İllüstrasyon: Su Başbuğu
altZine’de risaleler halinde yayımlanmasını tasarladığım bu değişik yaşam öyküleri, rahmetli anneannemden bana yadigâr ‘Garibanların Garip Tarihi’ isimli bir kitaptan alıntılardır. Başka yerde yayımlama fırsatı bulamadığım – ki bu durum da edebiyat camiamızın ne kadar da kısır ve yeniliğe kapalı olduğunu gösteren bambaşka bir tartışmanın konusudur. Tartışmanın ardından mutlaka konuyla ilgili etraflı bir yazı da kaleme alınmalı ve çeşitli mecralarda yayımlatılmalıdır. Kesinlikle bu durum ve yol açtığı olaylar farklı bir yazının konusudur, çünkü burada bu güncel politik konulara parmak basarak anneannemin kıymetli hatırasına gölge düşürek istemem- bu değerli eseri kaleme alan zat-ı muhterem Kalemkaş Fevzi Bey hakkında çok etraflı bilgi toplamam mümkün olmadı. Sadece yüzyıl başlarında Balkanlar ve Kafkasları içine alan geniş bir coğrafyayı gezerek insan hikâyeleri biriktiren bir kişi olduğunu biliyorum. Daha sonra cennetten bir mekân olan Rize bölgesinde karar kılıp yerleşmiş, orada da bu kitabı derlemiştir. Ne yazık ki kendisi de bu kitabı bastırma ve yayınlatma fırsatı bulamamış. Tabii o dönemler ikinci dünya savaşı zamanları, zaten memleket fakir. Bir de ucubelerin anlatıldığı bu mahsül neden yayınlansın, öyle değil mi? Bizlerin bugün bu dar bakış açısıyla konuya yaklaşmamız mümkün değil. Ama koşullar farklı olsa da zihniyetler farklılaşmamış. Yine kendime hakim olamayarak bu tatsız konuya geliyorum ki ne yeri ne de zamanı olduğunu daha önce belirtmiştim. Uzun lafın kısası bu hikâyeleri yayınlatmayı başaramamış Kalemkaş Fevzi Bey. Bunu nasıl bu kadar kesin söyleyebiliyorum, çünkü anneanneme hediye edilmiş olan nüshanın ilk sayfasında yer alan ve anneanneme hitaben yazılmış duygu dolu notta, el yazısıyla ve yeni harflerle kaleme alınmış olan bu kitabın, anneannem tarafından var olan üç kopyasından birine sahip olduğunu belirtilmiş. Bu kitabı gün ışığına çıkarttıktan sonra diğer iki nüshanın peşine düştüm. Diğer kopyaların peşinde yaşadıklarımın, yayınlatma çabamdan aşağı kalır tarafı yok.
Anneannem çeyiz sandığının en derininde sakladığı ve çocuklarına bile göstermediği, öldüğünde de tek meraklı torun olarak girilmeyecek yerlere girerek çeşitli araştırmalar yaptığım için bana mahsar olan bu kitabın birkaç bölümünü de olsa yayımlayan altZine çalışanlarına çok teşekkür ederim.

İp Cambazı Cabbar Hasan:
(İ.S.1870-İ.S.....) Cabbar Hasan, 1870’li yıllarda Eflak’ın Boğdan sınırında yer alan bir köyde dünyaya gelmiştir. Balkan savaşları arifesinde, hem de o zamanki ilkel koşullarda doğum zamanını tam olarak kestirmek kolay değil. Balkanlar çalkalanıyor. Eli kolu sağlam kimi bulsalar bir silah tutuşturup çetelere alıyorlar. Köylerde on yaşından büyük erkek bulmak mümkün değil. Geriye sadece din adamları kalmış.
Cabbar Hasan’ın muhterem validesi oğlunu küçücük yaşta ölüme göndermek istememiş. Oğlanı kayıtlara aldırmadığı gibi birkaç komşu kadın birleşip oğullarını bir müddet saklamışlar. İmam önce uyanmamış duruma. Hamilelik dokuz ayda bitmemiş. On ay, on bir derken bir buçuk yıl sonra artık imam kapıya dayanıvermiş. Hasan’ın validesi de o gün hemencecik nerdeyse bıyıkları çıkacak bir tosuncuk doğurmuş. Ne hikmetse köyde o tarihten sonra oğlanlar pek büyümemişler. Suyundandır deyip bütün kadınlar uzaktaki çaydan su almaya başlamış, yok yaramamış yine evlatlarına. Huyundan deyip namazlar kılınmış, büyüler bozulmaya çalışılmış, üstlerindeki kara kısmeti savamamış köyün ahalisi. Çocukların yaşları iki sene de bir atar olmuş. Meğer boyu kısa kalsın diye çocuklara ağır yükleri taşıtır, sertleşip adam oldukları anlaşılmasın diye bıyıklarını, sakallarını ağdayla alırlarmış. Velhasıl kelam, artık on beşini geçen ama daha dokuz yaşına varamayan Hasan’ı anasının saklaması zorlaşmaya başlamış. Zabitler vatan haini diye çoluk çocuk dinlemeden etrafta ne bulsalar cephelere sürüyorlarmış. O sıralarda artık nasıl olduysa, Romen diyarının çok uzak köşelerinden bir kumpanya Hasanların köyüne de uğramış. Nasıl fakir, nasıl düşkünmüş gelenler belli değil. İşe yaramaz, sakat, çolak deyip zabitler bunlara dokunmadıkları gibi, insanları eğlendirsinler diye serbestçe dolaşmalarına müsaade ediyorlarmış.
Cabbar Hasan’ın muhterem validesi hanımefendi, son çare deyip kumpanya ayrılırken oğlunu arabalardan birine gizlice yerleştirmiş. Ne kanlı gözyaşları akmış o gece, ne ağıtlar yakmış kadıncağız Hasan için ama canı kıymetli oğlunun ömrü uzun olsun diye gözünü de kırpmadan göndermiş.
O köyde bir daha erkek çocuk doğmadığı rivayet edilirmiş. Sonradan sonradan kulağına bu rivayetler çalınan Hasan geride bıraktığı ablalarını düşünüp bu rivayete pek güldüğünü anlattı.
Hasan kumpanyayla kaçtığı gecenin ertesi sabahı bir bakmış ucube gözükenlerin her biri sapasağlam taş gibi adamlar. O da bıyıklarını sakallarını ağdayla almaya bir son verip kendini kör bir ip cambazı olarak yetiştirmiş. İncecik iplerden kalın urganlara, metrelerce yükseklikten santim derinliklere kadar hiç görmeden üstünde yürümediği yer kalmamış. Kumpanyaya katılması vesilesiyle Balkanları saran kanlı harplerden bucak bucak kaçmayı başarmış.
İp Cambazı Cabbar Hasan’ın anlattıklarından yola çıkarak bir hesap yaptığımda şimdilerde yetmişli yaşlarını sürdüğünü tahmin ediyorum. Ama anlattıklarından yola çıkmak ne kadar doğru, validesine sormak lazım gelir.

Üç Memeli Fettan Rosa:
(İ.S. 1909 – İ.S. ..... ) Rosa Kestel 1909’da Selanik’te üç meme ucuyla dünyaya gelmiştir. Ailesi tarafından doğum lekesi olarak kabul gören üçüncü meme ucu, Rosa büyüdükçe diğer memeleri gibi şişmeye başlamış. 14 yaşına bastığında Rosa’nın diğer kadınlardan farklı olarak üç adet memeye sahip olduğu ailesi tarafından idrak ve kabul edilmiş. Babası kızlarının bu kusuru civardan anlaşılmadan evvel Rosa’yı, gözleri görmeyen, yaşı yetmişe dayanmış emekli bir devlet memuru olan Muhittin Beyle baş göz etmiş. Ama gelin görün ki Muhittin Bey beklenenin aksine, Rosa’nın kusurunu zifaf gecesi anlamış. Bu duruma oldukça sinirlenen Muhittin Bey tam bastonuyla Rosa’ya dersini vermek üzereyken, külâhlar değişmiş, Üç Memeli Fettan Rosa Muhittin Bey’i bir güzel pataklamış. Muhittin Bey dayağın tesiri ve kırılan gururunun etkisiyle o gecenin sabahı vefat etmiştir. Böylece üç memesini doğuştan, fettan ismini de o akşamki davranışlarından alan Rosa yanına sadece Muhittin Bey’in dede yadigârı köstekli saatini alarak köyden kaçmış. Bir daha kadere kurbanlık etmeyeceğine yemin edip Allah vergisi yeteneğini sergileyebileceği yerler aramış. En sonunda şimdiki Artvin yöresinin kırsalına yerleşerek kendine bir mekân açmıştır. O gün bugündür meraklılarına emsâlsiz vücudunu sergileyerek para kazanıp kendine sığınan başı dertli kadınları evinde misafir ederek hayatın tadını çıkarmaktadır.

Musa, İsa, Cebrail Cüce Kardeşler:
(İ.S. 1850 - İ.S....) Van kalesi yakınlarında 1850 yılları civarında dünyaya gelmiş üçüz kardeşlerdir. En büyükleri olan Musa; İsa ve Cebrail’den 5’er dakika büyüktür. Bu sebeple Musa, kardeşlerinin tüm yükünü ömrü boyunca omuzlarında taşımış. Gösterilerinin bir yerinde birbirlerinin üstüne zıplayarak çıkan üçüzlerin meydana getirdiği dünyanın en kısa kulesinin de altında, en büyük olmasının neticesi olarak Musa yer alır. Gösterileri, en hızlı taklaları atmaktan, en çevik hareketleri sergilemekten teşekkül eder. Hızlarına göz yetişemez. Küçüklüklerinden beri akrobasi zanaatine meraklı olan bu cüce üçüzler, vücutlarının doğal avantajı vesilesiyle kısa zamanda ustalaşmış, civarlarında bilinir olmuşlardır. En meşhur ve kendileri tarafından icat edilen havada takla atarak ilerleme figürü, ecnebiler tarafından geliştirilmiş ve gösteri dünyası literatürüne dahil edilmiştir. Aralarından İsa evlidir ve cüce olmayan bir oğlu vardır. Oğlunun sürat konusunda babasına yetişemediği, kendi kendine çalışırken hayıflandığı bizzat tarafımdan gözlemlenmiş ve bu kitap vesilesiyle kayda alınmıştır. İlk Sinop yakınlarındaki küçük bir kasabada düğün eğlencesinde tanıdığım bu yetenekli şahısları, iki yıl sonra Tiflis’te bir sünnet düğününde tekrar izleme şansına mazhar oldum. Kıvraklıklarından bir nebze kaybetmemiş olduklarını sevinerek fark ettim.

Ateş Yiyici Raşit:
(İ.S.....- İ.S....) Raşit ne anasını ne de babasını tanırdı. Olsa olsa yirmi beşlerini sürmektedir. Ama yazılı bir delil olmadığı için kayıtlara bu şekilde geçirilmesini uygun bulmaktayım. Raşit Bulgar memleketinde dolaşan bir sirkte yaşamaktadır. İşe önce hayvan pislikleri temizlemekle başlamış, mamafih bir at tarafından tepilip on gün süresince döşekten çıkamayınca müthiş bir hayvan korkusuna kapılmış. Bu vukuatın ardından sirk sahibinin de desteği ile gösteri sonlarında halktan para toplayan çocukların kadrosuna geçiş yapmış. Burada uzun yıllar tecrübe edinmiş, matematiği ezber etmiş. Bir dalgınlık sebebiyle hesabı şaşırıp patronundan temiz bir dayak yiyince de ceza olarak, o zaman zanaatkarı vefat etmiş olan ateş yiyici kadrosuna geçirilmiş. Ustasız çırak, kendi kendine uğraşarak dilini yakmadan ateşi ağzından içeri sokmayı başarmış. İlk önemli kişisel muvaffakiyetini kulaklarından duman çıkararak gerçekleştirmiş. Kellesindeki bağlantıları çözdükten sonra işinin ehli olması kolaylaşmış, kısa zamanda gösterileri çadırı en çok dolduran zanaatkar olmuş. Bu şöhretini sadece ağzından püskürttüğü ateşe yormak doğru olmaz tabii. Arap usulü bağladığı poşusu, gözlerine çektiği kömür, gösteri sırasında belden yukarsını açık bırakan kostümü, sirkin şehirlere indiği anda kulaktan kulağa dolaşan en büyük havadisi olmuştur.




