Bakın, bakın bana, ta gözlerimin içine. Kaçırmayın o iki dumanlı güvercini uzaklara. Beyazlar giydim sizin için, sevmez misiniz yoksa? Saçlarımı da gümüş saplı tarağımla tarayıp topuz yaptım özenle, beğenesiniz diye. Ah bu solgunluğum, sadece ona bir çare bulamadım. Bir de, bir de gözlerimin altındaki bu halkalara... Göle atılmış iki taş parçasının suda bıraktığı izler gibi. Gözlerim taşlardan farksız, yolunuzu gözlemediği zamanlarda.
Güller biriktirdim avuçlarımda, renkleri tenime bulaşsın diye, nafile. Dikenler battığında kanasam bile geçmiyor bu safran sarı, geçmiyor. Yaprakların yeşili de bulaşmıyor artık üzerine bu ihtiyar kadının. Kıyafetlerim jilet gibi ütülü siz geleceksiniz diye, yıllara meydan okuyamayan tenimin aksine. Beyazlara büründüm bugün, bir kundak gibi. Yok, bir kefen! İkisinin de beyaz olması tesadüf mü dersiniz? Geçmiyor bu hastalık, düşmüyor yakamdan, gençliğimde fakiriydim, şimdiyse önüm, arkam, sağım, solum safran sarı... O zaman sorarsanız güzelliğim nerededir...
Kırk yılın kışı, güzel alnını kuşattı mı,
Kapladı mı yüzünü derin çukurlar artık,
Gençliğin kibirli, süslü giyim kuşamı
Beş para etmez olur, hırpani yırtık pırtık (1)
Onikinci geceydi, hatırlar mısınız? Bir tragedyadan çıkmışız, bir komediden öte. Dışarıda bir karnaval havası. Korkum, hep etrafımda gezinen o yaratıktan. Safran sarı... Tuhaf ama tanıdık. Yakın ama ötelerde. Sakin ama gözaltlarında fırtınalar.
Doğum gününüzmüş bugün. Biliyorum. Ama bilmezden geliyorum. Niye kutlayacağım? Benim için mi doğdunuz? Yoksa ben mi doğurdum sizi? Ya da doğan ben miyim? Ah bu ölüm! Çok kafa karıştırıcı. Emzirebilirim ben de dünyaya atılmış tüm tecavüz çocuklarını özsuyumla. Kılığıma bakmayınız, içim kadındır aslında.
Şimdi siz bir davet bekliyorsunuz, siz nasıl isterseniz? Buyurun buyurun içeri girin! Ama bu, bildiğiniz içerilerden başka. Korkmayın. Korku fayda etmez bilinmeyen toprakları tanımaya. Yoksa onca fetih nasıl yapılırdı? Korkmayın. Açık kapılar kapanmaz üzerinize, siz istemedikten sonra. Üstelik sadece içeriden açılabilirken kapılar, bu şansı deneyin. Yine de eğer çok korkacaksanız, aralık bırakın ama dikkat edin üşütmeyin. İçeriler sıcak, ama soğuk kimine kalırsa.
Bence artık kapatın kapıyı, merak etmeyin soluksuz kalmazsınız. Hadi kapatın...
Aramağa kalkarsan kendi gizlediğini
Senin kendi örneğin yoksun bırakır seni. (2)
Sokağa çıktım o gece sizin arkanızdan. Aslında sokağa girdim (Sokaklara neden hep çıkılır, odalara mı aitizdir biz?)
Hâlâ onikinci gecede miyiz? Biraz vakit geçmiş olmalı. Güruhlar için bir geçit töreni yapılmakta dışarıda.(İçeriler sakin.) Bayraklar, flamalar, palyaçolar, soytarılar, kırmızılar, safran sarılar, yaldızlı maskeler, yarasalar, uçurtmalar, kalantorlar, orospular, krallar, yamaklar, kukuletalar hep oradalar. Önemli olan orada olmayanlar bu yüzden. Takım elbise giymiş domuzlarla birlikte Cordelia’yı arayanlar, önemli olan. Lear nerede?
- Leaaar, Leaaar. Anladın mı şimdi kim hain, kim değil? Leaar anladın mıııı? Bul onu Lear, onlardan önce bul onu.
Aslında zamanında bulamayacağını hepimiz biliyoruz. Hava ağır, acı kokuyor. Masumiyetin yanık kokusu bu.
- Ey, yüzyıllardır yok yere heba edilmiş masumiyet! Senin öteki tanrılardan neyin eksik? Haydi artık çarpış diğerleriyle, çarpış da nihayete ersin bu gariban ölümleri, garip an ölümleri. Cordelia, Cordelia yavrum, özür dilerim.
“Güzel ancak karadır,” diye yemin ederim,
Senin renginden yoksun olan çirkindir derim.(3)
Bir yatak, uykudayım, düş mü bu? Birileri beni öldürmeye mi geliyor? Seslerini duyar gibiyim. Nedir bu üzerime serilmiş çiçekler? Aldanmam güzelliklerine, sarmaşık onlar, uzuyorlar zihnime doğru, kıskıvrak saracaklar. Masum muyum ben? Bilmem. Huzurlu değilim, sancım var, doğum için değil bu, ölüm sancısı hiç değil, yalnızca acı çekiyorum, bitimsiz. Kırıklar var. Bulutların arasında yattığıma bakmayın. Göğe yükseldiğimden değil bu mavilik, yere düştüğümden, düştükçe safran sarı ortalık, üzerime bulaşıyor. Midem kötü, midem bulanıyor. Onlarca dinamite gebeymişim gibi, üzerleri kurdelalı. Bir doğursam onlarca tuval resim çıkacakmış gibi rahmimden, Frida imzalı. Etrafta sırlı cellatlar dolaşıyor. Ben yatağa mahkûm bir hamile, bir sonenin son iki dizesi gibi ayrıksı kafiye. Bu kafiyeler gibi yaşadım, serbest nazımda ölüyorum. Yok, ölüm sancısı değil bu, ama doğum hiç değil. Neye bu gebelik, biteviye? Siz! Başucumda şiir okusanız bana biraz, serbest nazımda. Gamzelerinizi izlesem, dudaklarınızın kuytu köşelerini bir de, gözlerim kapalı. Gözleriniz umurumda değil, o çelimsiz... Bana sözleriniz gerek, asıl olan, ölümsüz sözleriniz.
Sen benimdin: rüyanın görkemleriyle doldum.
Ben, uykuda sultandım, uyanınca hiç oldum. (4)
Bir gün bir ses duyacaksınız, sol omzunuzun hemen üzerinden, benim duyduğum gibi zaman zaman. Bir keman, Çaykovski’nin konçertosunu çalıyor olacak. Ölüm meleğidir o ölümsüz konçertoyu çalan, kulak veriniz. Bir tını, safran sarı...
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. (5)
Ben gideceğim, e siz daha kalacak mısınız?
1-Tüm Soneler, Shakespeare.Cem Yayınevi, 1997. Syf 45 (Sone 2)
2- A.g.e. Syf 325 (Sone 142)
3- A.g.e. Syf.305 (Sone 132)
4- A.g.e. Syf.215 (Sone 87)
5- http://epigraf.fisek.com.tr/?num=468



