B.K.K

e-Posta Yazdır PDF

"Bence kızların sana hayran olmasının tek nedeni, yüzündeki ifadesizlik. Bu yüzden, kızlar sende hangi ifadeyi görmek istiyorlarsa onu görüyorlar, seni değil."

What happened to Tully, Hillary Birmingham

Ortak arkadaşlarının tanıştırmasıyla Beyoğlu’ndaki Ara Kafe’de birer vanilyalı filtre kahve içip sohbet etmişlerdi ilkin. Sonra birbirlerine elektronik postalar, cep telefonlarından kısa iletiler göndererek bu yakınlıklarını pekiştirmişlerdi. Kız, oğlandan beş yaş daha büyüktü ve uzunca bir süreden beri eski sevgilisinden ayrılamıyordu. Artık eski sevgilisi olduğunu kabul etmek istemeyen eski sevgilisinde, bulamadığı pek çok şeyi oğlanda bulduğu için kısa sürede kanı kaynamıştı oğlana. Oğlan, güçlü bir görünüme ve duygularını gözleriyle anlatabilme becerisine sahipti. Anlattıklarına karşı duyarsız değildi, onu ilgiyle dinliyor ve geri bildirim verebiliyordu. Ona çekici gelen bir fiziğe, şık giyinebilme becerisine ve iyi bir işe sahipti. Oğlanı düşündüğünde yüzünde bir gülümseme beliriyor ve onun yanında olmak istiyordu. Ertesi akşam oğlanı yalnız başına yaşadığı evine ilk kez çağırmaya karar verdi. Bir gece önce “Bu gece bendeyiz, ona göre ayarla kendini canım” diye cep telefonundan kısa ileti dahi göndermişti. Güzel bir yemek hazırlanacak, içki içilecek, özel olarak seçilmiş albümler dinlenecek ve ilk kez baş başa kalınacaktı. İsterseniz bundan sonra kız ve oğlan demeyelim de gerçek isimlerini söyleyelim; kızın ismi Burcu Berrin Kan, oğlanın ise Bülent Oğuz Karaman’dı.

Oğuz, Burcu’nun evine gideceği ve büyük olasılıkla da kalacağı gün çok gergindi. Burcu çok çekici bir kızdı bunu biliyordu, ilk yakınlaşma çok önemliydi bunu da biliyordu; her şey kusursuz olmalıydı çünkü ikinci bir şansı olmayacaktı. Burcu çok uzun süredir hayallerini süslüyordu, onunla birlikte olduğu dakikaları seviyordu ama çok keyif alamadığı bazı detaylar da vardı. O kadar çok rol yapıyor ve olmadığı biri gibi olmaya çalışıyordu ki keyif alması pek de mümkün görünmüyordu hani. Bu yüzden ipe sapa gelmez düşüncelerle tıka basa dolu zihnini rahatlatmaya çalışarak hazırlanmaya koyuldu. Önce sıkı bir duş aldı; öyle yalandan değil, tüm vücudunu teferruatlı bir şekilde keseleyerek. Daha çekici görünmek için içine atlet giymeyecekti. İndirim zamanı almadığı için ancak kredi kartına üç takside böldürerek oldukça yüksek bir fiyata aldığı kemik rengi keten gömleğini ilk kez sırtına geçirdi ve ardından blue jean’ini de hızlı bir şekilde bacaklarından geçirdi. Küçük odasına yöneldi. Giriş kapısının hemen sağındaki odada, satın alındığında üç kereden fazla kullanılmayan, televizyon kanallarındaki egzersizlerden etkilenilerek satın alınan egzersiz aletlerine çarpmamaya çalışarak, komodinin üstündeki dört şişe doldurma parfümünün yanında dibinde de kalmış olsa tüm heybetiyle duran orijinal şişesindeki parfümü sonuna değin koltuk altlarına, boynuna ve bileklerine sıktı. Pahalı şişesinden vücuduna akan parfüm kokusunu dört bir yana saçmıştı, aldığı ücreti hak ederek. Üç adet -imitasyon, taklit, çakma ne derseniz deyin- kol saatini teğet geçip sahip olduğu tek orijinal titanyum saati koluna taktı. Koluna taktığı saat içinde yer aldığı gelir diliminin iki çıt üstüne göre tasarlanmış bir kol saatiydi ve babası şu an çalışmakta olduğu işe ilk başladığında kendisine hediye etmişti. Babasının yakın bir arkadaşı İl Belediye meclis üyesi idi ve onun sayesinde Su ve Kanalizasyon idaresinin personel işleri bölümünde işe başlamıştı. Bu iş saygınlık skalasında belki sonlarda değildi ama yeterli etkiyi yaratamadığı için Burcu’ya Personel işleri bölümünde yönetici yardımcısı olduğunu söylemişti.  Aynaya sinemadan yeni çıkmış birinin gözleriyle baktı. Tıraşlı yüzü, jöleli saçları, bronz teninden hoşnut olarak lens kabının bulunduğu dolaba yöneldi ama lens solüsyonu en bitmemesi gereken zamanda bitmiş olduğu için istemeye istemeye de olsa kendisini daha az çekici gösterdiğini varsaydığı gözlüklerini taktı. Burcu’nun çok sevdiği bir yazar olduğu için Paul Auster’ın kitaplarını sırayla hızlı bir şekilde okuyordu ve yanına dün akşam geç saatlere kadar okuduğu  “Ay Sarayı” ını da almayı ihmal etmedi. Sohbet sırasında çok sıkışırsa kitaptan dem vurup kızın sempatisini kazanabilirdi. Aslında kitap okumak pek ona göre değildi. Yine de biraz ruhu kararsa da hoşuna giden tümceler de yok değildi doğrusu. Paul çizik bir herifti;  aynı şeyleri dönüp dolaşıp neredeyse takıntı halinde anlatıyordu. Beysbol, Metz taraftarlığı, kahvaltıda kızarmış ekmek, tereyağı ve dumanı tüten bir fincan kahve hıı… bir de ya şair, ya yazar olmaya ya da kendini bulmaya çalışan ve çalıştıkça da iyice kaybolan kişi ya da kişilerin anlatıldığı bol labirentli yaşamlar… Titanyum saati artık evden çıkma vaktinin gelmişte geçiyor olduğunun altını sessizce çiziyordu. Tenis oynamasını hiç bilmemesine karşın pantolonu ve gömleğiyle uyumlu olduğu için geçen yıl indirimden aldığı ve pek az kullanmış olduğu 42 numara tenis ayakkabılarını bağcıklarını çözmeden çekecekle giydi. Derin bir nefes alması gerginliğini azaltmasa da derin bir nefes aldı ve kapıdan çıktı. Burcu kesinlikle hiçbir şey getirme her şey hazır dediği için sadece bir demet papatya almakla yetindi ve kuzeninden ödünç aldığı mango kokulu çelik jantları yeni takılmış olan siyah otomobile bindi. Burcu ile görüşmeye gittiği ilk gün kuzeninden otomobilini almış ve aracı iyice yıkatmıştı. Otomobilin kendisinin olduğunu ve yeni aldığını, plakasının BBK olmasının da tesadüf olmadığını anlatmıştı.  Niye bu yalanı söylemişti halen tam olarak bilemiyordu ama artık geri dönüş yoktu söylemişti bir kere. Otomobilin plakası durumu özetliyordu aslında Balık Baştan Kokmuştu.

Burcu’nun oturduğu apartmanın önüne gelince aşağıdan telefonla kaçıncı kat diye sordu. Otomata basıldı ve apartman kapısı açıldı. Zemin katta bekleyen asansöre binip saçlarını son bir kez daha aynada düzeltti ve ağzındaki yarı yarıya erimiş okaliptüslü şekeri sanki onu izleyen bir kamera varmışçasına çaktırmadan asansöre attı. Altıncı katta kapı açıktı. Burcu ile göz göze geldi. İçini titreten, hayli nefes kesici bir görünüşü vardı. Mavi gözleriyle, askılı kısa çivit mavi elbisesi; başak sarısı uzun saçlarıyla da kemik rengi kolyesi oldukça uyumluydu. “Bakalım yemeklerimi beğenecek misin?” dedi. Gülümseyerek papatyaları uzattı. “Çok zevklisin” dedi. Bu ev annesi ve babasıyla oturduğu eve göre son derece şık döşenmişti. Fonda Enya’dan “May It Be” notaları gezinirken yanan mumlar ve tütsüler odayı vanilya kokusu ile dolduruyordu. Hemen yemeğe oturdular. Masadaki Rokfor soslu bonfile, patates püresi, Brüksel lahanası ve kırmızı şarabı görünce içi rahatladı. Sandığı gibi sadece sebzelerden hoşlanan bir kız değildi yoksa bütün gece aç kalma riski ile karşı karşıya kalacaktı. Çok açtı ama çaktırmadan kibar kibar yemeğini yemeye çalışıyordu. Burcu yemek boyunca sürekli Oğuz’u övüyordu. “Sen tam benim hayalimdeki gibi bir erkeksin; güçlü bir görüntüye sahipsin, gözleriyle konuşacak kadar suskun ve ne istediğini bilen birisin.”  Oğuz ise -güçlü görünme çabam tamamen sen öyle istediğin için, suskunluğum ise hata yapıp abuk sabuk şeyler söylemekten korktuğum için- dememek için zor tuttu kendisini. Onu özel bir dikkatle dinliyormuş gibi bir yüz ifadesi takındı oysa cümlesini nasıl karşılayacağını ve hangi yanıtı verirse daha akıllı görüneceğini hesap etmeye çalışıyordu. Herkesi başka biri olduğuna zaman zaman inandırabilirdi ama kendisini inandırma şansı bir hayli zayıf görünüyordu.

Fonda Eric Clapton’un kaç sevgiliyi eskittiği bilinmeyen jazz parçası “Autumn Leaves” çalmaya başladığında iki loş abajur ışığının ortasındaki bej rengi koltuğa geçmiş ve buzlu martini rosso’larını yudumlayıp karanfilli djarum tüttürmeye başlamışlardı. Burcu, yan yatmış başının altındaki yastığı düzeltirken Paul Auster’ın kitabını eline aldı ve “Seninle ne kadar çok ortak beğenimiz var, ne kadar heyecan verici değil mi?” derken Oğuz buzlu içkiden ölçülü yudumlar alıyor ve Burcu’nun Mısır Güneşi dövmeli sol koluyla, askılı elbisesinden taşan hayranlık uyandırıcı göğüsleriyle ilgili hayaller kuruyordu. Senin tenini istiyorum düşüncesi bir nörotiksin gibi tüm zihnini ve bedenini ele geçiriyordu. Alkolün etkisiyle iyice gevşeyen Burcu’da elindeki kitabı abajurun yanındaki beyaz pufa bırakırken Oğuz arkasından sokulup boynundan öptü ve gözlerini kapatışından müthiş bir haz aldı. Burcu, Oğuz’un gözlüklerini çıkarıp kitabın yanına koydu. İlk kez öpüşmeye çalışan ergenlik dönemindeki gençler gibi birbirlerinin dudaklarının tadını almaya çalıştılar. Burcu, kendisinden beklenmeyecek bir soğukkanlılıkla Oğuz’u elinden tutarak yatak odasına götürdü ve “Lavaboda olacağım bana otuz saniye ver bu arada geri geldiğimde umarım kıyafetlerin halen üzerinde olmaz,” dedi. Oğuz yirmi altı yıllık yaşamı içerisindeki en hızlı soyunmasını gerçekleştirdi. Burnundan yetmiş santim aşağıdaki stratejik bölgesinde bir hareketlenme başladığını hissetti ve cüzdanında acil durumlar için sakladığı mentollü prezervatifi elinde hazır bulundurdu. Haftalardır arabada, banyoda, uykuda seviştiğini düşlediği hayallerinin kadınıyla birlikte olmasına saniyeler kalmıştı ki çalan kapı zili aniden ürpermesine neden oldu. Zil sesinin hemen ardından kapı yumruklanmaya başladı ve boğuk bir ses “Sana tam on iki kahrolası mesaj gönderdim ama hanfendi tenezzül edip birine bile yanıt vermedi. Telefonlarımı açmıyorsun, maillerime bakmıyorsun. Kapıyı açmazsan sabaha kadar burada bekleyeceğim,” diye haykırdı. Burcu fal taşı gibi açılmış gözlerle koşarak geri döndü “Çok özür dilerim, biliyorsun ondan yeni ayrıldım kabullenmek istemiyor. Onunla konuşmazsam bütün gecemizi mahvedecek” dedi, Oğuz onu 9 m. 15 cm. baraj kompozisyonunda beklerken. Kapıda bir anahtar çevirme sesi duyuldu. “Yalvarırım pencere pervazının arkasına gizlen kilidi değiştirmemiştim, evin anahtarından onda da var” derken bir yandan da Oğuz’u pencereye doğru sürükledi ve ekledi: “Yanında silahı da olabilir.” Oğuz can havliyle pencerenin pervazına doğru çıkarken dizini sertçe çarptı ama gerginlikten acı bile hissetmedi. Burcu büyükçe mavi bir çöp torbasına Oğuz’un 42 numara beyaz tenis ayakkabıları da dâhil tüm eşyalarını doluşturdu ve gardıroba tıkıştırdı. Unuttuğu tek şey – 2.75 anti refle organik camlı, gri titanyum çerçeveli gözlükleriydi ve beyaz pufun üstünde düzgün olarak katlanmış, camları yukarı doğru bakıyordu.  Bu sırada sokak kapısı açıldı. “Buraya bu şekilde giremezsin. Rezalet çıkarmak istiyorsan bunu başardın. Alkollüsün polis çağırmadan buradan gider misin?” dedi sesi kızgın insanlara özgü bir biçimde çatallaşarak. “Yine sana sırnaşan itin biriyle iş mi pişiriyorsun? Lanet olası hayatımı darmadağın ettin, senin yüzünden karımı çocuklarımı bıraktım. Günlerdir gözüme uyku girmiyor,” derken ayakta güçlükle duruyor ve içtiği yaş üzüm rakısının kokusu odada gezinen vanilya kokusunu bastırıyordu. “Son kez söylüyorum buradan gider misin? Daha fazla alçalmanı görmek istemiyorum” dedi –alçalmanı- derkenki vurgulama tiksinti vericiydi. “Niye, neden, ne oldu ki bize?” dedi eliyle portmantoya tutunarak. “Bunu doksan sefer sordun. Birbirimize uygun değiliz. Yürümüyor işte görüyorsun. Bittiii… Biz diye bir şey yok artık” diye karşılık verdi sesi garip bir şekilde tekdüzeleşmişti.

Bu esnada Oğuz, altıncı katın penceresinin önünde çırılçıplak, elinde sıkı sıkıya tuttuğu mentollü çük yağmurluğu ile gözlükleri ve cesaretinin olmayışına hayıflanıyordu. Yükseklik ve kıskanç bir sevgili tarafından kurşunlanma korkusu sarmaş dolaş üzerine doğru yürüyordu. Burnundan yetmiş santim aşağısının az önceki heybetli görüntüsünden eser kalmamıştı. Küçülmüş, buruşmuş ve çaresiz görünüyordu. Etraftan birilerine görünmemek için üst kattan sallanan “Hayaldi, gerçek oldu” sloganlı seçim afişinin arkasına gizledi ilk kez üç aylıkken babasının fotoğrafını çektirtip aile albümüne koydurduğu nazik bölgesini. Ayak tırnaklarının arasında yeni almış olduğu çorabın siyah havlarına bakarken yan dairelerden yüksek sesle izlenen televizyonlarından IMF Başkanı’nın cinsel taciz ve tecavüze teşebbüs iddiasıyla suçlanmasıyla ilgili haber yankılanıyordu. Önceleri sadece az gelişmiş ülkeleri hedef alıyorlardı oysaki… Bu bir Nuri Bilge Ceylan filmi değildi ve olaylar sanıldığı gibi ağır ilerlemiyordu. Oğuz tüm vücudu terden sırılsıklam olmuş bir şekilde dehşetle beklerken yan daireden iki kişi onu pencereye çekti ve eline bir havlu tutuşturarak ekip otosuna bindirdiler. Ertesi gün çoksatar gazetelerden birinin üçüncü sayfasındaki fotoğrafının altında “Bir apartmanın yedinci katında Relax Masaj evi diye hizmet veren randevu evi asayiş ekipleri tarafından basıldı” diye bir alt not düşülmüştü.

 

Ümit Aykut Aktaş Perşembe, 16 Haziran 2011 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262