Zarife “Edip abi!” diye koşup geldi içeriden. Onu bekliyorlardı, emeklilik pastasını kesmek için. Toparlandı. “Yok bir şey, akşam yediğim bir şey dokundu, kusura bakmayın” dedi. Köşedeki tuvalete doğru seğirtti. 

Çıkarken defteri, içindeki fotoğrafı zihninin her köşesinde kalan görüntüleri kustuğu, kusup da inşallah bu sefer kurtulduğu kâğıt çöpüne fırlattı.

Kapıdan çıktı.

 

Pınar Elmasoğlu Cumartesi, 27 Mart 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
British Council Türkiye: Genç Yaratıcı Girişimciler için Dijital Yayıncılık Semineri ve Eğitimi
Reklam
altKitap için tıklayın
Reklam
fmag bilgi için tıklayın
Reklam