anasayfa altTema Doğaçlama Yekta Kopan'dan "Yayımlanmamış Bir Söyleşi"

Yekta Kopan'dan "Yayımlanmamış Bir Söyleşi"

e-Posta Yazdır PDF

Yekta Kopan, hayalî bir karakterle hayalî bir söyleşi yapmış ve 2001 yılında "Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri" adlı öykü kitabında yayımlamıştı.

Kısa bir süre içinde ikinci kitabınızı yayınladınız. Dilerseniz konuşmamıza kitabınızın adından başlayalım. Oldukça kışkırtıcı bir ad bence...
Kimseyi kışkırtmak gibi bir niyetim yoktu bu adı koyarken. Aslında bu kitap da, ilk kitabım gibi bana adıyla geldi. Ama bugün yeni kitabımdan çok, yazıyla olan ilişkimden söz etmek istiyorum. Bu güne kadar yaptıklarımı ve bu günden sonra edebiyat hayatımda gerçekleşecek değişiklikleri anlatabilmem için, öncelikle pamuk ipliğiyle bağlı olduğum yazının benden nasıl çıktığını anlatmam gerekiyor sanırım.

Peki öyleyse, sizdeki yazı serüveninin nasıl başladığından konuşalım...

Pek çok yazarda ya da sanatın diğer dallarıyla uğraşan kişilerde olduğu gibi çocuk yaşlarda başladığını söyleyemem açıkçası. Çocukken daha çok sporla ilgileniyordum. Ama yaşıtlarımdan farklı bir ilgiydi bu. Tahmin edebileceğiniz gibi o yıllarda da futbol ve daha varlıklı olan bir kaç ailenin çocuğunda da basketbol tutkusu vardı. Futbol bu anlamda en kolay ulaşılabilir, en ucuz ve örnek alınabilecek çok kahramanı olan bir spor dalıdır. Öyle ki, bir top bulamadığınızda paçavralardan, kağıtlardan, gazoz kapaklarından hatta yoldaki taşlardan bile yararlanabilirsiniz. Ama tek başına o topun peşinden koşmak tatmin etmeyeceği için, en azından bir arkadaşa gereksinim duyarsınız. Zamanla, o bir kişi de tatmin etmez ve bir takım kurmak, hemen arkasından da bir rakip takım bulmak istersiniz. Benim durumum futbol düşkünü çocuklardan farklıydı. Belki de bu kalabalıklaşma duygusunun verdiği rahatsızlık beni bambaşka bir spora yöneltmişti: Koşu. Okuldan arta kalan zamanlarımda hep koşardım. Kimi gün saatlerce koştuğum, mahallemizden kilometrelerce uzaklaştığım olurdu. Az dayak yemedim bu yüzden... Bir süre sonra ailem, bu koşma olayının bir rahatsızlık olabileceğine inandı. Doktora götürdüler beni. Doktor da galiba enerji fazlası var bu çocukta demiş. Bunun üstüne fazla enerji vereceğine inandıkları yiyecekleri yedirmemek gibi bir çözüm buldular. Sanırım ortaokulun son yılıydı bu olay olduğunda. Bir yıl kadar daha dayandım ama koşmak giderek yorucu bir iş olmaya başladı. Bütün gün bitkin bir şekilde dolaşıyordum. İşin kötüsü uykularım da düzensizleşmişti. Lise yıllarında yorgunluk içinde erkenden yatağına girdiği halde geç saatlere kadar uyuyamayan, sabahları da uyanamayan bir çocuk olmuştum. Bu geç uyuma durumu, koşmayı bıraktığım halde beni yıllarca bırakmadı. Böylece lisenin ikinci sınıfındayken, tıpkı koşmak gibi yalnız başına yapabileceğim yeni bir şeyi keşfettim: Okumak... Öyle bir okuma tutkusu başladı ki, zaten kötü olan derslerimi iyice boşlar oldum. Liseyi beş senede bitirebildim bu yüzden. Okuldan gelir gelmez okumaya başlıyordum ve günde bir kitap bitiremezsem rahat edemiyordum. Ailem bu durumun da bir hastalık olduğuna inanıyordu ama bu sefer yapacak bir şeyleri yoktu. Çünkü bir çok ailenin çocuklarına bir türlü sevdiremediği şeyi ben kendiliğimden deli gibi sever olmuştum. Bu sefer doktordan aldıkları tek şey bir gözlük reçetesi oldu.

Çok şaşırtıcı bir hikâye. Bir yandan da öykülerinizdeki yalnızlık izleğinin altını çizen bir olay var anlattıklarınızda. Galiba bu hararetli okuma tutkusu, kaçınılmaz bir son olarak sizi yazma sürecine taşıdı...

Tam olarak öyle denemez. Aslında okuma tutkumla başlayan bir yazma sürecim var tabii. Ama buna daha çok öykünme hatta neredeyse taklit etme süreci diyebiliriz. Önceleri sadece okuyordum. Daha sonra okuduğum kitaplarda kimi yerlerin altını çizmeye, sayfa kenarlarına notlar almaya başladım. Giderek yazacağım şeyler artınca işin içine defterler girdi. Her türün bir defteri vardı. Roman defteri, öykü defteri, şiir defteri, felsefe defteri gibi... Hangi türde kitap okuyorsam, ilgili defteri yanıma alır ve notlar tutardım. Kimi zaman öyle bir cümleyle ya da öyle bir anlatımla karşılaşırdım ki, kendimi tutamaz, defterime uzunca bir bölüm yazardım. Ama bunu, yazarlığa giden bir süreç olarak değerlendirmek çok da doğru olmayacaktır kanımca. Buna daha çok, iyi bir okur olmanın gereği diyebiliriz. Bu okuma tutkusu üniversite eğitimimde çok faydalı oldu. Öğretim yılı başlar başlamaz bütün ders kitaplarımı bitiriyor, ilerleyen günlerde de referans gösterilen diğer kitapları okuyordum. Okulda adım “kitap süngeri”ne çıkmıştı.

Yani üniversite yıllarında hâlâ “yazı” ile tanışmamış mıydınız?

Doğru anladıysam kastettiğiniz anlamda bir tanışıklık yaşanmamıştı. Ama bu okuma tutkum ya da başka bir deyişle okuma hastalığım sayesinde bir çok yazarla dost oldum. Özellikle okul çevresinde yazıyla ilgilenen bir çok arkadaşım vardı. Zamanla okulun edebiyat derneğinin toplantılarına davet etmeye başladılar. Hatta bir iki kere, konuşmacı olarak panellere katıldım.

Bir okurun panelist olarak çağrılması pek de rastlanır bir durum değil. Neler konuşuyordunuz o panellerde?

Haklsınız, okur edebiyatçının gözünde bir çeşit son kullanıcıdır. Yeteneğini, aklını, yaratıcılığını gösterdiği ve karşılığında da kendisine duyulan hayranlığı hissettiği bir “bilinmez kişi”. Açıkçası çok okumuş olmam kendimi diğer okurlardan farklı görmeme neden olmuyordu. Ama panelleri düzenleyen arkadaşlar için, hiç bir eser vermemiş, bu konuda akademik altyapısı olmayan, kısacası sıradan bir okurun bu kadar çok kitap hakkında konuşuyor olabilmesi şaşırtıcı bir durumdu. Kimbilir, belki de beni bir hilkat garibesi olarak görüyorlardı. Haksız da değillerdi sanırım. Üniversitenin son yılına geldiğimizde, abartmış olmayayım ama, en az üçbin kitap okumuştum.

Gerçekten de olağanüstü bir rakam. Peki bu okumalar, bir çeşit hızlı okuma ya da göz atma mıydı yoksa gerçekten özümseyerek mi okuyordunuz?

Şöyle örnek vereyim: Bir koşuya çıktığınızda önceleri kendinizi dinlersiniz. Yorulmamak için bacaklarımı belli bir açıyla savurayım, burnumdan nefes alıp ağzımdan vereyim, tempomu ayarlayayım gibi şeyler düşünürsünüz. Ama kısa süre sonra bütün bu ayarlamaların kendiliğinden oturduğunu görürsünüz. Artık koşu sırasında tek düşündüğünüz hedefinize ulaşıp ulaşamayacağınız, hatta daha ötelerde bir hedefin zamanının gelip gelmediğidir. Okurken de durum farklı değildi benim için. Önceleri aman şu sözü aklımda tutayım, aman bu bölümdeki imgelerin dizilişindeki alt anlamı yakalayayım derdim. Ama zamanla bütün bunları geride bıraktım ve okuduğum her şeyin içime işlediğini farketmeye başladım. İşte panellerde de bunlardan konuşuyordum. Diyelim ki konumuz “Türk Edebiyatında Yol”. Diğer konuşmacılar yol kavramının sosyolojik boyutlarını, farklı edebiyat akımlarında ne amaçla ve nasıl kullanıldığını anlatırken, ben çıkıp okuduğum kitaplardan sözediyordum. Bunun için beynimdeki “yol” düğmesine basmam yetiyordu.

Bir bilgisayarda dosya bulmak gibi bir durum... İlk kitabınızda sıklıkla sözettiğiniz “iyi okur” olma durumu da yaşadığınız bu deneyimlerle açıklanıyor. Peki tür gözetmeksizin, ne bulsanız okuyor muydunuz?

O kadar da değil. Elimden geldiğince seçici davranıyordum. Tabii bir de arkadaşlarımın kütüphanelerinin içerikleri doğrultusunda demeliyim. Çünkü tek başıma bu kadar okumanın altından ekonomik olarak kalkamazdım. Örneğin bu noktada değerli çevirmen Hikmet Selimağaoğlu’nun adını anmalıyım. O dönemde üniveristenin edebiyat derneği başkanıydı. Hangi kitabı istesem, bulmak için elinden geleni yapardı.

Peki dilerseniz bütün bu okuma birikiminin ne zaman ve nasıl yazma eylemine döndüğünden söz edelim biraz da... Ne zaman yazmaya başladınız?

Bu soruya hep aynı yanıtı veriyorum: İlk öykümün yayınlandığı günlerde yazmaya başladım. Bu güne kadar bu sözümü, öykülerimin yayınından önceki yazarlık dönemim hakkında konuşmak istemediğim şeklinde yorumladılar. Belki bu söyleşide anlatacaklarımdan sonra, ne demek istediğim net bir şekilde anlaşılır. Yazarlıkla tanışmamın bu güne kadar bir kaç kişinin bildiği gerçek öyküsü aslında bambaşkadır. Artık açıklamakta bir sakınca görmüyorum. Bunda biraz da bu kitaptan sonra yazıya ara vermek zorunda kalma korkusu yatıyor sanırım. Belki de ileride edebiyat tarihçileri tarafından kısa sürmüş bir yazarlık macerasının gizemli yazarı olarak anılacağım. Bu durumda yazarlığımın şaşırtıcı öyküsünden herkesin haberdar olması gerekiyor. Aslında şu ana kadar koşmaya ve okumaya olan ilgimden bu kadar uzun sözetmemin nedeni de, 11 Haziran 1999’da başıma gelen ilginç olayı daha anlaşılır kılmaktı belki.

Ne oldu 11 Haziran 1999 günü?

O sabah uyandığımda çalışma masamın üstünde bir öykü buldum. Tahmin edersiniz ki bir an neye uğradığımı şaşırdım. Kendi el yazımı tanımakta bile güçlük çektim. “Dördüncü Kare” adında, bir satranç oyuncusunun, zorlandığı bir hamle sırasındaki düşüncelerini anlatan iki sayfalık bir öyküydü bu. Ama tabii ki konusu ya da yapısı değildi o anda düşündüğüm. Bu öykü nasıl olmuştu da yazılmıştı? Çeşitli olasılıklar vardı tabii. Oyunbaz bir arkadaşım el yazımı taklit ederek bir öykü yazmış ve beni şaşırtmak istemiş olabilirdi. Ama beşinci katta ve kapısı kilitli bir eve, sırf böyle bir oyun için girecek çılgınlıkta bir arkadaşım yoktu. Ayrıca bir kaç gündür evime uğrayan olmamıştı ve ev anahtarım kimsede yoktu. Yani bir başkası tarafından yazılmış olabileceği çözümü kesinlikle devre dışı kalıyordu. Bir gece öncesinde içmiş olsam, sarhoş kafayla böyle bir şey yazdığımı düşünebilirdim ama oldum olası alkolle aram iyi olmamıştır. Kendimde olmama engel olacak ateşli bir hastalığım da yoktu o günlerde. Gece, yanılmıyorsam, bir Tournier çevirisi okumuş, sonra da erkenden yatmıştım. Gün boyunca bu gizemli olayın nasıl gerçekleşmiş olabileceğini düşünüp durdum ama işin içinden çıkamadım. Metafizik bir çözüm, bu konulara pek inanmadığımdan, cazip gelmiyordu. Yine de o gece yatmadan, kapıları iyice kilitlemeyi, pencerelerin kapalı olup olmadığını kontrol etmeyi ihmal etmedim. Böylesi garip bir durum, insanda herşeyden önce korku yaratıyor.

Açıkçası ne diyeceğimi ya da ne soracağımı bilemiyorum. Bu arada büyük bir içtenlikle ve kendi etiğim nedeniyle sormak istiyorum: Kayıt aletini kapatmamı ister misiniz? Anlattıklarınızı söyleşi dışı tutabilirim. Çünkü gerçekten de bir çok kişiye garip hatta...

Hatta delice gelecek bir durum değil mi? Bu durumda bundan sonrasını öğrenince nasıl bir yorum yapacağınızı merak ediyorum doğrusu... Hayır, bu söylediklerimi kaydetmenizde ve yayınlamanızda bir sakınca yok. Anlattıklarım bitince neden bunları herkesin öğrenmesini istediğimi anlayacaksınız. Yine de teşekkür ederim, herkesten beklenmeyecek kadar kibar bir teklifti.

Tedirginliğimin nedenini anlamışsınızdır. “Dördüncü Kare” bildiğim kadarıyla bir edebiyat dergisinde yayınlanan oldukça ses getirmiş, açıkçası benim de severek okuduğum bir öykünüzdü ve şimdi siz, o öykünüzün... Garip bir durum...

Ertesi ay başka bir edebiyat dergisinde yayınlanan “Mızrak” öyküsünü de anımsarsınız belki. O öykü de ertesi sabah, aynı şekilde çalışma masamın üstünde duruyordu. Hem bu kez el yazım bir gece öncesine göre daha okunaklıydı. İçimi bir korku kaplamıştı. O gece uyumamaya karar verdim. Ama içtiğim bardak bardak kahve de kâr etmedi, sabaha karşı içim geçmiş. Uyandığımda çalışma masamın üstünde bir öykü yoktu ama çeşitli notlar almış olduğumu gördüm. İnsan böyle bir durumda ne yapacağını bilemiyor. Açıkçası ben delirmeye başladığımı düşünüyordum. Uykumda bir şeyler oluyordu ve ne olduğunu anlamam olanaksızdı. Bu gizemi tek başına çözemeyeceğim belliydi. Başıma gelenleri yakın bir arkadaşıma anlattım, öyküleri okudum ve yardımını istedim. Öylesine garip bir durumdu ki ne yapmamız gerektiğini bilmiyorduk. Sonunda, akşam bende kalmaya ve nöbet tutup, gözlem yapmaya karar verdi. Böylece ben uyurken yaşanan gizemi çözebilecektik. Ne yazık ki girişimimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Sabah kalktığımda arkadaşımı derin bir uykunun içinde buldum. Sabaha kadar direnmiş ama sonunda uykuya yenik düşmüş. Böylece o sabah çalışma masamda bulduğum bir paragraflık yazının da sırrını çözememiş olduk. Üstüne üstlük fena halde kavga ettik. Ben onu sorumsuzlukla suçladım, o beni delilikle.

Açıkçası böyle bir durumda ben de nasıl tepki vereceğimi bilemezdim. Şu anda bile o kadar şaşkınım ki... Sonra ne oldu peki?

O geceden sonraki bir kaç hafta herhangi bir şey olmadı, ben de biraz rahatladım. O öykülerin de uyku sersemliğiyle yazılmış karalamalar olduğunu düşünerek çalışma masamın bir kenarına atıverdim. Okumaya ve eskisi gibi yaşamaya devam ettim. Ta ki bir sabah masamın üstünde her iki öykünün de düzeltilmiş hallerini bulana kadar. Bu sefer nasıl yazıldıklarını bir kenara bırakıp, öykülerin üstünde yoğunlaşmayı denedim. Bir okur gözüyle ikisinin de eli yüzü düzgün metinler olduğunu düşünüyordum. Öyküleri alıp, katıldığım paneller sırasında samimi olduğumuz editör dostum Aslı Kıraçlı’ya gittim. Yıllardır bir okur olarak tanıdığı kişinin, yazılarıyla çıkagelmesini büyük bir heyecanla karşıladı ve yayınlanmaları için dergilere yollamam gerektiğini söyledi. Başlangıçta bu konuda isteksiz hatta ürkek davrandım. Ne de olsa hâlâ bu öykülerin nasıl yazıldığını bilemiyordum. Yine de Aslı Kıraçlı’nın beğenisini bir yazar olarak kazanmış olmak çok hoşuma gitmişti.

Peki bu gizem çözüldü mü? Bu nasıl gerçekleştiği belli olmayan yazma sürecinden, gerçek yazarlığa nasıl geçtiniz?

Gerçek yazarlık; ilginç bir yaklaşım... Sizin deyiminizle gerçek yazarlık, yazma sürecinin belirliliğine dayanıyorsa, ben hiç bir zaman gerçek bir yazar olamadım. Aslı’yla yaptığımız görüşmeden sonra, zaman zaman çalışma masamın üstünde, yine nasıl yazıldığı belli olmayan öyküler buldum. Bu gizemi çözmek için denemediğim yol kalmadı. Bir gece yine uyumamak için sabaha kadar oturmaya karar verdim. Uykum geldikçe soğuk suyun altına giriyor ve ayılmaya çalışıyordum. Bu girişimim bana sadece ağır bir soğuk algınlığı kazandırdı, günlerce ateşler içinde yattım ve her sabah çalışma masamda yeni bir öykü buldum. Sonra gece neler yaptığımı kaydetmeye karar verdim ve yakın bir arkadaşımdan bir video kamera ödünç aldım. Kamerayı çalışma masamı görecek şekilde ayarladım ve gece yatmadan çalıştırdım. Sabah büyük bir heyecan içinde çalışma odama koştuğumda hayal kırıklığına uğradım, masanın üstü boştu. Ama vazgeçmedim. Sır çözülene kadar bu kayıt işlemine devam etmeye kararlıydım. Her gece kamerayı çalıştırıp öyle yatıyordum. Sonunda bir sabah kalktığımda yeni bir öykü yazmış olduğumu gördüm. Ancak kasette herhangi bir kayıt yoktu çünkü öyküyü çalışma odamda değil, salonda, telefon numaralarını kaydettiğim defterin arka sayfalarına yazmıştım.

Artık edebi bir olay olmaktan çıktı durum. Bir polisiye öykü dinliyor gibiyim ve inanın şu anda, beni de oyuncularından biri yaptığınız yeni bir kurgunun içinde olduğumu düşünüyorum. Bir yandan sizin öykü karakterlerinizden biri olmak hoşuma gidiyor ama bir yandan da bundan rahatsızlık duyuyorum çünkü anlattıklarınız o kadar akıl almaz ki, edilgen bir karakter olmaktan öteye gidemiyorum. Bu, gerçekten de bu güne kadar yaptığım en keyifli ve ilginç söyleşi oluyor ama oyuna ne zaman son vereceğinizi de merak etmiyor değilim...

Ne yazık ki kurguladığım bir oyunda değiliz. Olmasını çok isterdim ancak bu, beynimin isteğim dışında başta ben olmak üzere bütün okurlara oynadığı bir oyun. Bütün bunları garip, inanılmaz hatta deli saçması olaylar olarak görmeniz beni şaşırtmıyor. Açıkçası bana böyle bir şey anlatılsa, genç bir yazar adayının ilginçlik çabası, adını farklı bir şekilde duyurma kaygısı olarak görürdüm. Tabii bir yandan da bütün bunları neden şimdi, neden ikinci kitaptan sonra ve neden size anlattığımı da düşünüyorsunuzdur. Şimdi anlatmamın nedenini birazdan açıklamaya çalışacağım. Sizinle paylaşmamın nedeniyse gayet basit. Son bir aydır yaşadıklarımdan sonra benimle ilk söyleşiyi siz yapıyorsunuz. Ama dilerseniz önce gizemli olayımıza dönelim...

Nasıl isterseniz... Zaten bu söyleşi artık kontrolümde değil. Anlattıklarınızı dinlemekten ve inanmaya çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Böyle şüpheci davrandığım için özür dilerim ama hak verin ki...

Anlıyorum, anlıyorum. Ve inanın şüpheciliğiniz beni hiç rahatsız etmiyor. Karşımda içten ve doğru bir tepki görmek beni rahatlatıyor bile diyebilirim. Neyse, bu garip süreç, beni edebiyat tarihinde benzer olayların olup olmadığı konusunda yeni okumalara yöneltti. Bütün bir odayı kağıtlarla kaplayıp yazanlardan, çırılçıplak soyunup bir banyo küvetine oturarak yazanlara, günün sadece belli saatlerinde, değişmeyen bir mekanda yazabilenlerden, yattığı yerden, gözleri kapalı bir şekilde dikte ettirerek yazanlara türlü yazar tipleriyle doluydu edebiyat tarihi. Kimileri körkütük sarhoş olmadan, kimileri de yoğun miktarda uyuşturucuyla kendinden geçmeden yazamıyordu. Ama benim yaşadığım gibi bir deneyime rastlamak mümkün değildi. Bir çok şiirini yarı uyku halinde yazdığı bilinen, hatta bu yönüyle kimi eleştirmenler tarafından düşgörücü olarak anılan William Blake’de bile tümüyle bilinç dışı bir yazma süreci yoktu. Açıkçası kitap okumaktan korkar olmuştum. Okuduklarımın bir şekilde beynimden taşıp kağıtlara döküldüğünü düşünüyordum. Delirmenin eşiğindeydim. Hatta bir ara uykusuz kalmayı başaramayacağıma göre tersini yapayım dedim ve uyku ilacı kullanmaya başladım. Böylece ağır bir uyku uyuyacağıma ve yatağımdan kalkamayacağıma inanıyordum. Sonuç değişmedi. Uykumun ağırlaşmasının yarattığı tek değişiklik, çalışma masamda daha uzun öyküler bulmak oldu. Bu arada Aslı Kıraçlı yazdıklarımı okuyor hatta gerçekten de değer verdiğim bazı eleştirmenlerimizle, yazarlarımızla paylaşıyordu. Ve hepsi de daha iyiye ulaşabilmem için yapmam gerekenleri söylüyor, fikirler veriyor, uyarılarda bulunuyor ama genel olarak öykülerimden büyük bir coşkuyla sözediyorlardı. Bu satırlar, bu sözler bana ait değil, diyemiyordum. O değerli insanların iyi niyetli yaklaşımlarını kullanıyor gibiydim. Daha iyi bir edebiyat için yapmam gerekenleri söylüyorlardı kimi zaman ama ben nasıl yazdığımı bilmiyordum ki. Hatta neden böyle bir üslupta yazdığımdan bile habersizdim. Zaten beni delirten de bu durumu kimseyle paylaşamıyor olmamdı. Edebiyat dünyasının Doktor Jekyll ve Bay Hyde’ı olarak anılmak istemiyordum. Ama işin tuhaflığına bakın ki, bütün bunlar öğrenildikten sonra sanırım kendi yaptığım bu benzetmeyle anılacağım artık.

Sonra... Sonra ne oldu? Son bir ay demiştiniz... Son bir ayda ne oldu?

Son bir aya gelmeden yaşananları anlatayım önce. Geçen yıl, çevremdeki dostların yoğun ilgisi ve ne yalan söyleyeyim, biraz da o büyüye kapılmış olmamın sonucunda ilk kitabım yayınlandı. Bir ilk kitap için beklediğimden çok daha hoş eleştiriler aldım, okurların ilgisi ise inanılmaz bir keyif veriyordu. Bu arada belli aralıklarla çalışma masamın üstünde öyküler bulmaya devam ediyordum. O dönemde okuduklarımın, nasıl oluştuğunu bilmediğim üslubumu etkileyeceğini düşünüyor ve çeşitli deneyler yapıyordum. Sadece severek okuduğum yazarların kitaplarıyla haşır neşir oluyor, böylece yazdıklarımın onların eserlerine benzeyeceğine inanıyordum. Söyleşiler, imza günleri, okurlarla buluşmalar ve paneller arasında koşturan bir yazarla, nasıl ve neden yazdığını araştıran bir dedektif arasında sıkışıp kalmıştı ruhum. Sonuçta dayanamayıp psikolojik destek almaya karar verdim. Gittiğim doktor önceleri durumu anlamakta ve yorumlamakta güçlük çekti. Bir hafta kadar klinikte yattım. Böylece gözlem altında olabilecektim. Tahmin edersiniz ki bu bir hafta boyunca geceleri sadece uyudum. Doktorla her sabah uzun süren seanslar yapıyorduk. Rüyalarımdan sözetmemi istiyordu. Anlattığım rüyalarla, yazdığım metinler arasında benzerlikler bulmaya çalışıyor, anlatış tarzımla yazma üslubumu karşılaştırıyordu. Okuduklarımdan rüyanın, ruhsal yaşamın uykuda etkinliğini sürdürmesi olduğunu biliyordum. Freud’un rüyalar üstüne yaptığı çalışmaları okumuştum. Ama benim durumum tamamen farklıydı. Bir kere herşeyden önce gördüğüm rüyalarla metinlerimin arasında bir dil birliği yoktu. Zaten tedavinin rüya üstünden başarılı bir sonuca ulaşmasını da bu engelliyordu. Ayrıca doktoruma anlattığım rüyalarda, bu konuda kitaplar okumuş biri olarak, tarafsız davranamıyordum da. Yani, bilirsiniz anlatılan ile görülen arasında her zaman anlatanın yararına bir yorumlama farklılığı bulunur. Sonuçta rüyalarda da böyle oluyordu ve ben elimden geldiğince durumuma çözüm olabilecek yorumlamalarda bulunarak anlatıyordum rüyalarımı.

Anlattıklarınız bana “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”ndeki Hayri İrdal’ın sözlerini anımsattı. Psikanaliz seansları boyunca oradaki doktora...

Doktor Ramiz. Evet, haklısınız. Hastane günlerim Tanpınar’ın kaleminden çıkmış gibi geçiyordu. Ama zamanla kendimi doktora iyice bırakmam gerektiğini anladım. Zaten başka çarem de yoktu. Bir yandan fiziksel kontroller de yapılıyordu ve ufak bir sindirim sorununu saymazsak kaya gibi sağlamdım. Birinci haftadan sonra doktor, hastanede yatmama gerek olmadığını, tedaviye günlük seanslarla devam edebileceğimizi söyledi. Eve döndüğüm gece, artık herhalde ne diyeceğimi tahmin ediyorsunuzdur, oldukça uzun bir öykü yazdım. Bu arada size garip gelecek ama hâlâ “yazdım” mı demeliyim “yazmışım” mı bilemiyorum... Doktorla görüşmeye ve belli aralıklarla yazmaya devam ediyordum. Bu arada doktor bey de sıkı okurlarımdan biri olmuştu ve karşılaştığı en garip olay olduğunu söylediği bu durumdan keyif almaya başlamıştı. Hatta bazen başka psikolog dostlarını da seansa çağırıyor ve beni beraberce soru yağmuruna tutuyorlardı. Anlattığım rüyalar genelde dağınık, kesik kesik ve belirsiz görüntülerle dolu rüyalardı. Derken bir gün, rüyalarımdan biri sayesinde bu garip duruma, doktorumun tabiriyle “suçüstü” yaptık. O güne kadar, hatta şimdiye kadar gördüğüm en kısa ama en net rüyaydı bu. Oldukça büyük bir yatakta yatıyorum. Bembeyaz ve pürüssüz bir çarşafın üstündeyim. Yatağın sol tarafındayım. Sonra aniden küçülmeye başlıyorum. Koskoca yatağın üstünde küçücük kalıyorum ve ani bir kararla, soldan sağa doğru koşmaya başlıyorum. Tıpkı çocukluğumdaki gibi sonsuz bir neşe var içimde. Bu koşunun beni hiç yormayacağını biliyorum. Yatağın en sağına ulaştığımda kendimi aniden yine en solda, bir anlamda başlangıç noktasında buluyorum ve bir an bile düşünmeden tekrar koşuyorum. O kadar mutluyum ki, bu sona geldikçe başa dönmelerin ne kadar süreceğini, nedenini düşünmüyorum. İşte bu kadar kısa bir rüyaydı gördüğüm. Doktorumun, bu rüya üstüne gerçekleştirdiği okuma basit ve açıktı. Beynim kalemin beyaz kağıtta, daktilo tuşlarının silindirde ya da bilgisayardaki harflerin ekranın üzerinde soldan sağa koşuşturması gibi koşturuyor ve belirli olsun olmasın, kendini mutlu hissedeceğini bildiği hedefe varmaya çalışıyordu. Her satırın sonuna, yani en sağdaki noktasına geldiğimiz anda yaptığımız gibi, beynim de tekrar başlangıç noktasına dönmekten ve koşmaya devam etmekten büyük bir keyif alıyordu. Doktor, daha da ileri giderek durumuma bir isim bile vermişti sonunda. İçe atılmış duygularımın en rahat yeryüzüne çıktıkları gece saatlerinde, benliğimin bütün engellemelerini hiçe sayarak, doyurulmamış dürtülerimi doyuran bir gece yazarıydım ben. Doktorumun koyduğu isimle bir “Uyuryazar”.

Bu inanılmaz bir olay... Şey gibi...

Uyurgezerlik gibi diyeceksiniz değil mi? Doğru bir benzetme. Tabii bu durumda yeni bir soruyla karşı karşıya kalmıştık. Böyle bir durumun tedavi edilmesini istiyor muydum? Siz olsaydınız ne yapardınız?

Bilmiyorum... Bilemiyorum... Bunun tanrı vergisi bir yetenek olduğunu düşünür ve o öykülerden, yazmanın keyfinden vazgeçemezdim herhalde. Ama bir yandan da neyi, nasıl yazacağımı asla bilemeyecek olmanın bunalımını taşıyamayabilirdim... İkinci kitabınız yayınlandığına göre siz böyle bir tedaviyi reddettiniz herhalde...

Buna doktorumla beraber karar verdik. Fiziksel sağlığım için tehlike yaratmayan bu durum, aksi bir uygulamaya gittiğimizde psikolojik sorunlara neden olabilirdi. Bu durumda bir uyuryazar olmakta sakınca görmedim. Tabii ki doktorum, adımı gizli tutmak kaydıyla, durumumu bir çok meslekdaşıyla tartışmış, farklı çözümler de aramış. Hatta bu konu uluslararası bir konferansa bile taşındı. Bense, en azından durumun bir şekilde de olsa açıklanmış olmasının rahatlığı içinde yazmaya devam ettim. Yazmaya derken, neyi kastettiğimi anlıyorsunuz artık. Tek yaptığım her gece çalışma masamın üzerine yeterli miktarda kağıt bırakmaktı.

Ve o geceler size ikinci kitabınızı getirdi. Son bir ayda olanlar demiştiniz... Peki neler oldu da bütün bunları açıklamaya karar verdiniz?

Son bir aydan önce şunu söylemeliyim. Konuşmamızın başında, herşeyi anlatarak içimdeki yalancılık duygusundan kurtulmayı düşünmüştüm. Ama anlattıkça bir şey farkettim. Bu söyleşiyi yayınladığınızda, herkes az önce sizin de dediğiniz gibi yeni bir kurgunun ve öykülerimde sıkça rastlanan bir oyunun peşinde olduğumu düşünecek. Günümüz edebiyatında sıkça başvurulan, belki bu nedenle gerçekliğini yitirip, neredeyse sorumsuzca davranan oyunbaz bir tavır. Bakın, bir okur olarak düşünün; saygın bir edebiyat dergisini alıyorsunuz ve içinde genç yazarlardan biriyle yeni kitabı üstüne yapılmış bir söyleşi olduğunu görüyorsunuz. Yazının başlığı “Bir Uyuryazarın İtirafları” gibi bir şey. Bu arada haddim değil ama böyle bir başlık koymamanızı tavsiye ederim, oyun çağrışımını güçlendirecektir. Bir çok örneğine rastladığınız o “numaralardan” biri olduğunu düşünür ve gülüp geçersiniz herhalde değil mi? Konuştukça anladım ki, bütün bunları günah çıkartma duygusundan çok çaresizlikten anlatıyorum.

Çaresizlik mi? Kendinizi neden çaresiz hissediyorsunuz?

Son bir ayda yaşadığım sorun yüzünden. Artık o öyküleri yazamayacak olmanın getirdiği üzüntü yüzünden... Doktorum, bu durumumun adının “insomnia” olduğunu söylediğinde, demek her koşunun bir sonu varmış, dedim. İşte benim ilkokul yıllarımda başlayan koşum da buraya kadarmış. Son bir aydır uyuyamıyorum.

Nasıl yani? Uyuyamadığınıza göre...

Evet, doğru tahmin ettiniz. Uyuyamayan bir uyuryazar ne üretebilir ki? Konuşmamızın başında, yazıya bir süre ara vermek zorunda olduğumu söylemiştim. Aslında bu arayı ben vermedim, her zaman bedenimden farklı bir hedefe koşan beynim verdi. Bir gün tekrar uyumaya başlayabilir miyim, uyuyabilecek olsam bile tekrar gece yazmalarım başlar mı bilemiyorum? Uyanıkken yazmayı da denedim. Bütün o satırlar benden çıktığına göre, bunu uyanıkken de başarabilirim, dedim kendi kendime. Olmadı. Gözü açık yazarın yazdıkları, uyuryazarın sözlerinin gölgesinde kaldı hep. İşte, öyküm bu kadar.

İnanılır gibi değil. Az önce bir okur gözüyle değerlendirmemi söylemiştiniz ya, böyle yapmamı istemekte haklıydınız. Ben de bundan sonra bir okur olarak, sizden yeni yazılar gelmesini bekleyeceğim. İnanıyorum ki bir gün yine öykülerinizle karşılaşacağım ve o zaman, ya işte bu güne kadar en oyunlu ve şaşırtıcı söyleşiyi yaptığım yazarın yeni bir öyküsü diyeceğim, ya da tekrar uyumaya başladığınızı düşüneceğim.

Kendini korumayı unutmayan, akıllı bir yaklaşım. Bu yorumlardan hangisini yaparsanız yapın, bilin ki buna en çok ben sevineceğim. Çünkü o gün tekrar öykülerime kavuşmuş olacağım. Oyunlardan zevk alan bir kalem ya da bir uyuryazar, ne farkeder... Şu anda tek bildiğim, artık yazamayacağım. Kimbilir belki bir gün tekrar koşmaya başlarım. Ufuk çizgisinin hep aynı uzaklıkta olmasından korkmadan, attığım adımların hesabını yapmadan, nefesim yeter mi korkusu taşımadan koşarım. Bu uykusuz gecelerde tek yaptığım durmadan okumak ve o koşunun hayalini kurmak. Artık susmanın ve doludizgin giden beynime yetişemeyen bedenimin kalemle vedalaşmasının zamanı. Kim bilir belki bir gün, yeniden...


 

Yekta Kopan Pazartesi, 05 Temmuz 2010 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Kar". Kar temalı çalışmalarınızı 30 Ocak 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262
fmag bilgi için tıklayın
Reklam