Gökyüzü, vermiş olduklarını geri almakta sıkı tutuyordu işi o gün. Biraz uzaktan baktığınızda taşın, toprağın, ağaçların üzerinde dalgalanan o geri dönüşü; yükseldikçe yoğunluğu azalan o canlılığı rahatlıkla görebiliyordunuz. Birçok insan için ürkütücü bir manzara oluşturuyordu bu. Onlar da evlerine, kafelere, çay bahçelerine sığınmış; yere, masalara, duvarlara ya da birbirlerine bakıyorlardı sadece bu yüzden. Akşamı bekliyorlardı başlarını kaldırmak için. Gökyüzünün alacağını alıp aradan çekilmesini ve uzayın ortaya çıkmasını… O zaman gidenleri, gelecekleri düşünerek yıldızları seyredeceklerdi uzun uzun. Kimisi de yere, masalara, duvarlara ya da birbirlerine bakacaktı yine, giden gelen hiçbir şey yokmuş gibi.
Dik bir yokuşu tırmanırken ormanın sesi güneşte kalmış bir ekmek parçası gibi kırılıverdi sonra birden. Minik bir parçası yere düştü az ötemde. Ses kırıntısının bir kertenkeleye dönüşüp telaşla yolun kenarındaki çalılara doğru kaçtığını gördüm. Kertenkeleyi çalılarla bütünleşip ormanın sesinde erimeden önce görebilmek için eğildiğimdeyse bir şeyin yaklaşmakta olduğunu sezdim ve belki odur umuduyla tüylerim diken diken oldu bir an. Ama biraz daha eğildiğimde o olmadığını anladım. Gelen, belki günlerdir ağaç gövdelerinin arasında dolaşıp durarak kendisini denize çağıracak bir canlı arayan dalga sesleriydi.
“Kedi olduktan sonra da denize atlayıp yunus olurum” diye düşündüm sesin geldiği yöne doğru ilerlerken, “Bir balıkçı teknesinin peşine takılır, dalgakıranın iç kısmına, limana dek izlerim sonra da onu.” Geçen gün orada olta olmuş dalış yaparken burnumun ucundan hızla geçip giden, köpekbalığı sandığım için de kendimi telaşla kayalıklara vurmama, yıpranmama sebep olan yunusun beni gördüğünde ne hissettiğini de bilmek istiyordum çünkü.
Ama çoğu kez olduğu gibi hiç de planladığım gibi yürümedi işler. Yaklaşık üç saat yürümeme rağmen, on-on beş dakikalık bir uzaklıkta olduğunu düşündüğüm denize ulaşamadım bir türlü. Birkaç kez yönümü de değiştirdim fakat dalga sesleri ne yakınlaştı ne de uzaklaştı her seferinde; hep öyle on-on beş dakikalık bir uzaklıkta, bir hayal gibi asılı kaldı havada.
Yılmadım yine de. Bu hayale tutunarak bir o yana bir bu yana ilerleyip durdum. Kah güneşin altında ısındıkça ısınan bir cam parçası oldum bu arada, kah çimenlerin diplerine sığınmış, sabırsızlıkla geceyi bekleyen aç bir sivrisinek; kah çölde yolunu kaybetmiş, susuzluktan dudakları çatlamış bir bedevi oldum, kah toynakları uzamış, bilekleri kıvrılmış bir yılkı atı…
Sonunda da çıka çıka başka bir orman yolu çıktı karşıma. Acaba aynı yola mı döndüm, yoksa başka bir yola mı çıktım; hâlâ beni çağırmakta olan dalgaları izlemeye devam mı etsem, yoksa evin yolunu mu bulmaya çalışsam diye düşünerek kararsızlık içinde yolun kenarında dikilirken, dalgaların arasına karışmış, başka, daha ince bir su şırıltısı duyar gibi oldum sonra. Ve her şeye boş vererek oraya doğru seğirttim hemen.
Az ilerdeki bir patikaya sapıp biraz ilerlediğimdeyse upuzun bir yalağı olan o çeşme çıktı karşıma. Çeşmenin arkasındaki ağacın altında da iki adam oturmuş bira içiyordu. Biri kara kuru, simsiyah saçlı, bıyıklıydı; ötekiyse şişman mı şişman, pembe-kırmızı suratlı ve seyrek saçlıydı. Kara kuru olan gömleğinin düğmelerini sonuna dek açmış, şişman olan da fanilasıyla kalmıştı. İkisi de kan çanağına dönmüş gözlerini uzaklarda bir noktaya dikmiş, öyle boş boş bakıyorlardı konuşmadan.
O an ne olduğumu bilmiyordum ama korktum bu adamlardan. Çalıların, ağaçların arkasına gizlenerek yalağın öbür ucuna gittim. Susuzluğumu giderdikten sonra, sürüne sürüne adamlara doğru ilerledim. Usulca ağaca tırmanıp, yaprakların arasından izlemeye koyuldum.
Şişman olan sırtüstü uzanıp bir elini başının altına koydu az sonra. Öbür elinde tuttuğu bira şişesini de göbeğinin üzerine yerleştirdi. Yüzündeki ifade yumuşadı; hafif bir tebessüm belirdi dudaklarında. Derin bir iç çekerek, “En çok neyi özlüyorum biliyor musun, Hasan?” dedi.
Hasan da dişlerinin arasındaki otu tükürüp, sağ dirseğine yaslanarak yanlamasına uzandı; “Neyi Hüseyin?” dedi.
“Kalemtıraşlarımı.”
“Ah, deme!” O da sırtüstü uzanıp ellerini ensesinde kenetledi. “Benim de on sene vardır bir kalemtıraş yüzü görmeyeli. Nereden de aklına geldi şimdi?”
“Ne bileyim. Öyle birden geliverdi işte. Dedim bir kalemtıraşımız olsa şimdi. Öyle demir memir, kollu mollu olanlarından değil ama. Bildiğin dandik plastikten bir kalemtıraş…”
“Kırmızı! Kırmızı olsun.”
“Evet kırmızı… Sonra tepesini kemirdiğimiz kalemlerimizi soksak içine; ağır ağır çevirsek. Hem tahtadan bir gülümüz hem de sipsivri, pırıl pırıl uçlu bir kalemimiz olsa. Sonra da birbirimizin bacaklarına batırı batırıversek onları.”
“Ah, ah! Ne güzel dedin… Ama geçti bizden be Hüseyin. Yaşlandık. Hem o devir de kapandı bizimle birlikte. Basmalı kalem kullanıyor artık çocuklar. Yazık! Böyle şeyleri tadamadan büyüyor zavallılar.”
“Öyle deme. Ben inanıyorum; eminim bir yerlerde kalemtıraş kullanan çocuklar var hâlâ… Hep olacak.”
“Hüseyin’im benim be!” diyerek doğruldu Hasan. Yine dirseğine yaslandı. Ötekinin yüzünü parmak uçlarıyla okşamaya koyuldu.
Hüseyin’in gözleri keyifle kısıldı önce. Sonra birden faltaşı gibi açılıverdi. Ve beni işaret ederek, “Aha, aha! Hayvanata bak!” diye bağırdı.
Bira şişesi hızla üzerime doğru gelirken kuş olup uçtum. Bir kalbin bu kadar hızlı atabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.




