Hastanenin pisuvarında orta idrarımı –sabah ilk çişinizin bakterili bölümünün tuvalete, kalan 1–2 parmaklık bölümünün de tetkikler için kavanoza - yaparken iş yerimden nefret ettiğimi ve yaşantımın –ki çok uzun bir süremin kalmadığını tahmin ediyorum- kalan kısmını işe gitmeden klasik müzik yayını yapan bu konforlu tuvalet de mutlu bir şekilde geçirebileceğimi düşünüyordum. Son dört aydır bu hastaneye gidip geliyorum. Her şey idrarımda kan görmemle başladı. İş yerindeki yakın dostumdan adını aldığım bol akademik unvanları olan başarılı bir ürologa gittim. Ultrasonlar, röntgenler, sistoskopiler, biyopsiler, kan ve idrar tahlilleri birbirini kovaladı. Antibiyotikler, kortizonlu ilaçlar fayda etmedi; karın ağrılarım giderek artmaya başladı. PSA tavan yaptı, hematüre giderek arttı. Bugün biyopsi sonucumu öğrenmeden önce yeniden idrar kültürümü alıyorlar. Kanserim biliyorum. Bunu çok önceden beri hissediyordum ama ne yalan söyleyeyim; işten çıkıp biraz kendi istediklerimi yapmak için kısa da olsa sadece bana ait bir sürenin olduğunu bilmek mutluluk verici. İki çocuğunu en iyi üniversitelerde okut, karın şiddetle istedi diye giderayak yazlık ev içinde beş yıllık konut kredisi al –neyse ki iki yılı kaldı-, 56 yaşında emekli olacağımı düşünecek olursak son düzlükte 20 yıldır çalıştığım Optik camlar pazarlama sektöründe kala kala son iki yılım kaldı. Peki, ben de iki yıl daha dayanacak prostat kaldı mı? Hayırrrr. Hem de büyük “H” ile… Şu içerideki akademik mendebur yüzünü ekşitmeden tok sesiyle “Korkarım hastalığınız çok ilerlemiş, son evredeyiz” deyiversin huzur içinde öğlen istifayı basacağım hemen. İşyerindekiler de benden kurtulmanın yollarını aramıyorlar mıydı sanki. Alın derim işte size fırsat. Akıl almaz sonu bilinmez taleplerde bulunan tüketim manyağı, şuursuz karım hayat sigortamdan aldığı tazminatla öder konut kredisinin son taksitlerini. Alınmış olan yazlıkla atladığını sandığı bir üst sınıfa kanıtlayacak sanki kendisini. O görgüsüz akrabalarını da her hafta sonu doluşturur yazlığa. Benden sonra ne yaparlarsa yapsınlar umurumda değil.
Bu doktorun da amma çok hastası var hıı, Devlet hastanesi doktorları gibi yoğun oluyor her seferinde. Bu doktora geldiğim ilk gün bir-iki merhabadan sonra eline eldiveni geçirmiş ve ben hınkkk diyemeden makattan prostat kontrolü yapmıştı. İlk kez prostat kontrolü yaptırıyordum. Hazırlanmama bile fırsat tanımadı densiz. Geçen gün işyerimde benim gibi emekliliğini bekleyen yakın bir arkadaşıma psikolojimin çok bozulduğunu birkaç gün rapor almak istediğimi, işten biraz olsun uzaklaşırsam kendimi biraz toparlayabileceğimi, rapor alabileceğim tanıdık bir doktorunun olup olmadığını sorduğumda. Ne dese beğenirsiniz. “Kendi ürologundan rapor alsana bak gayet samimi olmuşsunuz” diye kahkahalarla gülmeye başladı. Sonra bozulduğumu görünce “Kızma kızma bana da anal fissür teşhisi koydular. Hastane de kıçımı görmeyen hemşire kalmadı merak etme. Önümüzdeki haftada kolonoskopi için randevu verdiler. Araştırma hastanelerini bilirsin eline boruyu alan sıraya girecek nasılsa. Hem bu doktorları anlamıyorum ki önce ağızdan bakmayı bir deneseler. Lambadank gerimizden teşhis koymaya çabalıyorlar.” O da çok bunaldı biliyorum ama işi zevzekliğe dökerek rahatlamaya çalışıyor. Ben rahatlayamıyorum ki; ev desen orada da sığıntı gibiyim. Çocuklar desen hepsinin yuvası ayrı. Benim dışımda herkes hayatlarını kurtardı. İstediğim çok bir şey değil ki. İşten ayrılmak istiyorum, ağlamak üzere olan bir bebek gibiyim. Tam bir depresyon hali, yaşamdan tad alamıyorum. Sanırım kronik yorgunluk sendromu da yaşıyorum. Evde Baş Klan karımın dırdırı yüzünden çoğunca uykuya kaçıyorum. Hatta bir keresinde hipermarketteki alışverişimiz için yapılan çekilişte karıma büyük ekran LCD televizyon çıkmıştı da, ne dese beğenirsiniz; “Otomobil kime çıktı ki?” Kaç defa duydum karım telefonda kaynanamla konuşurken “Bezgin Bekir yine zıbardı…” dediğini. Günlük işlerin peşinde koşup olmayacak şeylere üzülerek tükendiğimin farkında değil. Yaşamı ıskalamanın daniskası işte… Tükenmişlikle baş etmenin en iyi yollarından biri de fotoğraf çekmek. Vaktim olsa sıkı bir objektifli profesyonel bir makine alsam bir de Karanlık oda kursuna gitsem ne müthiş olurdu. Ayrıca ayrı bir evim olsa eski arkadaşlarım gelip gitse, ödemek zorunda olduğum kredi kartları, krediler olmasa, hafta sonları, resim sergisi, tiyatro, sinema, basketbol maçlarına gidebilsem. Hiç kimseye hesap vermeden, hiçbir yere yetişme zorunluluğunda olmadan sahilde başıboş öğle sonrası yürüyüşleri yapabilsem, bahçemde kendime göre meyve sebze yetiştirebilsem, radyoyu başka istasyonlara çevrilmeksizin TRT 3’de sabitlesem ama nerdeee? Hep başkalarının planlarına göre yaşa dur; senin olmayan bir hayattan ne kadar keyif alabilirsen artık. Sadece cumartesi akşamları işten çıktığımda ve eve de varmamışsam eğer işte en keyif aldığım anlar başladı demektir, çok kısa sürse de. Pazartesi yine öleceğimi bilsem de en azından o anın tadını tüm benliğimde hissetmeye çabalıyorum. Huzur denen şey her ne ise, onu asla bulamayacağım sanırım. Çemberde koşup kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi gibi koş dur.
Doktor odasının hemen yanındaki radyoloji servisinde ultrason sırası bekleyen çişleri gelmiş ve patlamak üzere olan dört kişiye bakıyorum da her an donlarına yapacaklarmış gibi bir izlenim ediniyorum. En önde içtiği 1,5 litre su çoktan mesanesine inmiş kız “Ayyy çok fenayım hemen ultrason çekimine giremez miyim?” diye feryat ediyor ama radyolog “Az önce baktık, içtiğiniz sular mesanenize daha inmemiş en az onbeş dakika daha beklememiz gerekiyor” diyor kızı çok da dikkate almadan. Onların çişinin gelmesiyle bir radyologun çişinizin geldiğini söylemesi aynı şey değil elbet. Bir radyologa göre çişinizin gelmesi beş bira içtikten sonra yarım saatte şu koridorda dolaşa özdeş. Hemşire kısık bir sesle adımı fısıldıyor ve ben randevu saatimin geldiğini anlıyorum. Kulağımda “İyi, Kötü, Çirkin” in fon müziği içeri giriyorum. 50–55 yaşlarındaki Ürolog daha önceki ziyaretlerimin aksine kibarca ayağa kalkıyor ve ilk defa içten bir biçimde gülümsüyor. Durumun pek parlak olmadığını ben de biliyorum ama bunu bu kadar hissettireceğini tahmin etmiyordum doğrusu. Brüt maaşının dolgun olduğunu gözüme sokan pahalı saman rengi keten bir ceket giymiş lacivert ekoseli gömleğinin üzerine. Bu sefer her zamankinin aksine beyaz önlüğünü de giymemiş üstelik. Kesinlikle lafı iyice dolandıracak ve sonunda “üzgünüm metastaz başlamış, kanserli dokular kemiğe kadar yayılmış” diyecek ardından da süreci uzatmak için kemoterapi önerecek. “Merhaba, hoş geldiniz.” Diyor elini güvenle uzatarak. Arkasındaki aynada kendi yüzümle gözgöze geliyorum. Ortaya çıkan yüzün ellili yaşlardaki satış danışmanından çok haftada iki kez kemoterapiye giden 70 yaşında ki bir adama benzemeye başladığını hüzünle fark ediyorum. Gözaltı torbalarım, gözaltındaki morluklarım, kırışıklıklarım artık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamış. Açılan alnım da cabası. Yaşıtlarımdan tek farkım belin kalınlaşmıyor, bildim bileli 65 kiloyum. Kullandığım saç serumları ve gözaltı kırışıklık kremleri cildimi ve saçlarımı pek de ciddiye almıyor gibi. Aynadan kafamı çevirdiğimde Doktor’un metanetle konuşmaya başladığını duyuyorum. Sesi stetoskop soğukluğunda “Tetkiklerinizi sabah inceledim. Kullandığınız antibiyotikler prostat iltihabınızı ortadan kaldırmış. PSA makul seviyelere çekilmiş. Artık idrarınızda da kan görülmüyor. Yine de antibiyotikleri kutu bitinceye değin kullanmaya devam etmelisiniz. Sadece İrritabl bağırsak sendromunuz için bir Gastroenteroloji uzmanına görünmenizi öneririm. Geçmiş olsun.” Diyor ve oracıkta yığılacak gibi oluyorum. Tüm Dünya etrafımda dönüyor, nefes alamıyorum. Görünmeyen bir el boğazımı sıkıyor da sıkıyor. Hadi vücudumdaki olası kanseri yendim ama ruhumda alevlenen ve bitmek bilmeyen kanseri nasıl dizginleyeceğim. Ruhumdaki metastazı nasıl iyileştirebileceğim ki? Tıp bilimine lanet ediyorum. Hemoroit olasıca Hipokrat; Allah cezanı versin. Koridorda çıkışa yönelirken radyolojide bekleyen kızın altına yapmış olduğunu fark ediyorum, temizlik görevlisi kıza iğrenerek bakarken koridoru paspasla siliyor. Ortalıkta kızgın bir sidik kokusu geziniyor. Acaba kolon kanserine yakalanmış olabilir miyim? Olası bir kolonoskopi düşüncesi midemi bulandırıyor ama gerekirse neden olmasın…



