Hurma

e-Posta Yazdır PDF

“Yok artık, daha neler!!! Sen “el faaaatiha” dediklerinde sübhaneke duası okuduğunu söyleyen birisin, başına dert mi arıyorsun? Hem ne konuşacağız biz o adamla?”

Davetlimizi duyunca Bora’nın ilk tepkisi bu oldu. Ben yine de gereğini yapıp bildiğimi okuyacaktım. Ne varmış yani, sanki cami avlusundaki herkes aynı Fatiha’yı mı okuyor? Eller yukarı kalkıyor, âmin, ama ne okuyor içinden? Bilmenin imkânı var mı, yok! Hem görelim bakalım kimmiş bu Mubin Bey…

Güne sakin başlamıştım. Misafirimiz için yapılacak hazırlıkları listelemiş, gidip alması için Melahat’ın eline tutuşturmuş, yine de birçok detayla bizzat kendim ilgilenmiştim. Öğle uykusunu kısa kesmiş, pilates dersinden on beş dakika erken çıkıp masaj randevumu iptal ettikten sonra eczaneden kolonya, pastaneden güllaç, marketten de lokum ve şıra alıp eve dönmüştüm. Saçlarıma fön çektirecek vaktim bile kalmamıştı. Melahat’a parkelerin tozunu aldırıp Bellona’nın pofuduk kalpli halısını kaldırttıktan sonra ilk iş olarak Bora’nın anneannesinden kalma Hereke halısını girişe sermiştik. Kayınvalideme yakışır bir gelin olmalı, geçirdiğim her günde onun payı olduğunu kendime hatırlatmalı, akıllı olmalıydım. Yaşadığımız hayatın bedeli neyse katlanacaktık biraz, alttan alacaktık. Yoksa hem Bora’nın hem benim, ne işimiz olacak o Allahın bozuntusu adamla!

Melahat’e etli yaprak sarmaları tencereye koymasını söyledim. Yatak odasına gidip soyundum, çekmeceden Hermes ve Versace eşarplarımı çıkarıp yatağın üzerine dizdim. Dolabı açtım, ne giymem gerekir acaba diye bakındım, karar veremedim. Tam banyoya girecekken telefonumun “haydi şimdi bütün eller havaya” melodisi bangır bangır çalmaya başladı. Melahat elinde telefonum koşturarak geldi: “Abla, Bora Bey arıyor!”

“Anladım canım” dedim. Sağır değiliz ya, aptal kadın. O melodinin sadece kocam aradığında çaldığını öğrenemedi bir türlü.

Bora’nın sesi cızırtılı. “Bebeğim ancak çıkıyorum ama... Maslak trafiğine kaldık, yetişebilecek miyim bilmiyorum... Hurmalar geldi mi? Alo? Duyuyor musun?”

Saat yediye geliyor. Yetişemeyeceksin tabii. Patrona rica etseydin de bir günlüğüne helikopterine alaydı seni, hem biliyorsun da misafir var bu akşam. Maslak’tan Levent’e geleceksin alt tarafı.

“Boşver” dedim, “Sen gelene kadar ben ilgilenirim. Hurmalar çoktan geldi. Dayanamayıp atıştırdım birkaç tane. Gelirken kitapçıdan bir Kuran alıver yalnız, en önemli şey, sakın unutma.”

Kış aylarında denize girmek için Dubai-İstanbul arası mekik dokuyan arkadaşımın evinde stoklanmış halde bulunan leziz portakallı hurmalardan sabah bir kasa bırakmıştı şoförleri. O hurmalardan bir keresinde burun kıvırarak tattıktan sonra kendimden geçmiş ama kimseye söylememiştim. Enfes bir şeydi. Hatta bir dönem evlilik tebriği için gelenlere hurma mı ikram etsek diye düşünmedim değil. Ne var, makarona alışan buna haydi haydi alışır. Hem havamız olurdu, Naz ve Bora’ların evinde tattıydık ilk, derlerdi cemiyette. Kafama öyle takmıştım ki bir gece yarısı uyanıp hurma aşermeye başladım. Ertesi gün Bora’cığım alakasız bir bakkaldan hurma getirdi fakat ağzıma atmamla tükürmem bir oldu. İğrençti! Dubai’nin o şık paketler içinde, portakallı-çikolatalı-bademli hurmaları nerede, bizdekiler nerede!

Mutfağa girince hurmaları tepsiye dizen Melahat’a baktım. Sıra sıra koyuyor, düz mantık zavallım. “Dur çekil bakayım,” dedim. “Tasarımlı dizsek ya şöyle çılgın bir şeyler çıksa ortaya, palmiye şekli olabilir mesela…” O sırada iki tane daha attım ağzıma. Melahat burberry desenli önlüğüne ellerini silerek bir şey söylemek ister gibi baktı bana.

“Kız, imam bayıldı mı pişirseydik adama” diye espri yaptım, gülmedi.

Stresliydim. Bora’yı evlenmeye ikna edene kadar canım çıkmıştı zaten, sonra düğün hazırlıkları üstüne tuz biber oldu, kaç bin dolar harcadığımız düğünü yine beğenmeyen çıktı. Rakı-şarap oranını tutturamadık bir kere. Rakılar bitince babam söylenip durdu, ben demiştim size diye. Gecenin sonunda kayınvalidemle birbirlerine girdiler, o kadar otel düğünü yaptık, insanlar da bilseydi işin adabını şarap içselerdi deyince. Her şeye burnunu sokan kayınvalidem hıncını benden çıkardı. Gelin dediğin dans edecek diye spor pabuç giyer miymiş öyle, kaç para vermişler o gelinliğe de gecenin sonunda mahvolmuş, masaları gezerken bilmem kime yeterince ilgi göstermemişim, falan feşmekan. Gelinlik faslı ayrı bir dertti zaten. Sen aylarca özel tasarımcıların provasına git, son haftaların stresinde bir anda üç kilo verince zaten fındık kadar olan göğüslerim tutamadı gelinliği, halay çekerken iniverdi aşağı. Balayı için Küba turuna parasını ödedikten sonra “biz yeni döndük, puro ve dans dışında bir şey yok, gerisi sefalet” diyen arkadaşlarımızı dinleyip parayı yaktık, Hindistan’da Hilton oteline yer ayırttık, orada da paramızla rezil olduk. Bunların hiçbiri kolay olmadı. Olmadı ama yeni evimizde sakin sakin kafa dinlediğimiz gün de olmadı altı aydır. Haftada üç dört gün misafir ağırlamamıza rağmen daha listede üstü çizilmemiş bir dolu isim var. Genelde catering yaptırıyoruz ama o da bir yere kadar. Misafirin konumuna göre, mesela Bora’nın babasının Kapalıçarşı müteahhitleri grubundan birileri olunca, yemeği evde pişirmek gerekebiliyor.

Mübin Bey’i eve alma fikri ilk olarak kayınvalidemden çıktı. “Gül gibi çocuklarsınız, biz okuyamadık ama okuttuk sizleri, elimizden ne geliyorsa verdik. Çok şükür şimdiye kadar başarılı da oldunuz hayatta ama nazara geldiniz nazara! Zararı olmaz kızım, gelsin adamcağız, ne yapacak size. Zerrin’in gelinine gitti geçenlerde, kız mest olmuş. Falcı gibi adam, bir daha çağıracağım, demiş. Hem bakma öyle geri kafalı değil o kadar da, hediye olarak Alem dergisinin son altı sayısına kurdeleyle fiyonk yapmış, kırıldık gülmekten! Ama olsun bak, esprili adammış...”

İyi dedim ben de, gelsin bakalım. Anladım da derdini, büyük hanımlar grubuyla umreye giderken yanına tur rehberi olarak alacak adamı, hava atacak. Attığı her havadan bizim de payımıza düşenleri hesaplıyor, ona göre davranıyorum. Her gün arayıp gezdiğim mağazalarda ona yakışacak kıyafetlerin listesini veriyorum, bize de geri dönüşü çabuk oluyor. Bu adamı da iyi ağırlamalı, canım Mikonos’a gitmek istiyor artık, bir biz kaldık görmeyen.

Sonunda onu da ikna edince, “çok düşüncelisin aşkım,” dedi Bora, dün akşam yatağa uzandığımızda. Fors majör durumdu, ne yapacaktık. “Az kaldı bebeğim, listenin dörtte üçü bitti de çocuk olunca aynı sahneler bir daha olur mu…” diye devam edince bütün günün yorgunluğu beynime sıçradı.

“Hele dur bakalım, bir çocuk olabilisin de. Hem bu sezeryancı Türk doktorlara güvenim yok, gidip Amerika’da mı olsak şu tedaviyi, çocuğun da gelecek güvencesi olur.”

Tüp bebek sonrası yüksek ihtimal ikiz olursa bu eve nasıl sığacaktık? İki dadı gerekecekti, bir de Melahat… İmkânı yoktu, taşınmamız gerekecekti. Uykularım kaçıyordu.

Banyodan çıkınca Melahat elinde bir CD takımıyla geldi yanıma. “Abla, az daha unutuyorduk, anca bunu buldum.”

Baktım kapağına. [Seçkin İlahiler seti 1-2-3] “Tamam” dedim, “iyidir herhalde, Serdar Ortaç’ları kaldır ortalıktan, bunu koy müzik setinin yanına.”

Mutfağa girip ağzıma bir hurma daha attım. Peşimden gelen Melahat başladı dırdıra.

“Abla, aç karnına biraz fazla oldu, şekeriniz tutacak yine...”

“Olmaz bir şey, hadi sen git o ilahileri koy, çalsın ben giyinirken.”

Melahat iyi kız ama eğitimsiz işte. Şeker hastalığıyla kan şekeri düşmesi arasındaki farkı kaç kere anlattım, basmıyor kafası. Fazla hamur işi, tatlı yersem sonrasında gözlerim kararıyor, uykum geliyor, biraz da sinirli oluyorum, o kadar!

Dolabı açtım. Geçen sene Bodrum’da kaldığımız otelin butiğinden pareo niyetine aldığım Hint işi elbiseyi çıkardım. Transparanlığı göze batmasın diye içine siyah dantel geceliğimi giyip rastgele bir eşarp seçtim. Yatak odasını kilitleyip salona gittim. Altın varaklı raf ünitesinin üzerindeki dergileri tasfiye ettim, müzayede katalogundan İslami eserler kısmını açıp yemek masasının üzerine koydum. Duvardaki tabloya ilişti gözüm. Kim yapmıştı hatırlayamadım. Modern resimler soyut oluyor, soyut olunca insanın kafası karışıyor. Hemen annemi aradım.

“Anne, bizim konsolun üstündeki tablo kimindi? Hani bulutumsu şeyler olan...”

“Ay ne bileyim” dedi annem, “babana sorarım akşam. Şu silah işiyle uğraşıyor günlerdir, vazgeçiremedim, yine gitti. Bora’ya sorsun dedi, isterse ona da ruhsat çıkaralım.”

“Peki” dedim, “sorarım, ha bir de yeni müzayede kataloglarından yolla birkaç tane, bizdekilerin tarihi geçmiş.”

Mutfağa gidip bir hurma daha attım ağzıma. Portakal aroması içimi mayıştırdı, başım döndü. Likörler geldi aklıma, büfenin üstündekileri erzak dolabına taşıdım. Alaadin’in lambasına en çok benzeyen dekanterin içine şıra doldurdum. Peynir tabağına bolca kuru üzüm, leblebi döktüm. Sushi tabaklarına lokumları dizdim, havyar çatallarının ucuna da pastırma sardım, çok şık oldu.

İlahiler uykumu getirdi, gevşedim. Daha fazla düşünecek halim kalmadı. Kanepeye uzandım. Melahat hazırladıklarımızı büfeye dizerken Ahmet’le şampanya patlatırkenki grup fotoğrafımız şangır şungur devrilince bir anda kendime geldim. Ah Ahmet, ah! Bu gece olsaydı, Arapçasıyla bayağı hava atardık Mübin Bey’e. Boston’da okurken Türk ve Lübnan’lıların açtığı bir gece klubünde tanışmıştık. İngilizce cümle kurmakta zorlanıyordu ama olsun, şahane Arapça konuşmaya başlamıştı, pratik önemli tabii. Bütün gün nehre karşı ot içer, Harvard kürek takımındaki kızlardan birini götürebilmenin hayalini kurar, akşam olunca kokainli Ferrari yarışlarına girerdi. Rehabilitasyon için İsviçre’ye gitmeden evvel Facebook hesabını kapadı beri haber alamadık.

Fotoğrafı kaldırdım, mumların fitilleri beyaz gözükmesin diye hepsini tek tek yakıp söndürdüm, sehpanın altındaki bayat çikolata kutusunu kaldırıp yenisini koyacakken Bora’nın en yakın arkadaşının manken karısıyla fotoğrafı çıktı çikolata kutusunun altından.

İyice gerildim. Çocuk doğurunca podyumu bıraktı tabii, şimdi dergilerde ailecek fotoğrafları çıkıyor, bir de ahkâm kesip hayat dersi veriyor. Üniversiteyi bile bitirmemiş, biz hiç değilse ite kaka beş buçuk senede hallettik, en azından gereken etiketi aldık. Hem zaten okul dediğin ne ki, hedefe ulaşmak için sadece bir araç. Şu an önemli olan tedavimin sonucu, hele bir de üçüz tutsa, gazetede köşem bile olur. Olacak, olacak, küçük detaylar büyük zenginliklerdir, kalitedir, havyarı yemesen de takımı olursa bir gün havyar ayağına gelir, diyen annemi hatırladım ama nerdeee!

Kapı çaldı. Beynime fişek atılmışçasına gözlerim karardı. Yalpaladım. Melahat “abla, nereye koyalım hurma tepsisini” diye koşuşturarak yanıma geldi.  Midemden bulantı yükseldi, bir anda ter boşandım. “Aman Naz Hanım, siz bir oturun şöyle, ben açayım kapıyı” dedi.

“Olmaz öyle şey, gel çabuk, antredeki aynanın önüne koy tepsiyi …” deyip hızla kapıya doğru ilerledim. Başım dönüyordu. İçimden düşünürken, normalde yapmadığım açıklayıcı konuşmalar yaptığım için sersemlemiştim herhalde ama pes etmeyecektim.

Kapıyı açtım, “ah buyurun İmam Bey...” dedim, “hoş geldiniz… eşim gelmedi daha… ama ben hurma...”

Mubin Bey’in neye benzediğini tam göremeden aile imamımızın kollarının arasında bayılmışım.

 

 

Aylin Sökmen Pazar, 20 Aralık 2009 tarihinden beri altZine'dedir.



Yazarın altZine'deki diğer işleri için tıklayın:

altZine'de Gelecek Tema!

altZine'de bir sonraki tema: "Diş". Diş temalı çalışmalarınızı 30 Mayıs 2012 tarihine kadar tema@altzine.net adresine gönderebilirsiniz: altTema

gelecek_tema_metamorfoz


takip edin: 1061260918 677166248 rss
177180262