Bu devasa parka adım attığım yirmi sene öncesinin tıpkısı duygularla hatırlıyorum Münih’teki ilk pikniği… Amcamgillerin bize şehri sevdirmek için ne denli hevesli olduklarını… Meral yengemle Sedef ablanın, kuru köftelerle sigara böreklerini akşamdan kızarttıklarını… Ertesi sabah, metrodaki Almanların tiksintili bakışlarının nedeninin saçlarımızdan tütsülenen arsız yağ kokusu sandığımı… Çok sonraları… Ayçiçeği yağının da, ailenin kadınlarının kınalı örgülerinin de suçu olmadığını… Sadece kalabalık, çirkin ve Türk olduğumuzu…
Anımsıyorum da… Şimdiki gibi cimri güneş ışıklarıyla cilalı gibiydi ‘Englischer Garten’in çimenleri. Serdiğimiz battaniyeler bile ayrıksıydı. Şekilleri, renkleri ve boyutları… Amcamın çalıştığı otomobil fabrikasının logosuyla boyanmış futbol topunu tam torbanın dibinden çıkarmıştık ki; yengemin yaygarasıyla duralamıştık.
“Çıplaklar ay aman!” diye haykırıyordu yengem, az ötedeki gölün çevresindeki gri kazlar gibi.
“Aay! Tövbe Allahım tövbe! Aaaa!”
Dönüşte atlı polislerin ikazlarına aldırmadan kızının ensesine şamarı yapıştırmıştı amcam… Adamların edep yerlerine bakmışmış Sedef orospusu.
Ben de bakıyorum şimdi… Öylece sere serpe yatıyor az ötemdeki herif. Mağaza vitrinindekiler gibi ustaca katlanmış ‘Oktoberfest’ kostümünü kolunun altına sıkıştırıp bembeyaz uyuyakalmış. Çok uzakta iki adam frizbi atıyorlar birbirlerine. Çırılçıplaklar… Kaslı Cermen bedenlerindeki tek kontrolsüz uzuv; sağa sola sallanan mahrem yerleri…
Sabahın zifir karanlığında, vardiyaya giderken yanıma aldığım yağmurluğumu yere yayıyorum. Başkasının örtüsüne ilişir gibi, dirseklerimden korkakça destek alarak usulca sağ kalçamı oturtuyorum. Hâlâ yirmi sene önceki gibi tedirginim. Hışırdayıp dikkat çeken kalleş kumaşı yüzünden, kaba etimin diğer yarısını da, sözde sol omzumun üzerine konmuş tiksindirici bir böceği düşürme bahanesiyle yaylanarak yerleştirip, soluğumu salıveriyorum. Göz ucuyla çevreyi kolaçan ediyorum… Kimse bakmıyor.
Neden geldim ki? Bir sıkıntı, bir esriklik duygusuyla çıkmıştım işyerinin kapısından… Ne çağırdı beni buraya? Kör karanlıkta girdiğim binadan çıkarken gözümü ışıtan sonbahar güneşinin çağrısı mı? Yoksa yirmi senedir ayağımla tekmeleyemediğim o renkli futbol topu mu?
Çevremdeki her şey yabancı, onca senedir hep hissettiğim gibi.
Parkı çepeçevre saran koruluğun yürüyüş patikasına takılıyor gözüm. Ekim yağmurlarının çürütücü soğuğuna henüz rast gelmeyen dipdiri kuru yapraklar çıtır pıtır eziliyorlar bisikletlerin tekerlekleri altında…
O zamanda böyleydi… Başım önümde… Kumral yaprak denizinin kumlu yolunu haşırdaya tozuta yürüyordum hırsla. Avuçlarım terlemişti topu göğe dikemediğim için…
On yaşımda terk ettiğim köyüm geliyor aklıma. Yüzümdeki sıcak, Istıranca dağlarının bodur meşeli otlağındaki huzurlu aylaklığımı hatırlatıyor aniden. Cılız bir sevinçle ısınıyorum. Burnumda minik ter damlaları beliriyor. Gömleğimin düğmelerini çözüyorum usulca. Köydeki saklambaçlarda gizlendiğim odun küfesinin daracık sepetindeymişçesine, açılmadan, sessizce sıyırıyorum kıllı bedenimden. Dertop edip başımın gerisine koyuyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Sanki yaz; Sinekli’nin harman yerindeyim de, fanilaları fora edip serilmişiz balyaların üzerine.
Az ötemde güneşlenen irikıyım, gözlerini güneşin çılgın iğnelemelerinden kurtarmak için benden tarafa dönüyor. Önündeki fazlalık, kuru dal misali sarkaçlanarak yerçekimiyle inatlaşıyor. Utanıyorum. Parlak göçmen yüzüm kızarıveriyor oracıkta. Ne tarafa baksam anadan üryan adamlar.
İyi giyimli yaşlı bir adam yaklaşıyor oturduğum yere… Takımının ceketini ağaçlardan birinin dalına asıyor. Kırk beş numara cilalı makosenlerini çıkartıp fırlatıyor. Okyanus laciverdi çoraplarını sıyırıp, yalınayak eziyor otları. Sırıtıyor.
Hiç o renk çorabımın olmadığını düşünüyorum. O dokuda ve o desende. Babamın, dedemin ve bütün Türk erkeklerinin giydiği gibi, siyah fitilli merserize çoraplar ve kalın pamuklu spor çorapları giydiğim gerçeği; konuşmam, düşünmem ve algılamamın da atalarımla ortak olduğunu hatırlatıyor.
Ben de o adam gibi ayakkabılarımı silkip atabilir miyim? Çoraplarımın kokusundan utanmadan savurabilir miyim özgürlük çayırına? Kemerimin şıngırtısından ürkmeden, üzerinde silah varmış gibi pantolonumdan sıyırıp bırakabilir miyim yere; kovboy misali? Tırıs giden atları değnekleyen melon şapkalı faytoncudan çekinmeden pantolonumun düğmesini açabilir miyim?
Sıkıntıdan bağcıklarımla oynarken kendiliğinden çözülüveriyorum. Ucu çelik fabrika botlarımın mengenesinden kurtulan taraklı ayak tabanlarımı ovuyorum. İşte! Bu hareketimle Türk’üm. Bağdaş kurmuş köy ağası gibiyim, ağaç gölgesine ilişmiş şarapçı korucu gibi, tarhanayı serip soluklanan ninem gibi, birazdan cigarasına elini atacak muhtar Niyazi abi gibi, cami duvarına çömen deli İhsan gibi, fabrikanın çamlarına yaslanan çilekeş avradım gibi sızlıyor etim… Bakışlarım, bezginliğim, kamburum hep onlar gibi…
Sonra… Nasılsa, memleketimin karayeli gibi esiyor hava. Birkaç bulut çevreliyor göğü… Kargalar iki kanat çırpıp banklara kadar uçuyorlar kuş olduklarını hatırlayıp. Yüzlerce kaz göle doğru kaçışırken, serin bir fikir düşüyor aklıma…
Fırlatıp atıyorum tabanı kara boyalı beyaz pamuklu çorabımı, kirinden utanmadan. Ayağa kalkıp gürbüz otlara basıyorum hırsla. Bir iki adımda bacak kaslarım açılıyor. Ayırıyorum düğmeyi iliğinden. Fermuarı dibine kadar çekiyorum; şairane. Bir hamlede çıkartıyorum kotumu. Beyaz kalın pamuklu erkek donum, Tommiks’deki kırmızı ceketlilerin bayrağı gibi çaresizce göz alıyor. Şort gibi değil… Renkli değil… Bolca çamaşır suyuna girsin de; ak pak olsun diye karımın çitileyerek beyazlattığı biçare donum. Sıyırıveriyorum onu da... Garipsemiyorum yeni halimi. Çayıra bizim oraların çingeni gibi dağılmış eşyalarımı toparlayıp yağmurluğumun üzerine yığıyorum.
Çevremde güneşlenenler merakla süzüyorlar karımın her banyo sonrası tıraş ettiği sarı kıllı sırtımı… Onaylıyorlar.
Çıplaklığım… Farklılığımı siliyor.
“Benziyoruz değil mi?” diye soruyor yaşlı Alman.
Kendimi ilk kez eşit hissediyorum.
Sedef ablamın, babasının okkalı tokadını yedikten sonra, “Amaaan! hötöröf onlar,” diye çemkirdiğini hatırlıyorum… Tebessümüme gururum takılsa da, teslimiyetim kaçınılmaz oluyor.
“Benziyoruz,” diyorum cesurca; azınlığımızı kastederek.
O ne anlıyor? Artık umursamıyorum… Topa vurmuş gibi rahatlıyorum.



